ne mutlu turkum diyene225

Türküm Doğruyum Çalışkanım Diyebilmek!

“Ulusal hedef belli olmuştur. Ona götürecek yolları bulmak zor değildir; önemli olan, çetin olan, o yollar üzerinde çalışmaktır.

Denebilir ki, hiçbir şeye muhtaç değiliz, yalnız tek bir şeye çok ihtiyacımız var: Çalışkan olmak! Toplumsal marazlarımızı incelersek asıl olarak bundan başka, bundan önemli bir maraz bulamayız, maraz budur. O halde ilk işimiz bu hastalığı esaslı şekilde tedavi etmektir. Milleti çalışkan yapmaktır. Servet ve onun doğal sonucu olan refah ve mutluluk yalnız ve ancak çalışkanların hakkıdır.” 17.01.1923

Yukarıdaki sözler Lozan görüşmelerinin yapıldığı günlerde Mustafa Kemal tarafından söylendi.

Ulusal kurtuluş büyük ölçüde elde edilmişti. Öndere güven tamdı. Şimdi, yeni devletin Kuruluş aşamasında, bağımsızlığı koruyarak ilerlemek ve refaha kavuşmak için en önemli gereklilik, milletin el birliği ile çalışmasıydı.

Çalışıldı da.  Dünya şaşkınlık ve hayranlıkla izledi. Bir ortaçağ toplumu, uygar dünya uluslarından biri haline getirildi. Hayal edilemeyen başarılara imza atıldı.

Türk devrimi 20. Yüzyılın ikinci büyük devrimi olarak tarihe geçti.

TÜRK TİPİ DEMOKRASİ...

25 yıl sonra, çok partili siyasal sisteme, sözde demokratik düzene geçildi.

Ve her şey değişti…

Demokrasi gelince, devletin kuruluş amacı ve kuruluş ilkeleri değişir mi?

Egemen siyasi partiler, demokrasi kılıfı altında önceleri gizli ve güçlendikçe açık olmak üzere cumhuriyet değerlerine saldırmaya başladılar.

Kimi siyasi parti emperyalizmle işbirliği yaparak güçlendi. Kimi de emperyalizme karşı geldiği için ezildi, parçalandı, yok edildi.

Hepsi de demokrasi ve özgürlük teranelerini ağızlarından hiç düşürmediler!.. Demokrasiyi ve özgürlüğü sadece kendileri için kullandılar.

Bu arada emperyalizme göbeğimizden bağlandık. Sovyetlere karşı emperyalizmin koçbaşı olduk.

Siyaset erbabı çoğu şeyi yanlış yaptı. Siyaseti basit bir rant kavgasına dönüştürdü. Bunları halkın bilmemesi gerekiyordu. Bu nedenle halka hep yalan söylendi, gerçekler saklandı. Denetleme mekanizmaları çalıştırılmadı. Öylesine ki; siyaset bir büyük sorumluluk alanı iken; sorumsuzların, hırsızların yuvalandığı, suçların kapatıldığı, suçluların korunduğu bir alan oldu.

Demokrasi sadece sözde kaldı.

Türkiye’de demokrasi diye yutturulan şeyler,  doğruluğu ve dürüstlüğü giderek yok etti.

Bugün, siyasal arenada yalan, demogoji, sahtekarlık egemendir.

Doğruluk ve dürüstlük ise tu kaka…

İŞTE HDP…

Kapatıldıkça, sıkıştıkça isim değiştiren, Kürt ayrılıkçılığının, PKK nın partisi..

Ne kadar inkar edilirse edilsin, “Türkiye partisi” gibi savunmalar yapılırsa yapılsın, gerçek amaç; önce özerklik, sonra da bağımsızlığın elde edilmesidir. Türkiye cumhuriyetinin birlik ve bütünlüğünün bozulup parçalanmasıdır.

MHP ARTIK MİLLİYETÇİ BİR PARTİ DEĞİLDİR…

Türk milliyetçiliğinin partisiyiz diye övünürler!.

Türk milliyetçisi, AKP yi her bunalıma düştüğünde kurtarır mı? Emperyalizmin, gladyonun hizmetine girer mi? Onların istedikleri her şeyi yapar mı?..

Türklüğü inkar edenlere; Kemalist cumhuriyetin yıkılması, rejimin diktatörlüğe dönüşmesi, kuvvetler ayrılığının yok edilmesi için destek olunur mu?

Kendi partilerinin tarihe karışması için uğraşır mı?

YA CHP’ YE NE DERSİNİZ?

Bir yandan “ Atatürk’ün partisiyiz, Altı Ok’a bağlıyız” derken; öte yandan “1930’ların partisi değiliz, 27 Mayıs’a karşıyız, Dersim'de isyan olmamıştır, sosyal demokrat bir partiyiz, laiklik tehlikede değildir…” şeklinde tutarsızlıklar, kararsızlıklar içinde değil midir?

Atatürk’ün partisi Kemalist midir? Değildir…

Sosyal demokrasi her fırsatta ısrarla övülürken, Kemalizm eleştirisi yapılabiliyor! Oysa, öz olarak sosyal demokrasi ile Kemalizm birbirine zıt ideolojilerdir.

Sosyal demokrasi Kemalizm’i içermez. Ama Kemalizm – geniş anlamda- sosyal demokrasinin birçok niteliğini kendi içinde rahatlıkla barındırır.

CHP 1994 kurultayından beri, 6 Ok’tan yakınan, o ilkeleri değiştirmeye çalışanların ağırlıkta olduğu yönetimlerin elindedir. Üst kadroları Kemalizm’in devrinin bittiğini; militarist olduğunu, Soros’un finanse ettiği kuruluşların, yabancı vakıfların yararlı olduğunu; PKK terörünün demokrasi ile bitebileceğini, tarikat ve cemaatlerin özgürlük kavramı içinde değerlendirilmesini savunur.

CEMAAT-TARİKAT-TİCARET...

Dinci cemaatler konusuna da değinelim.

“Gülen cemaati” veya “hizmet hareketi” diye on yıllarca Türk halkına yutturulan, özellikle AKP hükümetinin her türlü desteğiyle devleşen ihanet hareketi, bir CİA kuklası değil midir?

Dinle ilgileri dindarları kandırmak ve sömürmekten ibarettir.

Gerisi roldür, sahtekârlıktır.

İnsanlığın ulaştığı bu aşamada meczupların safsatalarıyla oluşan, kandırdıkları insanları teslim alan yapılar, toplumun içini oyan-çürüten virüslerdir.

Şimdiye değin iktidarlar bu alana bir oy deposu olarak görüp hep destek oldular.

Oysa bu bir tehlikeli ve bulaşıcı hastalıktır. Tedavi edilmezse öldürür.…

Bu hastalığa bilimsel yaklaşılmalı ve dinin asıl kaynağı çerçevesinde savaşılmalıdır.

Anti virüsü kendi içindedir.

AKP: TÜRK MİLLETİNİN BAŞINA GELEN EN BÜYÜK FELAKET!

AKP nin amacı “90 yıllık zulüm” ve “parantez” dedikleri cumhuriyeti yıkmak değil midir?...

Bir parti ve başkanını düşünün…

Ülkeyi felaketlere gark eder, yüz binlerce insanın kanına girer, tek barışık ülke bırakmaz, her dediği yalan çıkar, adaleti katleder, her sözünü kısa süre sonra inkar eder, dindar görünüp dine ihanet eder, eğitimi gericileştirir, her yeri talan eder, rejimi değiştirmiyoruz diyerek “tek adam” yönetimi kurar(!.)

Gerçekler ortaya çıktıkça “bunlar-şunlar yaptı, muhalefet yaptı”, olmazsa “Allah bizi affetsin” diyerek işin içinden sıyrılır!.

Bir de, Türk milletinin sağduyusundan, ferasetinden bahsedilyoruz!.

Neden en çok bağıran, en iyi rol yapan, en büyük yalanı söyleyen, en iyi demagojiyi, takiyyeyi yapan, en çok saldıran, hakaret eden, kötülük yapan kazanıyor?..

Hani nerde o sağduyu ve o feraset?..

MEDYA…

Sahi; medya neden gerçeklerin üzerine gidemiyor?

Çünkü; yağma ve talan düzeninden, hukuksuzluktan, yolsuzluktan beslenen bir medya, gerçeğin üzerine gidemez.  

Doğruluk, dürüstlük, gerçekçilik artık üstün bir değer sayılmıyor.

Yozlaşma ve çürüme yönetim anlayışının olmazsa olmaz bir parçasıdır. Siyasi partiler, uzun yıllardır dosdoğru çalışmayı, dürüstlükle millete hizmet etmeyi unutmuşlardır.

Bu konuda aralarında ittifak var…

Siyasetle uğraşan büyük çoğunluk için; seçilmek, iktidar olmak ve devleti yönetmek; köşe dönmek, talan ve yağma olanağına kavuşmak demektir. Halkın çoğunluğu siyaseti asla bir vatan-millet hizmeti olarak görmemektedir.

VATAN PARTİSİ..

Bu olumsuzluklar içerisinde, olumlu  hiçbir şey yok mu?..

Var… Bazen bir ışık yanar gibi oluyor. Sonra yine karanlık…

Örneğin; kumpas davalarından tahliye olanlar, Türkiye’nin ulusalcı- Kemalist aydınları, ordumuzun en üst kademelerinde görev yapmış değerli askerler, küçük bir partide toplandılar.

2015 yılı şubat ayı…

Parti aydın, sivil, askerlerden oluşan Türkiye’nin en nitelikli kadrosu ve üye yapısıyla bir dönüşüm süreci başlattı. Örnek bir kurultay yaparak  tüzüğünde değişikliğe gitti.. Programını ortaya koydu.

Amacını: Kemalist devrimi tamamlamak olarak belirledi.

Ne var ki; kitleler alıştıkları siyasetten, siyasi yapılardan koparılamadı. İşi liderlere bıraktı. Onlar ne yaparsa yapsın, oyunu değiştirmedi. Halk, zahmetsiz, mücadelesiz kazanım beklemeye alışmıştı. Oyunu, “boşa gitmesin” diye yine bildiği partilere verdi.

Bu yüzden istenen büyüme gerçekleşmedi.

Ama Vatan Partisi de inatçı ve kararlı.

Mücadelesine devam ediyor(!)

TEDAVİ EDİLMEYEN HASTALIKLAR VAR...

Ancak bir hastalığı var ki, on yıllardan beri tedavi edilmiyor.

Belki de milyonların partisi olamamalarının asıl nedeni budur.

Kitlelere güven veremiyor!

1990’ların ikinci yarısından beri Kemalist görüşün savunucusu olmasına, bu uğurda en kapsamlı çalışmalar, yayınlar yapmasına; en büyük bedelleri ödemesine; etkili ve aydın bir gençlik hareketi yaratmasına karşın; hep sekter, hep ayrımcı, hep saldırgan, hep karalayıcı ve kitleler karşısında itici ve sevimsiz görünmeyi başarıyorlar (!.)

Geçmişteki hatalardan hiç söz etmiyorum. Onlar bir yana…

Sadece son iki yılda “kör gözüm parmağına” şeklinde bilinçli yanlışlar yapılmıştır.

DOĞU PERİNÇEK’E YANITLAR...

Bunlardan sadece sonuncusunun üzerinde duracağım:

Bilindiği gibi, Kılıçdaroğlu Ankara’dan İstanbul’a kadar sürecek olan bir yürüyüş yapıyor.

Sadece ADALET pankartının taşındığı bir sivil direniş…

Kararın kamuoyuna duyurulduğu akşam Perinçek canlı yayında bu eyleme şiddetle karşı çıktı.

O günden beri de karşı çıkmaya devam ediyor.

Hemen arkasından partinin, Ulusal Kanal'ın sorumluları da aynı tavrı almak zorunda kaldılar.

Perinçek parti yönetiminden bu yönde bir karar mı almıştı? Hayır…

Eleştirilerine bakalım:

“Kimin için adalet istiyorlar?.. Adaleti kim istiyor: FETÖ, PKK… Adaleti başka kim istiyor?..”

YANIT: Bu soruya sadece “adalet her eve lazım” demek yeterli…

Ama hem eleştirilerine bakalım, hem de kendisine yanıt verelim.

Artık, bu bir gereklilik oldu:

AKP adaletin baş düşmanıdır. Yandaşlık ve kayırma tek ölçütüdür. Bugüne kadar adaletli bir iş yaptığı da görülmemiştir. Varsa-yoksa din sömürüsü altında talan ve yağma yapmak en büyük özelliğidir.

Anayasayı tanımayan, yasalara zaten hiç aldırmayan, yargının bütün iplerini eline geçirip talimatlar veren, 2014 yılından beri yaptığı tüm işlerin anayasa dışı olduğu görülen, adaleti katleden kimdir? İnsanların sorgu-sual bile olmadan, böcek temizler gibi cezaevlerine atıldığı, işlerinden-aşlarından edildiği bir düzene adaletli mi diyorsunuz?..

Suç özelliği bulunmayan konularda ağır ceza davaları açılan gazetecilerin, yazarların uzun süreler boyunca tutuklu kalması adalet midir?

Noter onaylı MHP kongresinin iptal edilmesi, on dakikada verilecek kararın bir yıl sonra verilmesi adalet midir? 900 AKP li avukatın yargıç yapılmasını adaletli mi buluyorsunuz?

YSK'nın kanun dışı bir karar alarak halkoylamasını “evet” lehine çevirmesine adalet mi diyorsunuz?

Anayasa Mahkemesi'nin cumhurbaşkanının yasa dışılıklarına bakmam, şeklinde bir karar alması adalet midir?

Bütün mahkemelerin talimat alacak şekilde cumhurbaşkanının emri altına sokulması adalet midir?

En çok da sizin ve partinizin yaralandığı, yok edilmeye çalışıldığı kumpas davalarına benzer davaların açılmasına adalet mi diyorsunuz?

Çocuk harç parasını Bank Asya’ya yatırdığı için FETÖ’cü ilan edilip, içeri tıkılmak mıdır adalet?

“Bu dönem, son elli yıldır adaletin altın çağıdır” diyorsunuz(!)

YANIT: Demek ki hukuksuzluk arttıkça, toplu infazlar yapıldıkça, yargı da altın çağını yaşıyor?

O zaman binlerce erin, harp okulu öğrencilerinin bir yıldır cezaevinde olmaları da o altın çağın eseri değil midir?..

CHP nin “iktidar meşru değildir” eleştirisine yükleniyorsunuz..

YANIT: Sizce sürekli anayasa çiğnemek, YSK’nın kanun dışı kararıyla rejim değiştirmek, yargıyı tehdit etmek, seçimlerde rüşvet ve şantajı bir silah olarak kullanmak, yürütülen her işlemde haksızlık yapmak meşru mudur? Yasa dışı yollara başvurmak meşru mudur? Meşruluk ne demektir?

*** *** ***

“Meşru değilse ne yapacaksınız” diye soruyorsunuz?

YANIT: Sineye çekmemek, itiraz etmek, eylem yapmak, toplumu uyandırmak siyasetin, aydınların görevidir.. Yürüyüş bu açıdan da bir görevin yerine getirilmesidir.

Sizce bu iktidar ve kurduğu düzen meşru mudur?  

*** *** ***

“Tayyip Erdoğan uluslararası mahkemelerde yargılanacak” şeklindeki yorumlara şiddetle karşı çıkıyorsunuz. “Bunu FETÖ ve PKK istiyor, uluslararası mahkeme söylemi vahim bir hatadır. Hatta vatana ihanettir” diyorsunuz!.

YANIT: Daha önce de gündeme gelen bir konudur. Bu yorumun Suriye’de isyan çıkarmak, oraya on binlerce terörist göndermek, teröristleri beslemek, korumak, tedavi etmek, kaçak silah göndermek, katliamlara neden olmak suçlarıyla ilgili olduğunu biliyorsunuz. Başka suçlar ulusal yargıda görülür. Bu tür suçlara ise ancak ilgili uluslararası mahkeme bakar.

PKK ve FETÖ nün özgürlük istemesiyle bu adalet yürüyüşünü demogoji yoluyla ilişkilendirmeye çalışıyorsunuz!. Bunlar birbiriyle ilgisiz olaylardır.

Kaldı ki, adalet istemi herkesin en doğal hakkı değil midir?

FETÖ ve PKK bu yürüyüşü kendilerine bir fırsat olarak görebilir.

O zaman yapacağınız şey, yürüyüşü engellemek ve karşı çıkmak değil; Kılıçdaroğlu’nu uyarmaktır.

Kılıçdaroğlu kendine destek vermek için gelenlere sizce ne demeliydi?

Kovmalı mıydı? Yoksa, “siz destek veriyorsanız ben vazgeçiyorum. Siz devam edebilirsiniz” diyerek eylemden çekilmeli miydi?

Eylem kırıcılığı yapıyorsunuz!.

*** *** ***

“Adaleti kim sağlayacak, Amerika mı?” diye soruyorsunuz.

YANIT: Elbette hayır…

Peki, muhaletin sesi, adalet isteyenlerin sesi yükselmeden adalet gelebilir mi?

AKP katlettiği adaleti geri getirebilir mi?

Katil ölüyü diriltebilirse, evet..

“Provokasyon olabilir” deniyor. Bu tehdit anlamındadır. Bu türden yaklaşımlar provokasyon yapacakları cesaretlendirir, eylemi sakatlamaya yarar.

“Bu yürüyüşte PKK'ye, ABD'ye, FETÖ'ye, Barzani’nin bağımsızlık ilanına karşı tek söz var mı?” diye soruyorsunuz?

YANIT: Sadece ADALET yazılı bir pankartla yapılan eylemin amacı bellidir. Yürüyüş sırasında her konuda demeç vermek eylemi odağından, amacından uzaklaştırır, konuyu dağıtır, ciddiyetini zedeler.

Bunu mu istiyorsunuz?..

Evet.. Bu konularda CHP'den tutarlı ve kararlı davranışlar beklemede haklıyız.

Ama yeri ve zamanı bu yürüyüş mü olmalıdır?

On milyonlara varan insanın, aydının, yurtseverin desteklediği bir eyleme MHP ve AKP'den daha sert olarak karşı çıkılmasının anlamı merak konusudur.

Bu tavırlar, Güneydoğu'da “Hendek çatışmaları” başladığından beri  “Doğu Perinçek satın alındı. Tayyipten çok Tayyipçi” eleştirilerine haklılık kazandırmaktadır.

Perinçek, Tayyip Erdoğan’ın vatan savaşını kazanacağına gerçekten inanıyor mu?

Ulusal Kanal -yandaş kanallar gibi- Erdoğan’ın değerli-değersiz her konuşmalarını tekrar tekrar vermektedir.

Merak konusudur; Halk Erdoğan’ı izleyecek kanal bulmakta zorluk mu çekiyor?

Bu durumda milyonlarca insanın Vatan Partisi'ne katılması beklenebilir mi?

Milli Hükümet kurulabilir mi?

Kurulmaması için her şeyi neden yapıyorsunuz?

SONUÇ :

Sorunları yaratan kaynak AKP ve Erdoğan’dır.

Erdoğan’dan ulusal yararları gözeten çözümler beklenemez.

Masum olan, adaleti elinden alınan Türk Milleti BÜTÜN SORUNLARINI ÇÖZER..

Bize düşen, millete karşı her zaman gerçekçi, doğru ve dürüst olarak rehberlik etmektir.

Mustafa Kemal; “tek bir şeye ihtiyacımız vardır; çalışkan olmak” derken doğru söylüyordu.

O kadar bozulduk ve yozlaştık ki; artık çalışkanlığın yanında, çoktan yitirdiğimiz doğruluğa, dürüstlüğe ve gerçekçiliğe de son derecede muhtacız.

Son söz;

ÖNCELİKLE SİYASİ KADROLARIN; GERÇEKÇİLİKTEN, DOĞRULUKTAN, DÜRÜSTLÜKTEN, ÇALIŞKANLIKTAN BİR AN BİLE AYRILMASI TÜRK MİLLETİNE İHANETTİR.

Çektiklerimiz, geçmişteki ihanetlerin sonucudur.

Altan ARISOY - 23 Haziran 2017
This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Son Yazılar

Clear

21°C

Istanbul