sef seattle

Kendi sonumuzu hazırlıyoruz!

Başta Afrika olmak üzere geri kalmış coğrafyalarda insanlar, kutuplarda da ayılar…

İnsanoğlu doymak bilmezliğinin sonucu kendi sonunu da hazırlıyor…

Birkaç gün önce haberlere konu oldu; Küresel ısınma sonucu buzullar hızla eriyor. Kutup ayılarının yaşam alanları bununla paralel daralıyor. Bunun sonucu olarak da hayvanlar yiyecek sıkıntısı nedeniyle açlıktan ölüyorlar. Habere konu belgeselde genç bir kutup ayısının açlıktan ölümünü seyrettik. Gerçekten yürek paralayıcıydı. Kutup ayılarının soyunun ilerleyen yıllarda süratle tükenebileceği kaygısı yaşanmaya başlanmış.

Başta Afrika olmak üzere geri kalmış coğrafyalarda insanlar, kutuplarda da ayılar…

İnsanoğlu doymak bilmezliğinin sonucu kendi sonunu da hazırlıyor…

1853 yılında Kızılderili Reisi Seattle, topraklarını satın almak için haber gönderen dönemin ABD Başkanı Franklin Pierce’a uzunca bir mektup yazar.

Mektuptan oldukça özetleyerek birkaç şey paylaşmak istiyorum:

“Havanın taze kokusu, suyun pırıltısı, yağmur sonrası ışıltılı her çam yaprağı, denizi kucaklayan kumsallar, karanlık ormanların koynundaki sis, şakıyan böcekler…

Kızılderili adamın anıları ağaçların özsuyunda saklıdır. Toprak bizim anamızdır. Bilesiniz ki; derelerin içinden geçen sular sadece su değildir, atamızın kanıdır o.

Babalarının mezarını geride bırakır beyaz adam, toprağı çocuklarından çalar. Açlığın dünyayı saracak beyaz adam ve ardında koskoca bir çöl bırakacaksın. Sabahın sisi dağların karnından doğan güneşi görür ve kaçar. Demir at (lokomotif), öldürüp çürümeye bıraktığınız binlerce buffalodan nasıl daha kıymetli olabilir?

Hayvanların başına gelen, insanın başına da gelecektir. Toprağın başına gelen, oğullarının da başına gelecek…

Toprak insana değil, insan toprağa aittir. İnsan hayat dokusunun içindeki bir liftir sadece…

Beyaz adam neyi satın almak istiyor? Gökyüzü ve toprakların sıcaklığını mı? Koşan antilopların çabukluğunu mu? Biz size bunları nasıl satabiliriz ve siz bunları nasıl satın alabilirsiniz?

Havanın tazeliğine ve suyun pırıltısına sahip değilsek, bunu nasıl satabiliriz size?

SON BOĞA DA ÖLDÜĞÜNDE ONLARI TEKRAR NASIL SATIN ALABİLİRSİNİZ? (…)

Yataklarınızı zehirlemeye devam edin ve bir gece kendi çöplerinizde boğulacaksınız. Bu kader bizim için şu anda bilinmezdir, fakat biliyoruz ki batışınızda her tarafa parlak ışık yayacaksınız.

Bütün boğalar öldürüldükten, yaban atları ehlîleştirildikten, ormanın en gizli köşelerine kadar dünya insan kokusu ile dolduğunda, sevimli tepenin görüntüsü konuşan tellerle (telefon kabloları) kirletildikten sonra, bir bakacaksınız ki gökteki kartallar yok olmuş, hızlı koşan taylara elveda demişsiniz. Bu ne demektir biliyor musunuz? Bu yaşamın sonu ve sadece daha fazla hayatta kalma mücadelesinin başlangıcıdır…

(…) Bu toprakları ve üzerindeki canlıları çocuklarınız için koruyunuz. Çünkü bu dünya kutsaldır. Beyaz adam bile ortak kaderimizden kaçamaz…”

Mektup böyle…

Aradan geçen, insan ömrü için fazla gibi görülse de, insanlık tarihi açısından fazla sayılamayacak bir süre olan 150 yıllık süre içerisinde Kızılderili şefin söyledikleri bir bir gerçekleşmeye başladı.

Dünyamız pek çok dertle boğuşuyor. Ekonomik krizler, açlık, savaşlar…

Bunlardan başka geri planda ama belki de hepsinden daha önemlisi ekolojik dengenin giderek bozulması, çevre sorunlarının giderek dünyanın gündemine oturması…

Sera gazlarının olumsuz etkisiyle giriştede ifade ettiğim gibi dünyadaki ısınmanın artması, bunun sonucu mevsimlerin değişmesiyle doğru orantılı buzulların erimesi ve giderek suların yükselmesi…

Doğal felaketlerin her geçen gün etkisini artırarak, insanlara her seferinde daha fazla zarar vermeye başlaması.

Dünyada kullanabilir su kaynaklarının tükenmesi, yapılaşma nedeniyle tarım alanlarının giderek küçülmesi, pek çok endemik bitkinin ve çeşitli hayvanların yok olmasına sebep olan HES’lerin yapılması, nükleer santrallerin kurulması ve daha sayılabilecek pek çok sebeple bozulan çevre dengesi nedeniyle insanlığın geleceği ciddi anlamda tehdit altında görülüyor…

Dünya ile beraber belki de daha kötü biçimde ülkemizde de çevre dengeleri arsız kapitalist bir anlayışla yerle bir edilmekte, devleti yönetenler bu konuda henüz hiçbir tedbir almamaktadır.

Tarım alanlarımız yok edilmekte, derelerimiz, göllerimiz kurumakta; havamız, denizimiz giderek kirlenmekte, bazı hayvan ve bitki çeşitleri yok olmaktadır…

Bu konuda ne kadar yazarsak yazalım az olur!

Konuyla ilgili olarak bu yazımda, geçenlerde gittiğim Antalya’da öğrendiğim bir çevre katliamına dikkat çekmek istiyorum.

İşte Antalyalı duyarlı çevre dostu insanlarımızın anlattıkları;

“Antalya Büyükşehir Belediyesi, kentimizi felakete götürecek olan Konyaaltı plajına Yat limanı, Lara plajına kuruvaziyer liman ve Boğaçay kanal projesini kamuoyuna açıklamış bulunmaktadır.

Oysa ki, Antalya’nın Konyaaltı ve Lara kıyı bandı ve kıyı çizgisi boyunca zemin çakıl ve kumsal yapıdan oluşmaktadır.

Bu alan dalgaların en son ulaştığı nokta olması nedeniyle deniz suyundaki organik ve kimyasal kirliliğin en doğal ve masrafsız şekilde filtre edildiği bölgelerdir.

Eğer bu projelerde ısrar edilirse bu doğal ve biyolojik yapıya engel olunacağından, örneklerini birçok şehrimizde gördüğümüz olumsuz sonuçlara yol açacaktır.

Örneğin İstanbul Florya sahilinde yapılan yapılaşma nedeniyle kıyının yapısı bozulmuş, aşırı kimyasal ve organik kirlenmeye uğramış ve insanlar kötü kokudan gezemez hale gelmişlerdir.

Bu proje gerçekleştiğinde Antalya'da ileride oluşacak bu kirliliğe engel olmanın tek yolu, sahil ve dalgaların özgür bırakılmasıdır.

BOĞAÇAY KORUNMALIDIR!

Boğaçay Antalya’nın batısında bir çaydır.

Güney melteminin getirdiği yağmur bulutlarının Beydağlarına (Batı Toroslara) çarpmasıyla Türkiye’nin bir anda en fazla yağmur alan yeri haline gelir. Denize 40 km mesafedeki bu çay, yağmurlu günlerde çoşarak adeta bir boğa haline gelir. Muhtemel ismini de bundan dolayı Boğaçay olarak almıştır.

Boğaçay, aynı zamanda Konyaaltı Plajını getirdiği çakıllarla beslemektedir.

Uzun yıllar Boğaçay’ın içerisindeki kum ve çakıl ocaklarının sahile gelen çakılları önlemesi sonucunda (bu ocaklar çevrecilerin uzun yıllar verdiği mücadele sonucunda kapatılmıştır) 1975 yılındaki uydu görüntüleriyle günümüzün uydu görüntüleri arasında önemli farklar ortaya çıktığı görülmüştür. Sırf bu nedenle Boğaçay’ın denize döküldüğü sahilin batısında yaklaşık 50 metre, doğu tarafında ise 85 metrelik kıyı kaybı görülmektedir.

Boğaçay’da proje uygulandığı takdirde dere yatağından hiç malzeme gelmeyecek ve Konyaaltı Sahili yok olacaktır.

Boğaçay Projesiyle deniz 750 metre içeri sokulmaktadır.

Boğaçay projesi, Çay’ın denize döküldüğü yerden 750 metre içeri ve deniz seviyesinden 1,5 metre aşağı olacak şekilde yatağı kazılarak derinleştirilecek ve deniz suyunun içeri girmesi sağlanacaktır.

Bu proje uygulandığı takdirde deniz suyu tatlı suya göre daha yoğun olduğu için tatlı suyu itecek ve dolayısıyla 4 km mesafedeki Boğaçay kuyularından Antalya’ya saniyede 420 litre içme suyu verilen kaynağa doğru giderek bu su kuyularını tuzlandırmış olacaktır.

Antalya’nın en kaliteli içme suyu durumundaki bu su kaynaklarına zarar verecek projeye ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ÇED gerekli değildir kararı vermiştir.

Bu proje gerçekleşirse, denizden gelen tuzlu suyun karışması sonucu bölgenin yer altı suları tuzlanarak kullanılmaz hale gelecek, apartman ve site bahçelerinden bile tuzlu su çıkarak bahçe bitkilerini bile kurutacaktır (Ya o tatlı sudan yararlanan yüzbinlerce canlı?).

KONYAALTI VE LARA HALKIN PLAJIDIR!

Konyaaltı ve Lara plajları, ülkemizde halkın özgürce kullandığı çok nadir olan 'kent plajları'dır. 2,5 milyon Antalyalının her gün kolayca denize girdiği Konyaaltı plajı kentin batısında, Lara ise kentin doğusundadır. Halk, evine en yakın olan bu plajları kullanır ve dolayısıyla bu plajlar halka aittir.

Bu sahiller, aynı zamanda Türkiye’nin dört bir yanından ve yurtdışından gelen insanların da; otellerde, pansiyonlarda kalarak denize girdikleri yerlerdir. Dolayısıyla da buralar tüm Türkiye’nin hatta dünyanın da sahilidir.

Konyaaltı sahili toplam 14 km’dir.

Konyaaltı sahilinin batı kısmında Antalya Limanı vardır. Halkın kullandığı alan ise toplamda 8 km’lik uzunluktadır. Konyaaltı’na yapılmak istenen 470 yatlık liman, halkın kullandığı alanın 1,2 km’sine yapılmak istenmektedir. Bu alan aynı zamanda Boğaçay’ın denize döküldüğü alanın hemen batısıdır.

Sahilde günlük 60 bin insan denize girmektedir.

BEACH PARK PROJESİ ‘BETON PROJESİDİR…’

Konyaaltı Sahilinde Beach Park (adı neden İngilizcedir bilinmez!) projesi inşaatı başlamıştır.

Antalya Büyükşehir Belediyesi Konyaaltı sahilinin ilk bölümü olan Beach Parkta uygulamaya başladığı proje, sahili adeta betona gömen bir projedir. Yapımına başlanan proje ne doğaya, ne Antalya’ya, ne de değişen iklime uygundur.

Bu projede iklim değişikliği asla dikkate alınmamıştır. Antalya’da sıcaklık yazları önceden en fazla 45 dereceye kadar çıkarken, şu anda 50 dereceleri bulmaktadır.

Bu proje uygulamaya konulunca, orada sıcaklık daha da artacak, hiç kimse yazın o bölgeye gitmeye cesaret edemeyecek, geceleri de taşın çektiği sıcaktan dolayı bölge yeterince kullanılamayacaktır.

Projede ağaç neredeyse hiç yoktur, birkaç palmiye ağaçtan sayılmıştır. Gölgesi olmayan ve sayısı az palmiye bölgeye asla uygun değildir.

Antalya Konyaaltı sahilinin ilk bölümü olan Beach Parkta günlük 20 bin insan, sahilin batı kısmında ise 40 bin insan olmak üzere yaz aylarında sahilin tamamında günlük 60 bin kişi denize girmektedir.

Bayram, özel günler vb. zaman dilimlerinde bu rakam çok daha fazla artmakta ve halk adeta üst üste insan yığını olarak plajı kullanmaktadır. Bu kadar çok insanın her gün kullandığı plajın bir metresi bile tahrip edilemez.

LARA SAHİLİNDE PLANLANAN KRUVAZİYER LİMAN, PLAJIN TAM ORTASINDADIR.

Söz konusu liman Lara Sahili’nde halkın en rahat denize girdiği sahilin tam ortasına yapılmak istenmektedir. Devasa bir liman sahili adeta yutacak gibi görünmektedir.

Lara bölgesinde yoğun bir nüfus vardır. Halk, ulaşım kolaylığı nedeniyle, yoğun olarak bu bölgede denize girmektedir.

YANLIŞ PROJELERDEN VAZGEÇİLMELİDİR!

Antalya halkı ve Türkiye'nin farklı yerlerinden doğaseverler, çevre gönüllüleri, yaşam savunucuları ve ekolojistler olarak bu akıldışı projelerden vazgeçilmesini talep ediyoruz.”

Antalyalı doğaseverler böyle haykırıyor, olaya dikkat çekmeye çalışıyorlar…

Evet, biz de tıpkı 1,5 asır önce Kızılderili şefin ABD Başkanına seslendiği gibi Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı’na ve tüm yetkililere şöyle seslenmek istiyoruz;

“Son boğa ölmeden”, tatlı sular tükenmeden, son çiçek kurumadan, son böcek, son arı, son balık yok olmadan Boğaçay projesinden; tatil denilince ilk aklımıza gelen Antalya’nın denize girilecek iki önemli plajından denize girecek son insan bitmeden Konyaaltı ve Lara’da liman, Beach Park’ta beton projesinden vazgeçin!

Kimseyi düşünmüyorsanız torunlarınızı düşünün! Bilin ki dua etmeyeceklerdir size. İyi şeyler söylemeyecekler arkanızdan. Çalmayın onların geleceğini, güzel bir dünyada yaşasınlar, en azından bizim kadar…

Tıpkı Kızılderili şefin belirttiği gibi;  “Bu toprakları, suları, denizleri ve üzerindeki canlıları çocuklarınız için koruyunuz.” Çünkü bu dünya ve doğa kutsaldır… Çocuklarımız için!

Antalya halkı ve bütün Türk vatandaşları; Boğaçay Projesini İstemiyor! Konyaaltı ve Lara’da Liman İstemiyor! Beach Park’ta Beton İstemiyor! 10 Aralık 2017

Mustafa ÖNSEL – 10 Aralık 2017 - Odatv

Şef Seattle'ın Mektubu

Yüzyıllardır halkımın üzerine merhamet gözyaşları döken şu sonsuz gökyüzü bir gün değişebilir.

Bugün açık gözüken gökyüzü yarın bulutlarla kaplanabilir.

Sözlerim, asla yer değiştirmeyen yıldızlar gibidir.

Şef Seattle her ne söylerse, Washington'daki büyük Şef ona, güneşin ya da mevsimlerin dönüşüne inandığı ölçüde inanabilir.

Washington'daki büyük Şef bize dostluk ve iyilik dilekleriyle birlikte bizden topraklarımızı satın almak istediğini bildirmiş.

Onun, bizim arkadaşlığımıza çok fazla ihtiyacı olmadığını biliyoruz.

Merak ediyoruz ki; gökyüzünü ve toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilir ya da satabilirsiniz?

Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır.

Çam ağaçlarının parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, beyaz kumsallı sahiller, karanlık ormanlar ve sabahları çayırları örten buğu; halkımın anılarının ve geçirdiği yüzlerce yıllık deneylerin bir parçasıdır.

Ormandaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır; biz buna inanırız.

Beyazlar için durum böyle değildir.

Bir beyaz, öldükten sonra yıldızlar alemine göç ettiği zaman, doğduğu toprakları unutur.

Bizim ölülerimiz ise bu toprakları unutmaz.

Çünkü Kızılderili, gerçek anasının toprak olduğuna inanır.

Washington'daki Büyük Beyaz Reis bizden toprak almak istediğini yazıyor.

Bu bizim için büyük bir fedakarlık olur.

Büyük Beyaz Reis, bize rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize babalık edeceğini, biz Kızılderililerin ise onun çocukları olacağımızı söylüyor.

Bu önerinizi düşüneceğiz.

Ama yine de bunun kolay olmayacağını itiraf ederim.

Çünkü bu topraklar bizim için kutsaldır.

Nehirlerin ve ırmakların suyu, bizim için sadece akıp giden su değildir; atalarımızın kanıdır aynı zamanda.

Bu toprakları size satarsak, bu suların ve toprakların kutsal olduğunu çocuklarınıza öğretmeniz gerekecek.

Biz nehirleri ve ırmakları kardeşimiz gibi severiz.

Siz de aynı sevgiyi gösterebilecek misiniz kardeşlerimize?

Biliyorum, beyaz adam bizim gibi düşünmez.

Beyazlar için bir parça toprağın diğerinden farkı yoktur.

Beyaz adam topraktan istediğini almaya bakar ve sonra yoluna devam eder.

Çünkü toprak beyaz adamın dostu değil, düşmanıdır.

Beyaz adam topraktan istediğini alınca başka serüvenlere atılır..

Beyaz adam annesi olan toprağa ve kardeşi olan gökyüzüne, alıp satılacak, işlenecek, yağmalanacak bir şey gözüyle bakar.

Onun bu ihtirasıdır ki, toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir.

Beyaz adamın kurduğu kentleri de anlayamayız biz Kızılderililer.

Bu kentlerde huzur ve barış yoktur.

Beyaz adamın kurduğu kentlerde, bir çiçeğin taç yapraklarının açarken çıkardığı tatlı sesler, bir kelebeğin kanat çırpışları duyulmaz.

Belki bir vahşi olduğum için anlayamıyorum ama, benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka.

İnsan bir su birikintisinin etrafına toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça, yaşamın ne değeri olur?

Belki bir vahşi olduğum için anlayamıyorum ama, benim ve halkım için önemli olan şeyler oldukça başka.

İnsan bir su birikintisinin etrafına toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve doğanın seslerini duymadıkça, yaşamın ne değeri olur?

Bir Kızılderiliyim ve anlamıyorum.

Biz Kızılderililer, bir su birikintisinin yüzünü yalayan rüzgarın sesini ve kokusunu severiz.

Çam ormanının kokusunu taşıyan ve yağmurlarla yıkanıp temizlenmiş meltemleri severiz.

Hava önemlidir bizim için.

Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar.

Beyaz adam için bunun da önemi yoktur.

Ancak size bu toprakları satacak olursak, havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekir.

Çocuklarınıza havanın kutsal olduğunu öğretmeniz gerekir.

Hem nasıl kutsal olmasın ki hava?

Atalarımız doğdukları gün ilk nefeslerini onun sayesinde almışlardır.

Ölmeden önce son nefeslerini de gene bu havadan almazlar mı?

Toprak satmamız için yaptığınız öneriyi inceleyeceğiz.

Eğer önerinizi kabul edecek olursak, bizim de bir koşulumuz var;

Beyaz adam bu topraklar üzerinde yaşayan bütün canlılara saygı göstersin.

Ben bir vahşiyim ve başka türlü düşünemiyorum.

Yaylalarda cesetleri kokan binlerce buffalo gördüm.

Beyaz adam trenle geçerken vurup öldürüyor bu hayvanları sadece eğlenmek için.

Dumanlar püskürten bu demir atın bir buffalodan daha değerli olduğuna aklım ermiyor.

Biz sadece yaşayabilmek için avlardık buffaloları.

Bütün hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz?

Canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlık duygusundan ölür gibi geliyor bize.

Unutmayın, bugün diğer canlıların başına gelen yarın insanın başına gelir.

Çünkü bütün hepsinin arasında bir bağ vardır.

Şu gerçeği iyi biliyoruz:

Toprak insana değil, insan toprağa aittir.

Ve bu dünyadaki her şey, bir ailenin fertlerini birbirine bağlayan kan gibi, ortaktır ve birbirine bağlıdır.

Bu nedenle de dünyanın başına gelen her felaket insanoğlunun da başına gelmiş sayılır.

Bildiğimiz bir gerçek daha var;

Sizin Tanrınız bizimkinden başka bir Tanrı değil.

Aynı Tanrının yaratıklarıyız.

Beyaz adam bir gün bu gerçeği de anlayacak ve kardeş olduğumuzu fark edecektir.

Siz Tanrınızın başka olduğunu düşünmekte serbestsiniz.

Ama hepimizi yaratan Tanrı için Kızılderili ile beyazın farkı yoktur.

Ve Kızılderililer gibi Tanrı da toprağa değer verir.

Bu toprağa saygısızlık, Tanrının kendisine saygısızlıktır.

Beyaz adamı bu topraklara getiren ve Kızılderili’yi boyunduruk altına alma gücünü veren Tanrının adaletini anlayamıyoruz.

Tıpkı buffaloların öldürülüşü, ormanların yakılışı, toprağın kirletilişini anlamadığımız gibi.

Bir gün bakacaksınız gökteki kartallar, dağları örten ormanlar yok olmuş, yabani atlar ehlileştirilmiş ve her yer insanoğlunun kokusuyla dolmuş.

İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını devam ettirebilme mücadelesinin başlangıcı olacak.

Gündüz ve gece bir arada olamaz.

Kızılderililer her zaman beyazlardan tıpkı sabah sislerinin güneşten kaçtığı gibi kaçmışlardır.

Bütün bunlara rağmen, teklifinizi tartışacağız.

Ve umuyorum ki, halkım bunu kabul edecek ve Büyük Beyaz Şefin vaat ettiği üzere beraber barış içinde yaşayacağız.

Böylece Ay birkaç kez daha doğacak, bir kaç kış daha geçecek.

Bu geniş topraklara yerleşmiş ve mutluluk içinde yaşamış olan neslimiz, daha önce bizden daha güçlü ve daha umut dolu yaşamış insanlarımızın mezarları başında yas tutacaklar.

Ama, niye insanlarımın kaderi için yas tutayım ki?

Tıpkı deniz dalgaları gibi kabileler kabileleri, uluslar ulusları takip ediyor.

Bu doğanın düzenidir ve teessüf gerekmez.

Yok oluşumuz çok uzak olabilir ama kesinlikle bir gün gerçekleşecek;

Son Kızılderili yok olup, kabilemin hatıraları beyazlar için bir tarih olduğunda, bu kıyılar kabilemin görünmez cesetleriyle kaynaşacak.

Çocuklarınızın çocukları kendilerini bir dükkanda, bir yolda, boş bir yerde yalnız olarak düşündüğünde aslında yalnız olmayacaklar.

Dünyanın hiçbir yerinde tamamen ıssız bir yer yoktur.

Geceleri, şehir ve kasabalarınızın caddeleri boşalmış gibi görünse de, aslında, bir zamanlar oralarda yaşamış ve bu güzel toprakları gerçekten seven ruhlarla dolu olacaktır.

Beyaz adam asla yalnız kalamayacaktır.

Beyaz adamın, benim insanlarıma saygı göstermesini sağlamalısınız, çünkü; ölüler güçsüz değildir.

Ölüm mü dedim? !..

Ölüm diye bir şey yoktur ki, sadece dünya değiştirir insan.

Şef Seattle, 1854

*****************************************************************
Şef Seattle; “ Aynı Tanrının çocuklarıyız. Doğadaki canlı ve cansız her şeyle kardeşiz.” diyor. Bir başka konuşmasında da “ Siz topraklarımızın derisini yüzüyorsunuz” demiştir.

Halkının zulüm göreceğini ve yok edileceğini görmüştür. 50.000.000’nun üzerinde Kızılderili soykırıma uğratıldıktan sonra, bugün Amerika’da ağır şartlar altında yaşayan tüm Kızılderililerin toplam sayısı yaklaşık 2.500.000 kişidir.

Bartolomè de Las Casas tarafından 1542'de İspanya Prensi II. Philip'e ithaf edilerek yazılan Kızılderili Katliamı, Amerika kıtasının nasıl ele geçirildiğini eski dünyanın gözlerinin önüne sermiş ve birçok dile tercüme edilmiş çarpıcı bir tarihi eserdir;

“ Sırf eğlence olsun diye, kadın erkek demeden yerli halkın ellerini, burunlarını ve kulaklarını kesip kopardıklarını ve bunun bölgenin değişik yerlerinde defalarca tekrarladığını kendi gözlerimle gördüm.

Bazen de insanların üzerine köpek saldıklarına, yerlilerin bu şekilde paramparça edildiğine, çok sayıda evi ve yerleşim merkezini yaktıklarına şahit oldum. Memeden kesilmemiş bebekleri annelerinin göğsünden alarak onları en uzağa fırlatma konusunda birbirleriyle yarıştılar..."

Şef Seattle, o günden bu güne dünya görüşü değişmeyen A.B.D.’nin politikalarının öyle veya böyle eninde sonunda iflas edeceğini de öngörmüştür.

Son Yazılar

Cloudy

11°C

Istanbul