mehmet ulusoy

Ulusal kültür mü, mafya-tarikat kültürü mü?

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca düzenlenen, 3-4-5 Mart tarihlerinde İstanbul’da yapılan “3. Milli Kültür Şurası”,

milletleşme/uluslaşma sürecimizin vazgeçilmez temel bir boyutunu gündeme getirmesi bakımından önemli bir girişimdir. Ancak, ne çağdaş-cumhuriyetçi medyada, ne de iktidar yandaşı medyada konunun önemi, güncelliği ve anlamıyla orantılı bir yankıya, yoruma, tartışmaya rastladık. Bunun en önemli nedeni, hiç kuşkusuz, çok yerinde bir adlandırma olan, ancak zamanlama açısından siyasi fırsatçılık kokan “Şura”nın düzenleyicisi siyasal iktidarın kültür-sanat alanındaki “milli kültür”e karşıt nitelikteki ciddi sabıkalarıdır. Salatalıktan bal çıkmaz misali, AKP’nin 15 yıllık bütün siyasal ve kültürel uygulamalarının, çağdaş sanatsal etkinliklere yönelik saldırıları bilinmektedir. Ulusal kültüre yabancı, hatta düşman nitelikteki tarikatçı, etnikçi ve mafyatik ilişkilere dayanan bir ortaçağ kültürünü temsil ediyor olması, “Şura”yı düzenleyenlerin milli/ulusal bir kültür-sanat üretmelerinin olanaksızlığını gösteriyor..

Bu nedenle, birçok çağdaş, ilerici kültür-sanat insanı, “siyasi şov dışında buradan anlamlı bir sonuç çıkmaz” diyerek, çağrılı olduğu halde toplantıya katılmadığı gibi, basın düzleminde sorunu gündeme getirme açısından da konuya hak ettiği ilgiyi göstermemiştir. Kuşkusuz pek haksız da sayılmazlar. Çünkü, AKP iktidarının toplantıyı, tam da toplumdaki bölünmüşlüğü derinleştirmeye çalıştığı “Başkanlık referandumu” sürecinde gündeme getirmakle, aslında, her eğilimin katılıp fikirlerini ve önerilerini getirebileceği ve böylece ulusal bir programın ortaya çıkmasına katkı sunacağı bir sonuca göre programlamadığı anlaşılmaktadır. Daha çok, Tayyip Erdoğan’ın özünü açıkladığı ulusal içerikten uzak kendi “kültür” anlayışına kamuoyunda popülerlik ve meşruiyet kazandırarak “evet” oylarına desteği artırmak amaçlanıyordu.

Ne var ki, Cumhuriyetçi çağdaş kültür-sanat çevrelerinin, toplantıya katılmama yanında, basına ve medyaya yansıdığı kadarıyla, herhangi bir düşünce belirtmeme ve tartışmaya katılmamasının daha önemli bir başka nedeni daha var: Ulusal Kültüre karşı yakın geçmişten gelen ciddi bir duyarsızlığın, yabancılaşmanın, hatta düşmanlığın varlığını hâlâ sürdürüyor olması. Oysa, hiç bir neden, bugünün yakıcı ihtiyaçları dikkate alındığında, kültür sorunuyla ilgili bir tartışmaya, şu veya bu biçimde katılmamanın gerekçesi olamaz. “Milli Kültür Şurası” vesilesiyle gündeme getirilmiş olan “Ulusal/milli Kültür” sorunu üzerine, başlangıç niteliğinde de olsa, bir tartışma, değerlendirme yapılabilmesi ve bazı programatik önerilerin getirilebilmesi bir zorunluluk haline gelmiştir. Sorunun böylesi acil ve hayati bir görev haline geldiği günümüzde buna ihtiyaç duyulmaması bir çok bakımdan düşündürücüdür.

Dahası bu ilgisizliği, ulusal-devrimci kültürde bir sığlaşmanın, yozlaşmanın, emperyalist ve ortaçağ kültürüne bir teslimiyetin belirtisi olarak da değerlendirilebiliriz. Çünkü, bir yandan emperyalist-postmodern kültür, diğer yandan ortaçağın mafyalaşmış tarikat-cemaat kültürünün saldırısıyla ülkemiz büyük bir yıkım yaşamaktadır. Amerikancı FETÖ çetesinin Türkiye’ye verdiği zarar sadece siyasal düzlemde değildir. Mafyalaşmış tarikat modelinin gelişmiş tipik bir modelini oluşturan FETÖ, vatan ve millet düşmanlığını, emperyalizme piyonluğu/uşaklığı içine sindirebilen ideolojik, kültürel, örgütsel bir yapıdır. Böyle bir yapıda yer alan insanlar da, hiç kuşkusuz, derin bir ahlaki çürümenin, yalanın ve ikiyüzlülüğün egemen olduğu bir manevi/ruhsal dünyada yaşamaktadırlar. Bu insanları vatanına, ulusuna ve emeğe düşman hale getiren şey, sadece FETÖ’cü bir örgütün içine olmaları da değildir. Onlarla birlikte 12 yıl iktidarı paylaşan AKP’nin diğer tarikatlarının da içinde büyüyüp semirdiği küreselci ulusal devlet ve ulusal kültür düşmanı bir iklimdir, bu örgütün gelişip serpilmesini sağlayan koşullar.

Oysa, ulusal ya da milli kültür, ulusal devrimden, Cumhuriyetin temel-kurucu ilkelerinden ayrı, hem de onun ilke ve değerlerine karşı, düşünülebilir mi? Ya da ulusal/milli kültür, Kemalist Devrimin gerçekleştirdiği aydınlanmacı-çağdaş, akılcı düşünce ve yöntemlerden bağımsız, onları karşıya alarak savunulabilir mi? Atatürk’ün de belirttiği gibi, uluslaşma bir kültür sorunudur. O’nun Yurttaşlık Bilgisi kitabı incelenirse görülür ki, Dili -hatta Tarihi- de içine alırsak, Kültür, ulus olmanın koşulları içinde Toprakla/Vatanla birlikte en başta gelen unsurlardan biridir. Yine, kültürün temel bir bileşeni olan ahlakın toplumsal temelini, Atatürk, vatanseverlik olarak vurgulamaktadır. Vatanseverlik, çağdaş bir ahlakın esasını oluşturan insanseverlik (hümanizm) ve emeğe saygıyı da aslında içermektedir. Demek ki, vatanseverliği, ulusal bağımsızlığı kültür ve sanatının merkezine koymayan bir anlayış çağdaş bir düzeyi yakalayamaz.

*** *** ***

AKP iktidarının Türkiye’ye giydirmeye çalıştığı kültür elbisesi, dinsel-inançsal düzlemde de Anadolu-Türk kültürüne uzaktır. Onun gerek Orta Asya’dan, gerekse Selçuklu-Osmanlı önces Anadolu uygarlıklarından beslenen dokusuna, motiflerine de yabancıdır. AKP’nin dayandığı mafya-tarikat kültürü, ABD’nin BOP projesiyle biçimlendirilmiş Vahhabi-İhvan (Muslüman Kardeşler) kaynaklı bir kültürdür. Cumhuriyetin Osmanlı toplumundan devralıp yaslandığı, İslamın Türkleşmiş biçimi olan Alevi-Bektaşi ve Sünni/Hanefi inançsal kabuğu altındaki Anadolu-Türk kültüründen tamamen farklıdır, onunla dokusal uyuşmazlık içindedir. Bu karşıtlığı ya da dokusal uyuşmazlığı, bizzat Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, “Şura”nın hazırlık sürecinde stratejik nitelikteki şu açıklaması çok net ortaya koyuyor: “Yeni devletimizi dışarıdan kurarken pek çok alan gibi kültür sanat konusunda da bana göre yanlış bir stratejiyi tercih ettik. Kültür-sanatta da kopye çektik, taklit ettik. Üstelik onları da kötü bir şekilde yaptık.”(*)

Buradaki “yanlış strateji”, Kamalist Devrim ve onun devrimci ulusal-aydınlanmacı-toplumcu ilkelerinden başka bir şey değildir. “Kopye çektik”, taklit ettik” dediği şeyler de, Batı’dan alınan bilimsel, akılcı yöntemlerdir. Çünkü ulusal devrimciler, özgürlüğün ve bağımsızlığın temel koşulu olarak, emperyalizme karşı ekonomik ve siyasal bağımsızlığı tavizsiz ve kararlılıkla savunur ve uygularken, çağdaş kültür ve sanatın ayırdedici ögeleri olan akılcı-bilimsel yöntemi ve bağımsız bireyin yaratcı etkinliğini ve ona dayanan sanat anlayışını, felsefesine sahip çıkar, devralırlar. Çünkü bunlar insanlığın ortak düşünce ve estetik birikimdir. Bu birikim, modern çağda, Avrupa’da en gelişkin ve yetkin biçimini almıştır.

Ulusal devrim-ulusal kültür ve aydınlanma karşıtı zihniyet ise, tam tersine, emperyalist Batı’nın ekonomik ve siyasi sömürgeciliğini benimser, ama bilimsel akılcı yöntem ve değerlerine karşı çıkar. Modern çağın bütün olgularının kanıtladığı gibi, böyle bir “milli kültür”cülük, kendini ve ulusunu kandırmaya hizmet eden bir palavradan ibarettir. Dahası, emperyalizme bağımlılığı gizleyen, bu anlamda kitlelerin gözünü boyayan bir rol oynamaktadır.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “irfan” ve “ahlak” odaklı, “ahlaktan yoksun bir kültür bizi yozlaşmaya götürür” ifadesinde özetlenen “Şura” konuşmasının içeriği, 15 yıllık bir siyasetin ve kültür politikasının devamından başka bir şey değildir. Tek farkı, referandum kaygısıyla daha geniş bir kitleyi kandırmaya yönelik bir söylem olmasıdır. Yani biçimi dışında içerikte farklı hiç bir şey yoktur. Nasıl ki, “milli” deyince Türk milleti değil, Sünni İslamcılığın ümmeti kastediliyorsa, “milli kültür” deyince gerçekte söylenmek istenen de, laik-Cumhuriyetin Türk kültürü değil, Türk toplumuna 300 yıldır benimsetilmeye çalışılan, özü Vahhabi-Arap kültürü olan “İslam kültürü”dür.

Siyasi çıkarları gereği, Tayyip Erdoğan iktidarının söylemde kabul ettiği “milli kültür”, Türk milletinin, 200 yıldır emperyalizme ve Türk’ü dışlayan ve aşağılayan Osmanlı otokrasisine karşı mücadeleyle elde ettiği kendi öz benliğine, diline, kimliğine dayanan bir “milli kültür” değildir. Tam aksine, dili Arapçalaştıran, kadını ikinci sınıf ve cariye gören, akılcılığı, bilimi/evrimi reddeden, sanata küfreden, emeğe/üretime değer vermeyen, efendi-kul ilişkisine dayanan, halkı Sultan-Halifenin kulları olarak gören Yeni Osmanlıcı bir program, bir toplum savunulmaktadır. Toplumumuza dayatılan “Başkanlık Sistemi” de gerçekte postmodern bir parodiden (alaya alma, komikleştirme), modern çağın değerleri içinde karikatürleşmiş, bayağılaşmış, gülünçleşmiş bir “Sultan Abdülhamit Han” özentisinden başka bir şey değildir.

Kültür, bir toplumun maddi ve manevi ürettiği her şeydir. Bu anlamda, kültürün uygarlıkla, ideolojiyle çok karmaşık ve derin bağları vardır. Hatta diyebiliriz ki, kültür, bir anlamda uygarlık, bir anlamda ideoloji demektir. Ulusal devrimler ve Türk Devrimi, ortaçağ uygarlığından çağdaş uygarlığa geçişin siyasal biçimleri ve gelişme ve uygulanma yataklarıdır. Dolayısıyla, ulusal ya da milli kültür deyince ilk akla gelen, aydınlanma/modernite devrimlerinin bütün kurum ve değerlerinin, ahlakının, sanatının, yaşam tarzının biçimi/çerçevesi, adı, çatısı ulusal devrimdir. Bütün bu nedenlerle AKP’nin Kemalist Devrim’e karşı gerçekleştirdiği karşıdevrimin kültürünün ulusal kültürle ortak bir yanı yoktur. Bu kültür, küreselci (ulusal kültürleri reddeden) vatansızlığın ve tarikat/cemaat ve etnik ayrılıklara dayanan ortaçağ düzeninin kültürüdür.

*** *** ***

“Milli Kültür Şurası”nın katılımcı birleşimine baktığımızda da görülmektedir ki, İlber Ortaylı ve Alev Alatlı gibi, o da, Atatürkçü Cumhuriyetçilikten siyasal İslama yarı biat etmiş ya da ortadan idare eden nümunelik bir kaç isim dışında, “Şura”, çağdaş millet gerçeğini reddeden, “milli kültür”ü, ümmet, İslami cemaat kültürü olarak yorumlayan bir anlayışın meclisidir. Bu nedenle, ulusal devletin kurucu ideolojik-kültürel ilke ve değerlerini en çok temsil etme niteliğine sahip aydın, yazar ve şahsiyetlerin dışlandığı, dolayısıyla anlamlı, ufuk açıcı ve çözüm üretici tartışma ve önerilerin engellendiği böyle bir toplantıdan beklenen sonuçların çıkması, bitkilerin sonbaharda çiçek açması kadar olanaksızdır.

Bu durumda bize düşen görev, milli/ulusal kültürü, ulusun birliği ve vatanın bağımsızlığının hayati derecede önem kazandığı içinden geçtiğimiz olağanüstü dönemeçte ele alıp derinlemesine tartışmak, toplumsal-kültürel bilincimizi olabildiğince yükseltmektir. Unutmayalım ki, milletin birliği ve bütünlüğünü siyaseten sağlamak yetmez; bunun kalıcı ve sağlam bir temele oturmasının koşulu, duygu ve düşüncede gönülden, içten sağlanan bir ruh ve davranış birliğidir. Bu da ancak ulusal kültür ve sanatla, edebiyatla; onun yaratacağı içsel enerjiyle mümkündür. Gerçeğin, iyinin ve güzelin birliğinin yarattığı bütünlük, bu büyük enerjinin kaynağıdır. Bu bütünlük de ancak, toplumsal ve ulusal gerçekliğin romanla, şiirle, tiyatroyla, sinemayla, resimle çok boyutlu imgeleştirilerek, bir çok biçimlerde, bütün özgünlükleriyle canlandırılarak mümkündür.

Bütün ulusu ortak duygu ve davranışta birleştiren kahramanlıklar, vericilikler, ortak acı ve sevinçlar, acıların, güzelliklerin toplumsal paylaşma deneyimleri, ortak tarihsel köklere dayanan ahlaki/davranışsal töre ve geleneklerin çağın gerçekliğinde yeniden eleştirel yorumlanarak güncellenip bilince çıkarılması vb, vb... Bütün bunların güncel biçim ve yorumlara dayanan bir ulusal özgünlük içinde, bir güzellik ve beğeni düzeyinde ele alınıp topluma sunulması... İşte ulusal kültür ve sanat üretiminin içeriği, önündeki sorunlar ve görevler.

Devam edecek...

* Tayyip Erdoğan’ın “Kültür Sanat Büyük Ödülleri” töreninde yaptığı konuşma, www.hurriyet.com.tr, 28 Şubat 2017 tarihli haber.

Mehmet ULUSOY - 15 Mart 2017 - Aydınlık

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Son Yazılar

Mostly cloudy

25°C

Istanbul