memleket bolunsun istiyorum can yucel3

“Serbest İnsanlar Ülkesinde” hür ve erdemli insan olarak yaşamanın kuralları…

Esaretten kurtulmuş bir Türk hürriyeti böyle anlattı…

“Törem asil, elim soylu, kanım temizdir. Yurdum evvelce Orta Asya’nın yüksek yaylası idi. Sonra taşkın bir kanın hamleleri ile atalarım doğuya, batıya, kuzeye ve güneye doğru yayılmışlar, memleketler basmışlar, devletler kurmuşlar, medeniyetler çıkarmışlar. Evvelce ulularımız sade yaşarlardı, halkla oturup kalkarlardı, yasaya bakarlardı, hakka ve kurultaya itaat ederlerdi. El ağaları, oba büyükleri, ülke hanları hakkı korumaktan, doğruyu söylemekten, azgınlara hadlerini bildirmekten ve zorbalığa karşı gelmekten çekinmezlerdi. Bu böyle devam ettikçe, elim kuvvetli ve eller arasında sayılı idi. Fakat sonraları kanımız karıştı, köle ellerin adetlerine, törelerine uyduk, kurultay kalktı, yasa bozuldu ve zorbalık üstün geldi; efendi milletim köle oldu. O zaman da ocağımız söndü, adımız şanımız battı. Bir gün geldi, alçak hakanımız bizi yad ellere satacak oldu. Artık buna dayanamadık. Aramızdan sarı saçlı, mert yüzlü, aslan bakışlı birisi çıktı. Meğer ki elini sakınan, yurdunu esirgeyen Tanrı’nın resulü imiş! Sözler söyledi ki donmuş kalplere sıcaklık, ölmüş damarlara can verdi. İşler yaptı ki bütün dünya hayret etti ve bugün milletini hürriyet etrafında toplamakla meşguldür. Ben o vakit zindanda hakanın esiri idim. Ümitsizlik içinde kıvranırken Tanrı resulünün sesini ben de işittim, birdenbire canlandım, zincirlerimi kırdım, duvarı deldim ve hürriyet ararken bu diyara geldim.”

Ahmet Ağaoğlu’nun Cumhuriyet gazetesinde yazı dizisi olarak yayınladığı ve sonra 1930 yılında kitaplaştırdığı “Serbest İnsanlar Ülkesinde” böyle başlar. Yukarıda konuşan, kitabın hayali kahramanı, uzun zaman sonra özgürlüğüne kavuşmuş bir Türk’tür. Bu çalışma genç Türk Cumhuriyeti’nin ideolojisini kurma denemesidir. O’na göre cumhuriyet fazilete dayanır. Egemenlik milletin elindedir. Milletin her ferdi yönetime katılma hakkına sahiptir. Böyle bir yönetimin başarılı olabilmesi için de fertlerin yüksek sorumluluk duygularına ve seçkin ahlaki değerlere sahip olmaları gereklidir. 

“Azerbaycanlı” Ahmet Ağaoğlu (Agayev) Paris’te tamamladığı hukuk eğitimi esnasında Jön Türk hareketiyle tanışır. Sonra Bakü’ye dönerek Fransızca öğretmenliği yapar. Türk-Ermeni çatışmasında aktif rol oynar ve baskıların artması yüzünden ailesi ile beraber İstanbul’a göç eder. Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura ile beraber Türk Yurdu ve Türk Ocağı cemiyetlerini hayata geçirir. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurucularındandır. 1914 yılında Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na Afyon milletvekili olarak seçilir ve bir yıl sonra da İttihat ve Terakki’nin genel merkez üyesi olur. Dünya Savaşından sonra Malta’ya sürülür. 1921’de sürgünden sonra milli mücadeleye katılır ve 1923 yılında Kars milletvekili olarak TBMM’ye girer. 1924 Anayasasının hazırlanmasında önemli rol oynayan, devrimler konusunda Mustafa Kemal Atatürk’e danışmanlık yapan Ahmet Ağaoğlu liberal bir aydın ve Türkçüdür. CHP yıllarında bireysel özgürlüklerin savunucusudur. Gazi’nin isteği üzerine Serbest Cumhuriyet Fırkasının kurucuları arasında yer alır. 17 Kasım 1930’da partinin kendisini feshetmesinden sonra aktif siyaseti bırakır. İstanbul’a dönen Ahmet Bey, Darülfünun’da hukuk tarihi hocası olur. 1933’te çıkarmaya başladığı Akın gazetesinde hükümetin devletçilik ve ekonomi politikasını eleştirir. 19 Mayıs 1939’da İstanbul’daki ölümüne kadar yazıları ve düşünceleri ile Türk fikir hayatına katkıda bulunmayı sürdürür.

ESARETTEN KURTULMUŞ BİR TÜRK’ÜN AĞZINDAN ANLATILIR…

“Serbest İnsanlar Ülkesinde”cumhuriyet rejiminin bizden, yani Türk milletinden bir takım manevi özellikler talep edişini irdeler. Esaretten kurtulmuş bir Türk’ün ağzından, öykü şeklinde yazılmış bu eserde kahramanımız özgür bir ülkeye gider. Bu ülkenin akıl hocaları ve rehberleri Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Ulu Önder’in amaçlarını hayata geçirmeye çalışmaktadırlar. Hikaye anlatıcımız “Pir” diye tanımlanan bu büyüklerden, cumhuriyette özgür ve serbest vatandaşların nasıl olmaları gerektiğini öğrenir ve ülkemizin gelecekte hürriyet ve erdem sayesinde ne hale gelebileceğini, ziyaret ettiği bu hayali ülkede gördüklerinden örnekler vererek anlatır.

Ülkenin kapısına geldiğinde nöbetçiler kendisine: “Esaretin görünen zincirlerini kırmışsın ama iç (manevi) esaretten kurtulabildin mi?” derler ve aşağıdaki dört soruyu sorarlar:

1-Nefsine hakim misin?

2-Doğruyu sever misin?

3-Hakikate tahammülün var mı?

4-İzzeti nefis sahibi misin?

Kahramanımız içeri girebilmek için bu dört soruya da “evet” der ve içeri alınır. İçeride güler yüzlü, mutlu, herkesin işinde gücünde olduğu bir toplum ile karşılaşır. Pirler kendisini ziyaret eder ve onunla sohbete başlarlar:

-Demek ki siz hür olarak yaşamaya karar verdiniz?

-Evet!

-Etraflı düşündünüz mü, kararınız kati midir, hür olmanın ne kadar güç olduğunu biliyor musunuz?

-Evet, biliyorum ve kararım katidir.

Bunun üzerine pirler kendisine üzerinde “Serbest İnsanlar Ülkesinin Esas Kuralları”yazan bir kitapçık verirler. Bu şartları okumasını ve nihai kararını ona göre vermesini isterler. Kitap, bu kuralları ve şartları açıklama ve kahramanımızın Pirler ile yaptığı sohbetlerle devam eder ve onun ülkeye kabul edilmek için kuralları kabul etmesi ve gereğini yerine getireceğine dair yemin etmesi ile son bulur.

Özünde “Serbest İnsanlar Ülkesinde” hürriyetin elde edilmesi kadar devam ettirilmesinin de ne kadar zor olduğunu anlatıyor. Özveri, fedakarlık ve saygı gerektirdiğini, istisnasız her vatandaşa düşen bir takım görevler olduğunu tespit ediyor ve sorguluyor. Bilimin, sanatın ve sporun toplumdaki yeri ve önemini vurguluyor. Münevver kesimin halka karşı yükümlülüklerini ve görevlerini tanımlıyor.

Bu kitap bir hedef,

Bir özlem,

Bir ütopya. 

Bahsi geçen kural ve şartlara gelince:

Genel Esaslar

1-Hürriyet yüce bir vergidir. Hür olabilmek için pek yüce olmalıdır. Fikir temizliği, söz temizliği ve hareket temizliği hürriyetin esaslarıdır.

2-Nefislerine hakim olmayanlar hür olamazlar.

3-Söz sadeliği ve yaşayış sadeliği hürriyetin şartlarıdır.

Serbest İnsanlar Ülkesinin Esas Yasası

1-Hürriyet doğruya ve cesarete dayanır.

2-Yalan serbest insanlar ülkesinde katiyen yasaktır. Bu illete tutulan ülkeden kovulur.

3-Riya ve yalakalık en ağır suçtur. Bu suçu işleyenler halk tarafından taşa tutulur.

4-İspiyonculuk yapanlar serbest insanlar ülkesi vatandaşlığı sıfatını taşıyamazlar.

5-Korkaklıkla serbest ülke vatandaşlığı bağdaşmaz.

6-Başkasına sözle ve işle tecavüz eden ülke dışına atılır.

7-Hile ve fesat vatandaşlık sıfatının iptali ile cezalandırılır.

8-Hakkı yenenin hakkını korumak görevdir. Bu görevi yerine getirmeyen ülkeden atılır.

9-Çalışmak görevdir. Çalışmadan yaşamak isteyen ülke adına ücretsiz çalışmak zorunda bırakılır.

10-Dayanışma görevdir. Bu görevi yerine getirmeyenler ülke vatandaşlığı sıfatını kaybederler.

11-Devlet işleri yalnız tecrübe ve uzmanlık sahipleri tarafından görülür.

12-Her vatandaş devlet memurlarını denetleme ile yükümlüdür.

13-Her memur ve toplumun her üyesi yaptığı işler ve elindeki servet hakkında her an hesap vermekle yükümlüdür. Bu hesaptan kaçınanlar ağır cezaya ve vatandaşlık sıfatının alınmasına mahkum olurlar.

14-Yukarıdaki maddeleri ezberlemek ve onları uygulamak her vatandaşın borcudur.

KENDİMİZE ACIMAYA BAŞLAMADAN ÖNCE BİR BAKMAK LAZIM…

1930 yılında yazılmış bu kitaba göre hürriyetin şartları ve kuralları ne kadar ağır değil mi?

2018 Türkiye’sinde yukarıdakilerden hangilerini uyguluyoruz veya uygulamak istiyoruz diye kendi kendimize soralım.

Hürriyet onu gerçekten isteyenlerin ve bu doğrultuda çabalayan fertlerin ve toplumların hakkıymış gibi sanki. Seçim sonuçlarına kızmadan ve “Bu ülkede yaşanmaz Abi” demeye ve kendimize acımaya başlamadan önce bir bakmak lazım “Acaba biz atalarımızın büyük zorluklarla kazandığı hürriyeti ve kurduğu cumhuriyeti hak ediyor muyuz?” diye…

Yazımızı yine kitaptan bir bölümle bitirelim. Kahramanımız “yaşayış sadeliği” ile ilgili maddenin önemini merak eder ve bunu pirlere sorar. Aldığı cevabın bir kısmını olduğu gibi aktarıyorum:

“Fakat bazen de iktisadi hayatı henüz gelişmemiş olan ülkeler medeniyetin en son gösterişlerini taklit etmeye koyulurlar. İşte tehlike buradadır. Hakiki ve yasal kazançlar yapay ve doğal olmayan alışkanlıklardan doğan gene yapay ve doğal olmayan ihtiyaçları tatmine yetmediklerinden alışkanlıkların kölesi olanlar yapay kazançlar edinmeye çalışırlar ve ülke manen ve maddeten uçuruma doğru yol alır.

Böyle bir ülkede çaresiz herkes gözünü devletin hazinesine diker ve bu hazinenin anahtarlarını ellerinde tutanlara dalkavukluk etmeye, onların huy ve arzularına göre hareket etmeye koyulurlar ve bu suretle yavaş yavaş riya, ikiyüzlülük, yalakalık, suiistimal, nüfuzu kötüye kullanma ve başka kötü illetler toplumu bir ağ gibi sarar ve bu kokuşmuşluk içinde bütün diğer erdemler gibi hürriyet de kaybolup gider.

Görmüyor musunuz ki baskıcı rejimlerde, insanları israfa, fuhşa, gereksiz eşya ve süslere ve bu gibi boğucu bağımlılıklara alıştırmak bir sistemdir. Bütün o sırmalı üniformalar, o parıl parıl parlayan elbiseler, o muhteşem arabalar, o büyük saraylar, o altın gümüş kumaşlar ve kap kaşıklar o mücevherat ve ipekler hep insanlarda açgözlülük ve haz hırslarını uyandırmak ve halkı bütün bunların kaynağı olan saraya bağlamak içindir.

Baskıda maksat köle yetiştirmek ve araç da lüks, israf ve fuhuştur. Burada ise gaye vatandaş yetiştirmektir ve araç sadelik ve erdemdir.”

Mehmet Ömer DEDEOĞLU – 30 Haziran 2018 - Odatv

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Son Yazılar

Showers

16°C

Istanbul