altan arisoy2

28 Şubat Darbe Değildir

Bir yerlerden işaret geldi.

15 yıl durduktan sonra hep bir ağızdan bağırmaya başladılar:

”28 Şubat zulümdür. Tankları yürüttüler... Milletin hükümetini silah zoruyla, baskıyla, tehditle komployla, provokasyonla görevden uzaklaştırdılar!.. “

Aç kurtlar gibi saldırıyorlar…

“Filanca da alınacaktır… Nereye kadar giderse gidilecektir.”

Savcılar; “özel görevli gazeteciler” le işbirliği içinde kim hedef gösteriliyorsa topluyor. 

“Özel Görevli  mahkemeler” (!)  ortaçağ engizisyonunu aratmıyor.…

Cemaatin polisleri ve savcıları harıl harıl dosya hazırlıyor, kanıt üretiyor!..

Şubat mart, nisan… Derken Mayıs da geldi… Üç aydır tek yönlü ve amansız bir saldırı, bir linç kampanyasıdır gidiyor…

Anlaşılıyor ki,; yeni yeni dalgalarla infazlara devam edilecektir. 

Masum olmanızın, yaşamınızı ülkenize adamanızın, dahası;  dünyanıın en iyi insanı olmanızın bile anlamı yoktur…

Çünkü; birileri suçlu olduğunuza en baştan karar vermiştir!..

Daha da şaşılası bir şey var:

Bu duruma itiraz etmesi gerekenler de koroya katılıp;  “darbelere biz de karşıyız. Yargılansınlar. Suçu olan cezasını çeksin..” diyerek infazlara destek oluyorlar. Yol da gösteriyorlar. “27 Nisan darbesi de  yargılanmalıdır!..”

28 Şubat yargılamalarına kimse itiraz etmiyor...

İnanılır gibi değil!...

İtiraz ediyorum. Ve diyorum ki;

28 Şubat darbe değildir!..

28 ŞUBAT ÖNCESİ…

O dönemde anayasal rejim ile birlikte hukuk güvencesi kalmamış, sapık tarikatlar azmış durumdaydı. Neyin ne olduğunu bilebilmek için, 28 Şubat 1997 öncesinin siyasal-sosyal olaylarından bazılarını yeniden anımsatmak gerekiyor:

Zavallı inançlı insanların dertlerine çare bulmak ya da onları hidayete erdirmek için pisliklerini yediren, terlerini içtiren,  pipisini öptüren, kadınları iğfal eden, aldatma ve kâr düzeni kuran, insanları başkalarının yaşamına azmettiren, soygun düzeni kuran şeyh bozuntuları ortalıkta cirit atıyordu...

Onların ortadan kaldırılmasına kim karşı çıkabilir?..

28 Şubat’a karşı olmak, bu soysuzluklara ve ahlaksızlıklara destek olmak anlamına gelir…

Kaplan cemaati Almanya’daki yurttaşlarımızı kandırarak “Anadolu İslam Federasyonu” adında uyduruk bir örgütle Türkiye Cumhuriyeti düşmanlığında sınır tanımıyordu. Atatürk’ün kellesinin alındığı gösterişli törenler düzenliyor; dahası  “anıtkabri bombalama”  vb. suikast planları yapıyordu.

Refah partisinin “İslâm cemaati” adındaki yurt dışı “milli görüş” örgütlenmesi, içeriye  Deniz Feneri yolsuzluğundan çok daha fazla para transfer etmişti!

Bosna içi toplanan yardımlar  (16.5 trilyon) parti için kullanılmak üzere dolandırılmıştı!..

Tarikat liderleri ve şeyhlere yemek verilerek, devletin en yüce katında kabul görmüşlerdi!

Sincan’da belediyenin organizasyonu ile “Kudüs gecesi” düzenlenmiş ve  Laik düzene alenen hakaret edilerek savaş açılmıştı!...

Türkiye cumhuriyetinin adalet bakanı cezaevindeki şeriatçıları ziyaret etmişti. Yani; Adalet Bakanı şeriatçıların yanında, temsil ettiği laik hukuk düzenine karşı tavır almıştı!..

1. Hüseyin ceylan, Şevki Yılmaz, Abdurrahman Dilipak, Hasan Mezarcı, Halil İbrahim Çelik ve benzerlerinin 28 Şubat öncesindeki görevleri; televizyonlarda ve her yerde, cumhuriyet tarihini karalamak, suçlamak, kötülemek, çarpıtmak ve yaşamlarını ülkesinin bağımsızlığına, aydınlanmasına vermiş insanlara iftira atmaktı.

Merkez medya da mal bulmuş gibi, bunları bağrına basıyor ve yakın tarihimize sövgülerini yayınlıyordu!..

Yalan-dolan yoluyla; başta Atatürk olmak üzere, kahramanlarımıza, ulusal tarihimize saldırmak; “resmi tarih yalan söylüyor, resmi ideoloji hasta ve katildir” gibi propogandalarla halkı soğutmak; cumhuriyetimizin büyük bir ihanet çemberi içine düştüğünü gösteriyordu.

Ülkenin yönetiminde olanlar söylem ve eylemleriyle laik düzeni açıkça tehdit ediyor ve İslami düzeni getirmek için şiddet kullanmayı açıkça söylemekten hiç çekinmiyorlardı!..

Bu arada; Türkiye’nin birçok yerinde “şeriata karşı kadın yürüyüşleri” yapılıyordu.

10 kasım 1996 daki Tandoğan mitingi ve ardından yüzbinlere varan insanın Anıtkabir ziyareti bu konuda çok ciddi bir duyarlılığın göstergesiydi.

Aynı gün Şükrü Karatepe; “ey müslümanlar, içinizden bu hırsı, hini, nefreti ve inancı eksik etmeyin… ”  diyerek toplumu kışkırtıyordu.

Susurluk Olayı ile polis-siyaset-bürokrat- mafya örgütlenmesinin devleti ele geçirdiği ortaya çıkıyor, toplumsal tepki olarak “sürekli aydınlık için bir dakika karanlık” eylemleri çığ gibi büyüyordu.

Başbakan Erbakan Susurluk için “fasa fiso”,  bir dakika karanlık eylemi için; “glu glu dansı..” derken;  Adalet Bakanı Şevkat Kazan ise “mum söndü oynuyorlar!.. ” diye alay etmişti.

Bir iftirayı gerçekmiş gibi gösterip, milyonlarca Aleviyi aşağıladığını hiç düşünmeden…

Banka hortumlamaları, çetelerin iktidarlara yön vermesi, faili bilinmezler, yağma-gasp-talan olayları asıl bu dönemdedir. 28 şubat sonrasında değil. Tersine; 28 Şubat sürecinde bu alanlarda yapılan düzenlemelerle devletin varlığı ve ciddiyeti kabul ettirilmiştir… Otorite kurulmuştur.

28 ŞUBAT NEDİR ?

Bütün bu gelişmeler karşısında silahlı kuvvetlerin hiçbir şey yapmamasını beklemek, demokrasi savunuculuğu değil; o hastalıklı yapının devam etmesini istemek demektir!

Sonunda TSK yasal bir kurulda alınması gereken önlemleri gündeme getirmiştir.

Zaten Milli Güvenlik Kurulunun görevi, devlet ve toplum yaşamını tehdit eden konuları görüşmek ve önlem alınmasını sağlamak değil midir?

Getirmemeli miydi?..

O zaman, anayasa ve yasaların kendilerine yüklediği görevi yapmadıkları için; Tarih ve toplum önünde suçlu olurlardı…

Anayasada belirtildiği üzere, Türkiye Cumhuriyetini ve demokrasiyi koruma görevi Türk Silahlı kuvvetlerine verilmiştir.

Olaya gerçekçi bakarsak; TSK’nın bu konuyu çok önceden MGK’na getirmesi ve önlem alınmasını istemesi gerekirdi..

Görevde geç kalınmıştır. Bu kadar uzun süre beklemek aslında büyük bir görev ihmalidir. Nitekim; geç kalındığı için mücadeleden istenilen sonuç alınamamış; tersine,  bugüne kadar ilerleyen süreçte dinci gericilik tek başına iktidarın tepesine oturmuştur.

28 Şubat 1997 günlü MGK toplantısında sorunlar dokuz saat boyunca konuşuldu ve bazı ortak kararlara varıldı.

MGK; laikliğin Türkiye'de demokrasi ve hukukun teminatı olduğunu sert bir şekilde vurguladı.

Kararda, laiklik için yasaların uygulanmalı, tarikatlara bağlı okullar denetlenmeli ve MEB'e devredilmeli, 8 yıllık kesintisiz eğitime geçilmeli, Kuran kursları denetlenmeli, 3 Mart 1924 tarihli Öğretim Birliği Yasası uygulanmalı, tarikatlar kapatılmalı, irtica nedeniyle ordudan atılanları savunan ve orduyu din düşmanıymış gibi gösteren medya kontrol altına alınmalı, kıyafet kanununa riayet edilmeli, kurban derileri tarikatlara verilmemeli, Atatürk aleyhindeki eylemler cezalandırılmalı, deniliyordu.”

Bu maddelere kim, hangi gerekçe ile itiraz edebilir?..

Nitekim; o dönemde kimse itiraz etmedi.

28 ŞUBATA SALDIRILAR…

Son yıllarda 28 Şubat süreci içinde alınan önlemlere ve yapılan düzenlemelere karşı korkunç bir kampanya sürdürülmektedir.

Abarttıkça abartıyorlar.

Birkaç gazetecinin işine son verilmiş!.. Gazetelere telefon edilerek talimatlar verilmiş!..

Bunlar zulümse; 100 kadar gazetecinin içeri tıkıldığı, yüzlercesinin hükümet baskısıyla işten atıldığı, basının açıkça tehdit edilip yandaş yapıldığı, yandaş olmayanlara yaşama hakkı tanınmadığı bugünkü görünümü nasıl tanımlamak gerekiyor?

Bunlardaki yüzsüzlüğün, çifte standardın sınır yok.

İleri demokrasi diyorlar!..

Demek ki; 28 Şubat 1997 de gerçek bir darbe yapılsa, tıpkı bugünkü gibi zindanları doldurulsa, muhalif bütün sesleri sustursa; “ileri demokrasi” gelecekmiş!..  Becerememişler…

TSK İrticai faaliyetleri desteklediğini iddia ettiği firmalara ambargo koydu.

Bir kurumun en doğal hakkıdır. Söz konusu etmek ayıptır.

10 Haziranda yüksek yargı üyelerine ve kendi mensuplarına irtica konusunda edindiği bilgileri paylaştı. Her kurum, dahası herkes kendi alanıyla ilgili çeşitli toplantılar yapabilir. Basını, kamuoyunu, ilgili kurum ve kuruluşları bilgilendirebilir.

Toplantılara isteyen katılır. İstemeyen katılmaz.

Ama TSK gibi bir kurumun yapacağı bilgilendirme toplantısı önemli olduğu için katılımın yoğun olması da doğaldır.

Meğer bu büyük bir suçmuş!.. Herkes bu brifinglere (bilgilendirme toplantılarına) neden tıpış tıpış katılmış!.. TSK nın böyle bir görevi mi varmış!..

Bugün hükümetin hizaya çekmediği, ayar vermediği bir kesim kalmış mıdır?..

Azarlanmadık, susturulmadık, tehdit edilmedik kimse kalmış mıdır?

Darbe denilen eylem, 28 şubat karalarının alınmasını sağlamak mıdır?

Yoksa; tek kişinin Türkiye Cumhuriyetini – bütün özerk ve bağımsız kurumlarıyla- kendi egemenliğine alması ve rejimi dönüştürmesi midir?..

Batı çalışma grubu oluşturulmuş!.. İnsanlar fişlenmiş!..

Batı çalışma Grubu, Refah-yol hükümetinin onayıyla ve  irtica ile mücadele amacıyla oluşturulmuş bir birimdir.

Yasal bir oluşumdur. Bu çalışma grubunun istihbarat bilgileri toplaması bir görevdir. Bu birim içinde olanlar da kendilerine verilen görevleri yapmışlardır.

Üstlerinden verilen yasal bir görevi yapan insanlar mı darbecidir?

Yoksa; görevlerini yaptıkları için insanları tutuklayanlar mı?..

28 Şubatta İlköğretim 8 yıla çıkarılmış, imam-hatip okullarının orta kısımları kapatılarak zulüm yapılmış!..

8 yıllık zorunlu ilköğretim projesi 1973 ten beri gündemdedir. Temel eğitim yasası o zaman çıkarılmıştır. Uygulama gecikmiştir. Daha 1994 ten itibaren bu işin nasıl yapılacağı kesinleşmiştir. 28 Şubat bu kararların daha kısa sürede hayata geçmesini sağlamıştır.

8 yıllık zorunlu ilköğretime herkesin sevinmesi gerekirken bu denli karşı çıkılmasının amacı 444 yasasıyla ortaya çıkmıştır.

Amaç: çocuklarımızın iyi yetişmesi değil; iyi kullanılmalarının önündeki engelleri kaldırmaktır.

28 Şubat sürecinde hükümet istifa etti.

Bunun asıl nedeni, DYP ile Refah partisi arasındaki koalisyon protokolüne göre, başbakanlık sırasının Tansu Çillere gelmesidir.

Bu oyuna da Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel izin vermemiştir.

28 Şubat sürecinde asker yönetime el koymadı.

Bir asker bile kışlasından çıkmadı. Rejim değişmedi.

Hapishaneler tutuklularla dolmadı. Toplu yargılamalar olmadı.

Kimse ölmedi. Her şey yasal çerçeve içinde yapıldı.

Ortaya çıkan hükümet bunalımı anayasal yollardan aşıldı.

Zaten 1994 ten beri hükümet bunalımları vardı.

28 şubat kararları olmasaydı yine de hükümet bunalımı yaşanacaktı.

Öyleyse ne diye “28 şubat darbedir. Darbeciler yargılansın” diye çığlıklar atıyorsunuz?

Ne demişler?

Edep ya hu !..

TSK tam 32 yıldır siyasete doğrudan müdahale etmiyor.

28 Şubat yasal bir uygulamadır. Nitekim önerilerden birçoğu yaşama geçmedi. Ama darbe de olmadı... 28 Şubat uyarısından yakınan, sanki dünyanın en antidemokratik eylemiymiş gibi sızlananlara da anımsatmak gerekir ki; askeri muhtıralardan hiç bir yönetim birkaç kıvırmayla kurtulamaz...

Demek ki 15 yıldır bütün ağlamalar, zırlamalar, suçlamalar yalanlar üzerine kuruludur...

Askerlik bilgisi sıfır olan kiralanmış, satın alınmış insanların, ordunun en yüksek generallerine ve makamlarına sanki uzmanmış, sanki meslekdaşmış gibi haddini bilmeden ukalaca  eleştirip  akıl vermeye kalkışanların el üstünde tutulduğu, cumhuriyet değerlerine ve Atatürk’e karşı her türlü alçaklığın itibar gördüğü bir dönemdeyiz.

Medya, uzun yıllardır iktidarın istediği yönde hiç yoktan kamuoyu yaratıyor. Ne kadar demokrasi ve cumhuriyet düşmanı varsa toplayıp, ücrete bağlıyor ve her gün ulusal değerlerimize saldırtıyor.

Aç kurtlar gibi 28 Şubata saldıranlar, 28 Şubat öncesindeki siyasi pisliklere, siyaseti ele geçirmiş mafya çetelerine, bankaları soymuş ekonomiyi batırmış, enflasyonu azdırmış iktidarlara tek söz etmiyorlar!..

Yani; 28 Şubat öncesindeki karmaşayı, hukuksuzlukları, din perdesine bürünmüş ahlaksızlıkları, yolsuzlukları, tutarsızlıkları, siyasetin mafyalaşmasını  “normal” görüyorlar!..

Milli Güvenlik kurulunun bir bölümünü oluşturan TSK mensuplarının bütün bunları kurulda ortaya koyup önlem alınmasını istemesi ise darbe sayılıyor!..

Üstünde sadece sivil elbise olduğu için, argo deyişle “faşistin Allahı” olanlara toz kondurmayan militan uşakların, köle kalemlerin dönemi de bitecektir.

Özgür basının, iktidarların yanlışlarını söyleyip, yol gösterecek yerde , rejimi korumak için uyarı görevini yapan askerleri suçlamasının dürüstlükle, ahlakla, vicdanla, gerçekle bağdaşır bir yanı yoktur.

27 NİSAN DARBESİ…

Son olarak 27 nisan 2007 de Org. Büyükanıt’ın yaptığı “darbe”den de söz edelim.

27 Nisan bildirisi de bir uyarıdan ibarettir.

Silahlı kuvvetlerin komutanı olaylar ve rejim hakkındaki görüşünü açıklamıştır.

Başbakan bile böyle kabul etmektedir.

Ona da “darbe” diyorlar ya!.

Sonra, bir de horozlanıyorlar ki!.

Bu konudaki diyeceklerimizi -şimdilik- Sayın Rifat Serdaroğlu’nun  iktidar ve yandaşlarını eleştirdiği “Gına geldi 28 Şubattan” başlıklı yazısından bir alıntı ile bitirelim:

- “Geçenlerde bir İlahiyat Profesörü dostum bu ekibi, hem “mart kedisine” hem de “kargaya” benzetti. Niçin diye sordum; “Biri hem öper hem bağırır, diğeri “ekmek yediği kaba pisler” dedi…

28 Şubat 1997 de MGK’da alınan kararları hem kabul ederler, hem imzalarlar, hem uygularlar, hem alkışlarlar, hem de Hoca efendileri televizyon canlı yayınlarında 28 Şubat için hayır-dua eder, aradan geçen 14 sene dilsiz imişler gibi susarlar, 15 inci yıl birdenbire demokrat kesilirler ve bülbüller gibi demokrasi şarkıları söylemeye başlarlar !...

- Cemaat ve Tarikatların, Hilafet düzenini içeren “İslam Cumhuriyeti”ni istedikleri ve bu uğurda Cumhuriyet kurulduğu andan itibaren “Karşı Devrim” için çalıştıkları mahkeme zabıtlarıyla sabittir.

- 28 Şubat sürecinde T.C Başbakanlık Konutunda konuk edilen şalvarlı-sarıklı-göbeğine kadar sakallı Tarikat-Cemaat önderlerinden bir tanesinin bile Şeriat Hukukunu istemediği, Pozitif Hukuka inandığı söylenebilir mi?

- Cumhuriyetin Savcıları, irticayı ulus için tehdit olarak gören Türk Ordusunun Generallerini sorgularken, niçin Şeriat Hukuku isteyen bu kişileri neden demokrasiye tehdit olarak görüp, soruşturmazlar?

Cumhuriyetin  Savcıları;  Demokratik Rejimin ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının neresinde,  yapıları itibarıyla gizli ve illegal olan Cemaat-Tarikatlara yer bulmaktadırlar?... “

Çıkarlarını AKP iktidarının varlığıyla özdeşleştirenlerin demokrasiden söz etmeleri gülünçtür…

Çünkü; kendilerinin ve hizmet ettikleri anlayışın ne geçmişte, ne de bugünkü eylemlerinde demokrasi yoktur… Demokrasi sözcüğü onların ağızlarında geveleyip tükürdükleri bir çiklet gibidir.

Asla içselleştirmemişlerdir.

Milli iradeyi tek kişinin iradesine indirgeyen bir kafa yapısında demokrasinin yeri yoktur.

İktidara sahip olanlar bunu her fırsatta  zaten ifade etmektedirler..

Eh artık…

Sonuç:

28 Şubat darbe filan değildir.

Asıl darbeciler başımızdadır.

Laklakçıları ve şakşakçıları da 28 Şubata çatarak bugünkü darbeyi gizlemeye ve rejimin dönüşmesine hizmet etmektedirler.

Tıpkı ağaca tırmanan maymunlar gibi.

Yukarıya çıktıkça açıkları daha çok görülüyor…

Altan ARISOY – 28 Şubat 2019

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Son Yazılar