altan arisoy2

Adalet Mi Dediniz ?

Son yıllarda en çok tartıştığımız kavramdır adalet.

Hemen her şeyde olduğu gibi, bu kavramı da bozup kendi amacımıza alet etmeyi iyi beceriyoruz. Demagoji ve polemik yapmak, saptırmak, toplumsal kişiliğimizin en önemli özelliği oldu.

Sırf maddi ve manevi yarar hırsıyla, doğruya ve gerçeğe gözlerimizi kapatabiliyoruz.

Bu bağlamda, adalet kavramını da bilerek ve isteyerek bozduk. Kirli ve kötü amaçlara kurban ettik.

Öylesine bozduk ki; bir grup “Türkiye’de adalet var” derken, öteki grup “adalet yok” diyebiliyor!

Açıkça kabul edelim. Bugün Türkiye’nin en önemli ve öncelikli sorunu adalettir.

Adalet konusunda kesin ve ortak bir fikir birliğine varamazsak, hiçbir konuda birbirimizle anlaşmamız, hiçbir ülke sorununu çözmemiz söz konusu olamaz.

Adalet çiğnendikçe huzursuzluk, gerilim, bölünme ve çatışma artar.

Böyle devam ederse ortada devlet kalmaz. Barış, güven, erinç, gönenç, sevgi gibi insanı insan yapan değerler gittikçe uzaklaşan birer hayal olur.

Türkiye’de bu değerlerin kapısını açacak tek anahtar adalettir.

Adalet sadece mülkün (devletin) değil, her değerin temeli olan kutlu sözcüktür.

Baştan başlayalım.

TDK, adalet sözcüğünü şöyle tanımlıyor:

1. (isim) Yasalarla sahip olunan hakların herkes tarafından kullanılmasının sağlanması, türe

2. Hak ve hukuka uygunluk, hakkı gözetme

Demek ki, dar anlamda herkesin yasalarla sahip olduğu haklarının olması ve bu haklarını kullanması gerekir. Kullanamazsa adalet olmaz. Devlet, çeşitli kurum ve kuruluşlarıyla bireylerin haksızlığa uğramamasını sağlamakla ödevlidir. Haksızlık ve yasalara uygunsuzluk varsa ortadan kaldırır.

Hukuk ve adalet kavramları evrensel anlamda daha geniştir.

Sürekli olarak insanlığın yararına daha da geliştirilmekte ve tüm ülkeleri kapsayacak bir nitelik kazanmasına çalışılmaktadır. Doğanın, insanların, çocukların, hayvanların ve daha ayrıntılı olarak belirlenen çeşitli grupların (ör. hastaların…) hakları tanımlanmakta ve kurallara bağlanmaktadır.

İşin evrenselliğini bir yana bırakalım. Türkiye’ye dönelim.

Türkiye’de gerek yurttaşlar arasındaki, gerekse yurttaşlarla devlet arasındaki hak ve ödevleri belirleyen yüz binlerce sayfalık yerleşik bir hukuk düzeni vardır.

Gerek, devlet; gerekse yurttaşlar bu kurallara uymak zorundadır.

Türkiye’de adaletin var olup olmadığına karar vermek için; öncelikle hukuk düzenimizin (anayasa, yasa, tüzük, yönetmelik, yerleşik eğilimler ve diğer kurallar) uygulanıp uygulanmadığına bakmak, iyi bir fikir verecektir.

Bazı örnekler:

2018 yıl sonu toplam icra dosya sayısı 19 milyon.

2018 “      “          “      savcılık “        “        5     “    

2018 “      “          “       dava     “       “        3,7  “

Bugün ülkemizde 28 milyona yakın insanın adaletle ilgili resmiyete konmuş en azından- sorunu var.

Mahkemelere yansımayanların sayısını ise bilemeyiz.

Böyle bir sayı karşısında “Türkiye’de adalet var” diyebilir misiniz?

Küçük bir azınlık bu konudan yakınmayabilir. Ancak küçük bir azınlığa sağlanan olanakların, -tüm toplumu kucaklamadığı sürece- adalet değil, gerçekte adaletsizliğin bir yansıması olduğu da bir gerçektir.

AKP’nin 17 yıllık iktidarında adalete uygun bir yönetim anlayışı sergilediğine tanık olamadık.

Bunlardan bazılarını sıralayalım:

Kuruluşunda, iktidara gelişinde, Tayyip Erdoğan’ın seçilmesinde, yasaların çıkarılmasında, FETÖ’yü destekleyerek orduya komplo kurulmasında, yargının bir çeteye teslim edilmesinde, cumhurbaşkanı seçilmesinde, halk oylamalarında, anayasa değişikliklerinde, torba yasaların çıkarılmasında, komisyonların çalışmalarında açık bir şekilde anayasaya ve yasalara uyulmamıştır.

Fetö üyesi olan, darbe girişimine katılan, örgütü yöneticilerinin çoğu yurt dışına kaçtı. Yakalananların büyük çoğunluğu sempatizan…. Üst düzey ilişki kuran zenginlerse para ödeyerek kurtuldular. Kaymakam, vali, milletvekili, bakan ve başbakan gibi siyasi işbirlikçilere hiç dokunulmadı.

Hükümet Fetö ile mücadeleyi darbe gecesine kadar tam anlamıyla ciddiye almadı. Bazı okul ve kursları kapatmaktan, Bank Asya'ya el koymaktan öteye gitmedi. Uzlaşma yolları aradı.

İktidarın hukuka uygun davrandığını kim söyleyebilir?

Hükümet, meclis, yüksek yargı, ordu, polis, üniversiteler, demokratik kitle örgütleri, medya cumhurbaşkanı ne isterse onu yapıyorlar. “Aman başıma bir şey gelmesin” korkusu içindeler. Oto-sansür kişi ve kuruluşları tutsak almış durumda…

Mahkemeler cumhurbaşkanının ağzına bakarak karar veriyorlar. Onun işaretiyle savcılıklar harekete geçiyor. Gereken gözaltı ve tutuklama kararları otomatik olarak alınıveriyor!

Demokratik kitle örgütleri, grup ya da ya da kişiler; anayasal, demokratik haklarını kullanmak istediklerinde polisin şiddetiyle karşılaşıyorlar.

Sinmeyen, korkmayan yok gibi…

Bütün adli davalar siyasileşti.

AKP mahkemelere müdahale ediyor.

Yargıçlar başkan ve adamlarının ne düşüneceğini hesaplamadan karar veremiyorlar

Sendika üyesi olmak işten çıkarılmaya yetiyor. Babası sendika üyesi diye işe alınmayanın açtığı davada mahkeme işveren olarak kamuyu haklı görebiliyor!

Şu habere ne dersiniz?

“Anayasa Mahkemesi (AYM), tutuklu bulunduğu Diyarbakır D Tipi Cezaevi'nde 3 Şubat 2018’de yaşamını yitiren hasta tutuklu Celal Şeker’in tahliyesi için yapılan başvuruyu ölümünden 9 ay sonra karara bağladı. AYM, verdiği kararda, “Açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez” diyerek tahliye talebini reddetti. Anayasa Mahkemesi yargılama giderlerinin de yaşamını yitiren Celal Şeker’in üzerine bırakılmasına karar verdi.” (Evrensel Gazetesi)

Anayasa mahkemesi tutuklunun sağlığında ivedilikle alması gereken kararı, hasta öldükten dokuz ay sonra ve cezaevinde kalması gerekir yönünde alıyor!

Başka söze gerek var mıdır?

Ama madem yeri geldi. Benimle ilgili bir davadan da söz edeyim:

12 yıl boyunca maaşımdan İLKSAN’a zorunlu kesinti yapıldı.

Emekli olduktan sonra bu kesintilerin geri verilmesi için kuruma başvurdum. İlksan ödemeye yanaşmayınca dava açtım.

Tek yargıçlı ilk aşamada davayı kazandım. İtiraz edildi. Davayı 4. Kurulda da kazandım. Kurum, karar düzeltme istedi, yine kazandım.

Bu kez İlksan’dan aldığım yanıt, 12 yıllık aidat birikimimin bir kuruşun altında olduğu için ödenemediği, alacağımın olmadığı şeklindeydi.

Hemen bir tam yargı davası açarak idarenin uygulamasının iptalini ve ödentilerimin güncel değerler üzerinden hesaplanarak geri verilmesini istedim. Bunu da kazandım.

İdare bu kez Danıştay’a itiraz etti. Danıştay yasal değişiklik nedeniyle ilgili davaya İSTİNAF mahkemesine yolladı.

Ankara Bölge İdare Mahkemesi 7. İdari Dava Dairesi, İstinaf mahkemesi olarak davaya baktı.

Ve 1978 yılına kadar ödediğim 12 yıllık aidat toplamının %50 fazlasıyla bir (1) kuruşun altında bir değeri olduğuna KESİN OLARAK karar verdi.

Dört aşamasında yüzde yüz haklı olduğum bir davayı böyle kaybettim.

Yani, ödediğim 12 yıllık aidat bir devlet kurumu tarafından “cukka” edilmiş oldu.

Üstelik kurumun avukatlık ücretini de üzerime yüklediler.

Kafama aptal sorular üşüşüyor:

Yargı böyle kararları nasıl verebiliyor?

Türkiye’de adalet konusunda artık kesin bir yargıya sahibim.

Kim ne derse desin.

Birileri yargının iyi çalıştığını; dahası son elli yılın altın çağını yaşadığını söylese de, aslında adalet darbe dönemlerinden daha kötü bir durumdadır.

Adalet sistemimizi en kısa sürede yansız, bağımsız ve tam olarak kuramazsak; sadece Türkiye cumhuriyetini, demokrasiyi, özgürlük ve bağımsızlığımızı değil; kalan insanlığımızı da yok edebilecek duruma düşebiliriz.

Bence, “herkese her zaman adalet” parolası, insanlarımızın yaşam anlayışına değişmez bir değer olarak çivilenmelidir.

Hem de hiç beklemeden…

Altan ARISOY – 02 Şubat 2019

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Son Yazılar