mine kirikkanat2

Türkiye’den Turkey’e…

Kanatlı canlıların uçanı vardır, koşanı vardır.

Uçan ile koşan arasında son toplamdaki fark, ölüm anındadır. Bir kartalın başını koparırsanız, uçamaz.

Ama bir tavuğun ya da hindinin kellesini keser, serbest bırakırsanız, başsız hayvan bir süre daha, kanı boşalıp kalbi durana kadar koşar.

Çünkü uçmak, koşmaktan hem daha zor, hem daha karmaşık bir fizik mekanizmasıdır.

Yine de “soylu güç” armasıdır, kartal. Gücü kabasından ayırıp soylu hale getiren bu imgesel yüzündendir ki, Eski Roma’nın, ezelden ebede Almanya’nın, Avusturya’nın, Rusya’nın, elbette ki ABD’nin ve daha pek çok köklü ya da güçlü devletin simgesi, kartaldır.

Kurdukları devletler pek köksüz ve güçsüz sayılmayacak Türkler, nedense hiçbir dönemde kartallığı düşünmemiş, göklerde avlana, yerlerde zehirlene soyu da yavaş yavaş tükendiğinden, kuşkusuz dayanıksız bulmuş olacaklar ki:

Kurdukları sonuncu devlet Türkiye’yi, teknolojik anlamda kartaldan hem daha sağlam, hem daha gösterişli diye düşündükleri bir metaforla, yıllardır “motorları tam gaz çalışan, ama bir türlü havalanamayan devasa bir uçağa”, benzetenler çoktur. Bu metafor, yürek sesinde, “Ah bir havalansa!” dileğiyle yükselen, nihayet yükseklerden uçan bir Türkiye özlemini içerir.

Ne var ki Türkiye’nin yıllardır piste çakılı kalması yetmiyormuş gibi, motorları da tek tek sustu, susturuldu. Zaten kartal değildi, son gelişmelerin ışığında görünen hazin gerçek şu ki, kafası koptuktan sonra kanı boşalana, yüreği durana kadar, nereye gittiğini bilmeden koşan bir “Turkey” var, artık.

Birleşik Devletler’in mührüne kartal basan Amerikalıların, Türkiye’yi malum şükran gününde kurban kesip yedikleri “hindi” diye çağırmaları, herhalde bu infaza yabancı bir raslantı olmasa gerek!

Bir okurumun, “Hep beraber kafayı yedik!” diye özetlediği son tabloya bakılırsa, biz Türkler galiba “kafayı yemek” deyimini bile başımıza eninde sonunda gelecekleri önsezerek uydurduk: Madem Türkiye’nin başı yenecek, niye elaleme bırakalım, kendi kafamızı kendimiz yer, çıldırır, her gün birimiz tutulur, tüyleri yolunur ve tencereye sokulurken de “Demokrasi pişiyor!” diye sevinirdik, nitekim seviniyorlar.

Oysa bu cadı kazanında demokrasi pişer, bu cadı avcılarından demokrat çıkar, diye ummak iyi niyetle açıklanamayacak bir cehalettir.

Geçmiş hukuksuzluğa şimdiki hukuksuzlukla müdahale, hukuku getirmez, bitirir. Hukuksuzluğa karşı, ancak hukuk ve yalnız hukukla mücadele edilir.

Hukuksuzluğun üstüne hukuksuzlukla gitmek, haksızlığı ikiye katlamaktan ibarettir. Her gün, ciddi kanıtlara dayanmayan, gerçekliği tartışmalı darbe planlarıyla insanlar tutuklamak, tutuklananları makul sürede yargılamadan, haksız ve dayanaksız gerekçelerle yıllarca içerde tutmak, dışarda kalanlarda özgürlük duygusu uyandırmaz, tam tersine içlerine baskı ve korku salar.

Oysa demokrasi, özgürlük duygusu ve düşüncesidir. Korku, baskı rejimlerinin ölçütü...

Hukuk devletini, “herkese dokunulur” diye algılayıp sunanlar, sadece cahilin dik alası olmakla kalmayıp, bu ülkeye bu cehalet yüzünden demokrasinin gelmeyeceğinin canlı kanıtıdırlar.

Hukuk devleti, bu zevatın bilmeden sandığı ve sandığını uydurduğunun aksine, devletin kimseye ciddi gerekçeler ortaya koymadan dokunamadığı, dokunduğu zaman da savunma hakkının, iddia ve itham hakkından üstün olduğu hukuktur.

Hukuk devleti, sade yurttaştan kamu gücüne, her özel ya da tüzel kişiliğin yasaya uymak zorunda olduğu bir adalet durumudur.

Türkiye’de tam tersi oluyor. Yargı sistemi, insanların suçları kanıtlanmadan cezalandırıldıkları bir işkence ve hatta intikam mekanizmasına dönüştü. Yargıdan kaçanlar, kaçmayanların hukukunu çiğniyor.

Hukuk devleti olmadan demokrasi olmayacağına göre, kafası kesilmiş bir Turkey’in de umutsuz koşusu, ancak “guguk devleti”ne varır.

*** *** ***

Yukarda okuduğunuz yazım, 2010 yılında, artık kapanmış olan bir gazetede yayımlandı. FETÖ, bazıları Adnancıların teknolojik desteğiyle üretilen sahte kanıtlarla orduyu ve yargıyı çökertirken; bugün her iki örgütü çökertmeye çalışan devletin mutlak muktedirinin, Pennsylvania’daki hoca efendiyi “Artık bitsin bu hasret…” diye yanına çağırdığı 2012 yılına daha 2 yıl vardı. Ve ben, hep böyle düşünüyor ve yazıyordum.

Türkiye’yi yönetenler, eksik olmasınlar, hiçbir öngörümü yanlış çıkartmadılar. Keşke yanılsaydım, ama olmadı.

Dolayısıyla bu bir teşekkür: Türkiye’yi bugünlere taşıyan AKP iktidarına, bu iktidara TBMM’deki gereksiz varlığıyla meşruiyet sağlayan CHP başta olmak üzere muhalefete, her sözümü doğruladıkları için minnettarım.

Mahvolan bir ülkede büyüklü küçüklü iktidarlarını güle güle kullansınlar, makam koltukları altlarında paralansın.

Mine KIRIKKANAT – 03 Mart 2019

Son Yazılar