ses ol isik ol yumruk ol rifat ilgaz225

Türkiye aydınlarını arıyor !

Kaynaklarını kullanarak kendileri ve diğerleri için yeni başarılar, yeni sonuçlar yaratan insanlar toplumun aydınları, ilham kaynaklarıdır.

‘’Bir ulusun manevi sorumluluğu aydınların omuzlarındadır. Hiçbir siyasi rejim, hiçbir baskı onları mazur göstermek için yeterli olamaz. Rejim kötüyse düzeltilmeli, baskı varsa karşı çıkılmalıdır. Bu vebal, bu sorumluluk aydınların üzerinedir. Aydın kişi mazlum olamaz. Ancak halk mazlum olabilir. Ulusları daima ve her yerde öncü bir aydın tabaka yönetir. Bilinçli ve güçlü aydınlar halkı uyandırırlar.’’ (Prof.Cahit Tanyol)

"Uzun zamandır tüm dünyanın bize küçümseyerek, hor görerek baktığını bilmez değilsiniz. Onların ilerlemesi ile bizim, yani Doğu’nun geriliğini, onların gelişmesiyle bizim çöküşümüzü karşılaştırıyorlar... Bağnazlığın, bölünmüşlüğün temelinde bilgisizlik yatar. Bilgisizliği, gerilemeyi bitırmeyi başaramazsak, bizim için gelecekte ne ilerleme, ne de toplumsal uyum söz konusu olabilir… Bilgi yaşamdır."

“Bezginim

Bizim Doğu ülkelerinin durumunu

Anlatmaktan bıktım artık,

Ülke sözcüğünün yerine musibeti koyun,

Doğu’nun yerine de laneti

Ne demek istediğimi anlarsınız..”

KEMAL ATATÜRK İÇİN YANIP TUTUŞUYORDU...

Bunları Lübnan‘da yaşayan, kendisini Osmanlı tebaası olarak vasıflandıran, kendi köyünde karma, laik bir okul açmış olan ilkokul öğretmeni Butros Maalouf, (Yazar ve düşünür Amin Maalouf’un babası) 1907’lerde söylüyordu… 1921 yılında ise Doğu’nun karanlığını çözecek olan, Kemal Atatürk için yanıp tutuşuyordu…

“ Selanikte doğan, oranın aydınlanması ile beslenen Bir Osmanlı Subayı, eski düzeni yıkacağını, imparatorluktan geriye kalanı gerekirse zorla, yeni yüzyıla sokacağını ilan etmişti. Batılılara hayrandı ama yeri geldiğinde onlara kafa tutuyor, inandığı ilkelerden asla ödün vermiyordu. Türkiye’yi işgal etmiş Avrupa ordularına karşı zafer üstüne zafer kazanıyordu.” (Amin Maalouf, Ölümcül Kimlikler/Tanios Kayası)

“Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimlerin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını bütünüyle çağdaş ve bütün anlam ve biçimiyle uygar bir toplum durumuna vardırmaktır. Devrimimizin temel ilkesi budur.” (03. Mart. 1924)

“Butros’un o günlerde eşi çocuk bekliyordu. Oğlu olacaktı ve adını Kamal koyacaktı. Doğan bebek kız oldu. Ama Butros kararını vermişti, bu toprakları ve kafaları özgür kılan bu lidere duyduğu hayranlıkla kız çocuğuna Kamal adını verdi. Zamanında böylesine bir zaferi gerçekleştiren ve Doğu’nun asırlardır süregelen karanlığına ışık tutan Atatürk...”

CUMHURİYET DÖNEMİNDE ÖĞRETMEN VE ÖĞRENCİ...

Günümüzde ise sevgili Atatürk’ün kendi çocukları, emperyalizmin ve gericilerin eliyle, onunla hesaplaşmaya zorlanıyorlardı!

“Osmanlı’da gericilik, emperyalizm ve ekonomik yoksullaşma; bu üç ana neden, Türk toplumsal dönüşümünü ve evrimini daima baltalamış, onun ileriye doğru gelişme olmak yerine bir çökme ve devamlı gerileme olmasına sebep olmuştur. İleriye doğru değişmeyi engelleyen, bu yolda yapılmış çabaları faydalı olmak yerine tesirsiz, hatta bazen zararlı şekle sokan bu etkenleri, bugünü anlamak için tarih açısından yakından tanımaya çalışmalıyız. Çünkü bu engellerin üçü de hala ortadan kalkmamıştır.” (Dr. N. Berkes / 200 Yıldır Neden Bocalıyoruz?)

Cumhuriyetin ilk dönemlerinin aydını, kadın erkek, ülkesini yükseltmeye çalışan, toplumla yakından ilgilenen ve bunu ahlaki sorun olarak algılayan bir aydındır. Cumhuriyet döneminde öğretmen ve öğrenci kendilerini rejimin sahibi ve bekçisi sayıyor, böyle bir öğretim ve bilinçle yetiştiriliyordu.

Peki sonra ne oldu?

Laik Türkiye Cumhuriyeti yasalarınca yasaklanmış olan tüm ılımlı - köktenci tarikatlar, cemaatler; Nakşiler, Kadiriler, Nurcular, Menzilciler, Süleymancılar, Mahmut Efendiler, Cüppeliler ve diğerleri; politikacıların ve onların arkasındaki sözde seçkinlerin gayretleriyle güçlendiler ve 21. yüzyıl Türkiyesi'nde başrollere soyundular

“Gerçek yobazlar çok partili sisteme geçince siyasi partilerde kadrolaştılar. Kendilerine milliyetçi mukaddesatçı dediler. Dinsel duyguları sömürerek zenginleştiler. İrticayı, sahneye vaizler çıkarmadı. Onu uyandıran ve hayatımıza sokan politikacılar oldu.’’ (Dr. N. Berkes)

Yıllar içerisinde Atatürk’e ve Cumhuriyet aydınlanmasına karşı olduklarını söyleyen malum siyasetçilerin, tarikat adamları ve takipçilerinin, köşe yazarlarının, aynen CIA İstasyon Şefi Graham Fuller ağzıyla konuşmaya başlamaları, gerçeği en yalın şekilde sergiliyor zaten

27 Ekim 1922'de, ne diyordu Atatürk :

“Hiçbir mantıksal kanıta dayanmayan bir takım geleneklerin, inançların, görüşlerin korunmasında direnen ulusların ilerlemesi çok güç olur. Belki de olmaz. Yaşam felsefesini genişliğine gören ulusların egemenliği ve tutsaklığı altına girmeye mecburdurlar.”

"Eğitim bir ulusu hür, bağımsız, şanlı ve yüksek bir toplum halinde yaşatır. Veya bir ulusu kölelik ve yoksulluğa terk eder." (03.Mart.1924)

“Erkek ve kadın cinsinden yalnız birinin çağın gereklerini kazanmasıyla yetinirse, o sosyal toplum, yarıdan çok zaaf içinde kalır.Bir ulus gelişmek ve uygarlaşmak isterse, özellikle bu noktayı temel olarak kabul etmek zorunluluğundadır” (31 Ocak 1923)

ONLARA CEMAATLER, LİBERALLER LAZIM...

Graham Fuller ve onun gibi düşünenler ne diyor? Artık Atatürk’ün unutulması gerektiğini, Türkiye’nin dört bir yanında, hepimizin severek duvarlarımıza astığımız Atatürk resimlerinin duvarlardan indirilmesini istiyorlar, saygısızca. Neden?  

Onlar, bir toplumun değer hükümlerini ne denli yıpratabilirlerse ona o derece kolay hükmedeceklerini bilen insanlardır.

Özgür, bağımsız, sosyo-kültürel, ekonomik ve siyasal açıdan gelişmiş, kişilikli bir ülkenin yöneticilerini kullanamayacaklarını iyi bilirler. Onlara, aydınlanma olgusuna karşı olan, hizmete hazır, kendi ülkesi için ihanet edebilecek siyasetçiler, cemaatler, iş adamları, liberaller lazım. Kolayca da buluyorlar.

Bugün etkin bazı kişi ve kurumların sadakati ne yazık ki ülke sınırlarını aşıyor! Aynı çark içerisinde yer alan, toplumu aydınlatması gereken medya ise, ülkeyi yanlışlara götüren bir teknoloji haline gelmiş durumda.

Toplumun geleceğini, bireylere verilen eğitim belirliyor.

15 yıl süren eğitim, insanın aktif yaşamının dörtte biri. Ama bu sürecin niteliği çok önemli. Temel eğitimin, toplumun bütün bireylerine ulaşması, onları düşünen, üreten, yapıcı ve yaratıcı çağdaş bireyler haline getirmesi gerekiyor. 

Oysa, yıllardır Öğretimde Birlik Yasası’na, özgür ve bilimsel eğitime aykırı uygulamalar sürüp gidiyor. Bu nedenle de toplumsallaşma, yani bir insanın yaşadığı toplumun, davranış kalıplarını, ideallerini, toplumsal değerlerini benimsemesi sağlanamıyor.

Kim olduğunu ve nereye gittiğini düşünemeyecek hale gelmiş bir toplumu yaşıyoruz. Yılların adı değişse de ulusal eğitimde zaman geriye doğru işliyor sanki. Sürmekte olan geri gidişi, yeni kuşaklardaki erozyonu, ülkenin kaybolan çağdaş değerlerini bu kafalara nasıl anlatmalıyız?

Thomas Mann “Bir ülkede bilimsel, laik, çağdaş okulların sayısı azsa, toplumda yaşanan sorunların ve hapishanelerin sayısı çok fazladır” diyor.

ÇOCUKLARIMIZ ŞERİAT İÇİN HAZIRLANIYORLAR...

Yıllardır, MEB’in denetimi ve gözetimindeki okullarda din ve ahlak bilgisi veren hocalar, kendi kafalarındaki şeriatı anlatıyor, insana, çağa ve topluma düşmanlık aşılıyorlar.

Tarikatlar ve cemaatler eliyle yönetilen okullarda, yurtlarda, ışık evlerinde ise durum daha da vahim. Anadolu’nun dört bir tarafından toplanan  çocuklarımız ailelerinden uzakta, katı ve acımasız bir dini eğitimden geçirilip, şeriat için hazırlanıyorlar.

Kızlarımız Kuran kurslarında, tarikat okul ve yurtlarında imam hatip okullarında Araplaşma özlemi içinde, geri bir toplumun özentisiyle yetişiyorlar.

Onlar geleceğimizin güvencesi olması gereken genç kuşaklar. Nasıl oluyor da bölücü, dinci ve gerici odakların elinde topluma düşman birer silaha dönüşmelerine izin veriyoruz?

Henüz, FETÖ’nün bu ülkeye ve genç kuşaklara yaptığı kötülüklerin enkazını ortadan kaldıramadık!

Çağdaş ve laik Türkiye’ye olan düşmanlıkları bir türlü bitmeyen kin ve nefretleriyle bütünleşen din tacirleri; Cumhuriyet’in kafes arkasından kurtardığı kadınlarımızı, tekrar kapalı duvarlar arkasındaki sitelere, türbana, çarşafa sokuyor.

Bu örtüler, kara çarşaflar, o iç kapayıcı karanlık sakalların, karanlık yüzlerin gerisinde  yine aynı odaklar yer alıyor.

Cumhuriyet’in, toplumun her alanında erkeğin yanında yer alan çalışan, üreten aydın kadını; 21. yüzyıl Türkiyesi'nde karanlıklar içinde bir figür olarak ortaya çıkıyor.

Kadın-erkek ayırımcılığı toplumun her kesiminde, okul kitaplarında boy gösteriyor. Kadın baskıya ve şiddete karşı koyamıyor. Töreye, geleneğe, erkeğe karşı çıkan yaşatılmıyor!

Çocuklarını ve kadınlarını korumasını bilmeyen bir toplum nasıl ayakta kalabilir?  

Geçmişin Fransa'sı günümüz Türkiye'sinin aynası gibidir.

“ ...  Fransa’da kiliselerin, manastırların ve tarikat vakıflarının çok sayıda okulları vardı. Papazlar, keşişler ve rahibelerden oluşan öğretmenler, bilimden çok şeriat öğretiyorlardı... Sonra.... Fransa halkı tarihinin en kanlı yıllarını yaşadı...”

(Emile Zola)

BU ZİHNİYETİN KÖKLEŞMESİNİN...

Osmanlı'da eğitimle ilgili 70 bin vakıf vardı. Sadece İstanbul'da 16 tarikat, 438 Tekke ve Zaviye vardı. Halkı din ve şeriat baskısı altında tutuyorlardı. Okuma yazma oranları % 3- 4 arasındaydı. Anadolu'da okuma yazma yoktu.Tek dayanakları Kuran' dı. O da tercüme edilmezdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunu getiren bu gerici, dinci, yobaz zihniyet oldu.

Bu zihniyetin kökleşmesinin Türkiye’de de siyasi iradenin ve devletin felaketi olacağını göremiyor olabilir miyiz!

Hepimiz, zamanımız gelince bu dünyadan ayrılacağız. Geride miras olarak ne bırakmak istiyoruz? Hayatımızda, yaşadığımız topluma ve başkalarına verdiğimiz armağanlar neler oldu? Dünya’ya neler verdiniz?

Zamanımızı, sahip olduklarımızı, hiç tanımadığımız bir başkasının yararına kullanmak; onlar için yaşamı daha güzel ve anlamlı kılmak, hayatın bizlere verdiği çok kutsal değerler.

Çevrede yoksulluk ve sorunlar varken, kendi zenginliğimizin sağlam ve sürekli devam edemeyeceğini bilmemiz gerekir. Dolu bir cüzdan, boş bir kalp en büyük yoksulluktur.

Hepimizin bütün çabası, toplumdaki  ayırımları bitirip, ülkenin tüm gençleri ve çocukları ile çağdaş eğitimin aydınlık ortamında buluşmak olmalıdır.

Oysa şimdi bütün ülke öğrenilmiş çaresizliği yaşıyor sanki!

Koca bir kütükle ağaca zincirle bağlanmış yavru fil gibiyiz…  

Aydın bir insanın normal olarak düşünmesi gereken  yanlışı düzeltme, yaşanan sorunlara çözümler üretme, topluma yararlı olma duyarlılığı tümüyle kaybolmuş gibi. Sessiz ve suskun sadece olanları seyrediyoruz!  

"Milletler gam ve keder bilmemelidir. Baştakilerin vazifesi hayatı neşe ve şevkle karşılamak hususunda millete yol göstermektir." (Atatürk - 1937)

ÇOK ACILARA KATLANDIK...

Çok acılara, ülke sevgimizle, Atatürk ve Cumhuriyet Aydınlanmasına olan bağlılığımızla katlandık. Onlar, umutlarımızı, inancımızı, ülke sevgimizi  asla yok edemezler. Çoğunluğun iyiliğine katkı yapacak, onları özgür düşünceyle  buluşturacak herşeye varız.

“Kendilerini başkalarının kurtarmasını bekleyen kişiler yalnız kölelerdir” diyordu, Voltaire

Hakan Kara, Cumhuriyet’te yazmıştı: “Bu ülke ortaçağ karanlığına sürüklenirken sen ne yaptın baba?”

Evet, çocuklarımıza torunlarımıza verecek cevabımız olmalı. 

Bu ülke ortaçağ karanlığına sürüklenirken bizler ne yaptık? 

Anneler, babalar, neneler, büyük babalar, toplumu yüceltecek, insanlara umut, huzur, sevgi ve özgürlük getirecek ne yaptınız?

“Ve seyirci kalanlardan,  şiddetin, korkunun, gücün gölgesine sığınanlardan beklediğimiz en azından UTANMALARIDIR." (Bertolt Brecht)

Gülseven Güven YAŞER – 07 Ekim 2018

Son Yazılar

Mostly cloudy

8°C

Istanbul