suheyl batum anayasa degisikligi farki

Yeni Anayasa taslağındaki korkunç değişikliği fark ettiniz mi?

Çok korkunç, nedeni anlaşılması mümkün olmayan bir uygulamaya daha yol açıyor.

Türk hukukunun temel kavramlarından biri olan “İdarenin Kanuniliği” ilkesini tamamen tersine çeviriyor.

Türkiye bugüne kadar, kim ne derse desin bölgesindeki ülkelerle, hatta birçok Orta Avrupa ve Doğu Avrupa ülkesi ile bile kıyaslandığında, küçümsenmeyecek ölçüde köklü bir “Anayasa birikimine ve geleneğine” sahip bir ülkeydi. Nitekim 1808 tarihinden beri anayasal belgeler, yazılı anayasalar ve önemli anayasa değişiklikleri yapmış bir ülke idi. O kadar ki, ülke tamamıyla işgal altındayken, Anadolu’nun bağrında Ankara'da toplanan TBMM ile halkın temsilcileri eliyle, 1921 Anayasası'nı yapmayı başarmış bir ülke idi.

 “Ülke idi” diyorum. Neden? Çünkü maalesef 20 Aralık'ta mecliste görüşülmeye başlanacak olan Anayasa Taslağı, 200 yılı aşkın bir süreden bu yana gelen tüm bu birikimi tamamen tersine çeviren bir düzenlemedir. Türkiye'yi tamamen otokratik bir yönetime yani “diktatörlüğe” geçirecek bir metindir.

Neden böyle söylediğimi gerekçeleriyle açıklayacağım. Ancak ilk başta bir türlü yanıtını bulamadığım bir soruyu burada da sorayım. Nasıl oldu da AKP ve MHP'li milletvekilleri (bu taslağı kimler hazırladıysa) böyle bir taslak üzerinde anlaşabildiler? Bu soruyu soruyorum, çünkü 2011'de Anayasa Uzlaşma Komisyonu'nda MHP de vardı. Hatta bu taslağın iki hazırlayıcısından biri olduğu söylenen Mehmet Parsak da MHP heyetinin danışmanıydı. Bugünkü taslakta yer alan düzenlemelerden tek bir tanesini bile ileri sürmedikleri gibi, buna benzer düzenlemelere karşı çıktılar. Her şeyi Cumhurbaşkanına bırakan bir sistemi önermeyi bir yana bırakın, AKP'nin Başkanlık Sistemi taslağını dahi kabul etmediler.

“MAKUL VE HAKLI BİR GEREKÇELERİ” OLMASI GEREK!

Bu taslağı hangi gerekçeyle birlikte hazırladılar, geçen sürede tüm Anayasa Hukuku bilgileri ve anlayışı mı değişti anlamam mümkün olmuyor. Muhakkak “makul ve haklı bir gerekçeleri” olması gerek. Herhalde bizi aydınlatacaklardır. Gerçi taslağın genel gerekçesini ve madde gerekçelerini okuduğunuzda bunu anlayabilmeniz, mantıklı bir neden bulabilmeniz mümkün olmuyor. Gerçekten de, AKP ve MHP'nin taslağı hazırlayan üyeleri, genel gerekçede şöyle yazmışlar; “Ülkemizde Anayasalar vesayetçi zihniyete sahip elitler tarafından hazırlanmıştır. Böylece milli iradeye ortak, milli iradeyi kontrol eden bir vesayet sistemi oluşturulmuştur.” Aynen böyle diyorlar. Pekiyi 1995 değişikliklerinde MHP ve REFAH partisi parlamentoda değil miydi? 2001 değişikliklerinde parlamentoda yok muydular? 2010 değişikliği hani vesayeti ortadan kaldırmıştı? AKP temsilcileri öyle demedi mi? Öyle kabul ettirmediler mi? Acaba çok mu başarısızlar söylediklerini yapamıyorlar yoksa 2010'da bizleri mi kandırıyorlardı?

Aynı şekilde iki partinin temsilcileri genel gerekçede bir de şunu söylüyorlar; “61'de oluşturulan parlamenter sistem Türkiye'de bir türlü istikrar üretememiştir. 83'ten günümüze 33 yılda Hükümetlerin ortalama ömrü yaklaşık 1,5 yıl sürmüştür.” Neymiş? Parlamenter sistem yürümüyormuş hep hükümet istikrarsızlığı oluyormuş. Bir türlü güçlü hükümet kurulamıyormuş. İnsaf! Bu 33 yılın son 15 yılında tek parti tamamen parlamentoya hakim. Hükümet istikrarsızlığı hiç yok.

Demek ki bu anayasa taslağını nasıl ve neden hazırladıkları konusundaki gerekçeler tamamen “gerçek dışı” ve uydurma. O halde gerçek nedeni merak ediyorum. Ne oldu da MHP bu gerçek dışı gerekçelere katıldı? Ne oldu da 2014'e kadar öne bile sürmedikleri olguları şimdi gerekçe diye yazmak durumunda kaldılar?

BAŞKANLIK REJİMİYLE İLGİSİ YOK!

Şimdi gelelim bu taslağın ülkeyi kesinlikle otokratik bir rejime götüreceğini neden söylediğime. Evet, hiç kuşkusuz bu taslağın başkanlık rejimiyle hiçbir ilgisi yok. Yarı başkanlık sistemiyle de hiçbir ilgisi yok. Hatta daha da ileri gidelim “demokratik hükümet sistemlerinden hiçbir tanesiyle” bir ilgisi yok. Neden mi?

1- Bir kere demokratik hükümet şekilleri bir takım ilkelere ve kurallara dayanır. İster parlamenter rejim, ister başkanlık rejimi veya diğer bir başkası hangisini ele alırsanız alın, tümü, 1789'lardan günümüze gelen bazı “onsuz olmaz kurallara” dayanır. Egemenliğin ulusa ya da halka ait olması bu ilkelerden biridir. Yasalar önünde eşitlik, insanların doğuştan sahip oldukları hak ve özgürlükler anlayışı bir diğeridir. Ve bu ilkelerin en önemlilerinden biri hiç tartışmasız “kuvvetler ayrılığı ilkesidir.” Yani devletin 3 gücü olan yasama, yürütme ve yargılama, tek bir elde toplanmayacak, farklı kurumlar tarafından yerine getirilecek. Hatta 1789 Bildirisinin ünlü 16.maddesi aynen şöyle diyor; “kuvvetler ayrılığının bulunmadığı bir toplumun anayasası yoktur.”

Oysa bu taslak açıkça ve hiç tartışmasız 3 gücü de yasamayı da, yürütmeyi de, hatta yargıyı da tek bir elde topluyor. Cumhurbaşkanının elinde.

Biliyorum, bunu söyleyince birilerinden hemen itirazlar yükselecek. “Nereden çıkardın bunu?” diyecekler. Nereden mi çıkardım?

2- Bakın. Taslağın 8. maddesi 1982 Anayasası'nın 101.maddesini değiştiriyor. Bu değişikliğe göre “Cumhurbaşkanının partisiyle ilişiği kesilir” hükmü kaldırılıyor. Yani Cumhurbaşkanı bundan böyle partili bir Cumhurbaşkanı. Hatta parti başkanı bir Cumhurbaşkanı. Gerekçe bir felaket; “biz bunu kaldırdık ama tabi ki tarafsız olması gerekir."

Bu anlamsız gerekçeyi bir yana bırakın, şöyle söyleyenler de var; "Zaten eskiden de bir partiliydi, yani tarafsız değildi.” Bu tez de tamamen saçma. Çünkü partiyle ilişiği kesilir demek “hafızası silinir, hafızası sıfırlanır, eskiden partili olduğunu bile unutur” demek değil tabi ki.

Önemli olan iki nokta var; birincisi bundan böyle parti başkanı değil, devletin başkanı, tüm milletin başkanı olması. İkincisi de bundan böyle partisinin işlerine kesinlikle karışamayacak olması. Şöyle düşünün; herkes bir takım tutar. Hakemler de gençliklerinde bir takım tutar. Önemli olan hakem olduktan sonra hafızalarının sıfırlanması değil, beyinlerinin boşaltılarak eski tuttukları takımı unutmaları değil, sahaya formasız çıkmaları.

Bir hakem sahaya bir takımın hem başkanı, hem antrenörü, hem de formasıyla çıkarsa ve birileri buna “ne var canım eskiden de takım tutmuyor muydu?” derse, buna bu taslağı hazırlayanlar bile “olur mu böyle saçmalık” derler. Söz konusu Cumhurbaşkanlığı ve Türkiye olduğunda sözüm ona bazı aklı evveller buna yukarıda ki saçma sapan gerekçeleri ileri sürerler.

3- Ve bu Cumhurbaşkanı bu taslağa göre, çoğunluğun tüm milletvekillerini atama yetkisine sahip. Bugünde böyle olduğunu varsayalım. Ki doğru. O halde bunu değiştirmek için tek bulabildiğiniz “oldu olacak diktatörlük kuralım, bütün yetkileri de onda toplayalım mı olmalı idi?” Tabi düşünüyorum, herhalde Sayın Bahçeli'nin fiili durumu hukuksallaştıralım demesi bu değildi.

Hep söyleniyor ya “ABD'de de böyledir” diye. Kesinlikle doğru değil. Bırakın başkanlık sistemini dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde, yürütmeye yasama üyelerini tek başına atama yetkisi verilmemiştir. Obama'nın elinde de bu yetki yoktu. Trump'ın elinde de olmayacaktır. Bu yetki ancak demokratik olmayan, otokratik ülkelerde yani diktatörlüklerde olur.

4- Yasama ve yürütme Cumhurbaşkanın elinde toplanıyor. Pekiyi acaba söylendiği gibi “Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin, yetkilerini daha rahat kullanacak olduğu” doğru mu? Kesinlikle doğru değil. Taslağın 7, 8, 9, 11, 11/son, 14, 15, 19/b, 19/c, 19/ç düzenlemelerine kısaca bir göz atın, bunu rahatlıkla anlarsınız. TBMM neredeyse bitmiş. Yetkilerinin çoğunu bu taslakla kaybetmiş. Neler mi?

a) Artık sözlü soru yok. Gensoru yok.

b) Eskiden 20 milletvekili Cumhurbaşkanı adayını belirleyebiliyordu. Bu taslakla bu yetki kaldırılmış. Siyasi parti grupları buna karar veriyor.

c) Eskiden yürütme yetkisi kanunlar çerçevesinde ve kanunlara uygun olarak kullanılırdı, taslağın 9. maddesi “yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle” düzenleneceğini söylüyor.

ç) Cumhurbaşkanı görevinden ayrıldığında artık yerine TBMM Başkanı değil, Cumhurbaşkanının tamamen kendi seçtiği yardımcısı geliyor. Yani tamamen Cumhurbaşkanına bağlı, ona karşı sorumlu kişi.

d) Eskiden Bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve yetkileri ile teşkilat yapıları kanunla düzenlenirdi. Yani TBMM yapardı. Artık TBMM'nin görevi yok. Tamamen Cumhurbaşkanı düzenliyor, kendi yaptığı kararnameyle.

e) Eskiden İdare, ancak kanuna bağlı olarak görev yapardı. Bundan böyle taslağın 14. ve 15. maddeleriyle bu yetki TBMM'de değil, tamamen Cumhurbaşkanı kararnamesiyle düzenleniyor.

f) Taslağın 19. maddesine de bakın. Bundan böyle Cumhurbaşkanlığı kararnameleri birçok konuda diğer işlemlerin yerine geçiyor. Hatta Devlet Denetleme Kurulu gibi bir kurum bile, artık kanuna bağlı olarak değil, Monark'ın pardon Cumhurbaşkanının kararnamelerine bağlı olarak faaliyet gösterecek.

Tüm bunlar, yasamayla yürütmenin tek elde toplandığını, TBMM'nin işlevini tamamen yitirip, bir yasama ve denetleme aracı değil, bir “parmak kaldırma” kurumuna dönüştüğünü gösteren açık bulgulardır.

Bu değişiklikler eliyle Cumhurbaşkanı hem tüm yürütmeyi elinde toplamaktadır, hem de “parti başkanı” olarak “kendi atadığı milletvekilleri aracılığıyla” yasamayı elinde toplamaktadır. Üstelik artık gerçek anlamda yasa yapan, denetleyen bir meclis değil, iğdiş edilmiş, yetkileri budanmış bir meclis.

SEÇİMLER NEDEN AYNI ANDA YAPILIYOR?

5- Tüm bunların üzerine, bir de şunu unutmamak gerekir. Taslakta “Cumhurbaşkanı ile TBMM seçimlerinin aynı anda yapılması zorunluluğu” özellikle yerleştirilmiş. Böylece her halükarda şu sağlanmak istenmiş; mutlaka aynı parti hem yasamaya hem yürütmeye sahip olsun. Bunu öyle bir arzu etmişler ki, hem anayasanın 77. maddesine “Seçimler 5 yılda bir aynı günde yapılır” demişler, hem 78.maddeye “savaş olursa ikisinin seçimi de ertelenir” demişler. Hem “seçimlerin yenilenmesi halinde, iki kurumda aynı anda seçilir” demişler, hem de “geçici madde de 3.11.2019'da iki kurum birlikte seçilir” demişler.

Dediğim gibi aman biri elden kaçmasın, Cumhurbaşkanıyla, TBMM çoğunluğu başka partilerden olmasın.

6- 1789 Bildirgesinin 16. maddesi ne diyordu? “Kuvvetler ayrılığının bulunmadığı toplumların anayasası yoktur.” İşte taslakla iki güç tek elde toplandı. Peki yargı?

Hiç yargıyı unuturlar mı? Onu da tamamen Cumhurbaşkanına ve “Cumhurbaşkanının tek başına atadığı milletvekilleri çoğunluğuna” bırakmışlar. Nasıl mı?

HSYK'nın 12 üyesi var. 6'sını tamamen kendi takdiriyle Cumhurbaşkanı belirliyor. Tamamen kendi takdiriyle diyorum. Dolaylı falan da değil. Geri kalan 6'sını TBMM. Varsayın Cumhurbaşkanının tek başına atadığı milletvekillerinin “çoğunluğunu oluşturduğu” TBMM tamamen farklı üyeler seçti. Siyasal tercihleri zerre kadar göz önüne almadı. HSYK 6'ya 6 kaldı. Kurulun başkanı, Cumhurbaşkanının tek başına atadığı ve tamamen ona sorumlu olan Adalet Bakanı. (yani ABD'de ki ifadesiyle Sekreteri).

ÇOK KORKUNÇ, NEDENİ ANLAŞILMASI MÜMKÜN OLMAYAN BİR UYGULAMA!

7- Taslak görüldüğü gibi tüm güçleri; yasama, yürütme ve yargıyı tek elde topluyor. Yani Cumhurbaşkanlığı kurumunda. Ama bununla da yetinmemiş. Çok korkunç, nedeni anlaşılması mümkün olmayan bir uygulamaya daha yol açıyor. O değişiklik ne mi?

150 yılı aşkın bir süredir. Türk hukukunun temel kavramlarından biri olan “İdarenin Kanuniliği” ilkesini tamamen tersine çeviriyor. Bu şekliyle, dediğim gibi, Tanzimat'ın bile öncesine dönüyor.

Modern hukuk devletlerinin en önemli özelliği, egemenliğin ulusta olması. Ulusun egemenliği çerçevesinde, ulusun temsilcileri olan milletvekillerinin yaptığı yasa, diğer hukuk kurallarının üzerinde ve hukuk devleti ilkesinin gereği olarak diğer tüm işlemler yani yürütmenin tüm işlemleri, kanunlara uygun olmak zorunda. Üstelik kanunlara uygun olmadığı takdirde, yargı organları tarafından denetleniyor. Nitekim bizde de Danıştay'ın, o günkü adıyla Şura-yı Devletin kuruluşu 1868 tarihine dayanıyor.

Oysa taslak 150 yılı aşkın bu ilkeyi tamamen ortadan kaldırıyor. Cumhurbaşkanına hem yürütme yetkisine ilişkin konularda hem Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanların sorumluluğu konusunda, hem kamu kurum ve kuruluşlarının kuruluş, görev, yetki ve sorumlulukları konusunda, hem üst düzey kamu görevlilerinin atanmaları konusunda, hem genel anlamda yürütmenin işlemleri konusunda inanılmaz bir yetki tanıyor. Bunların tümünde Cumhurbaşkanı tek yetkili, Türkiye'deki tüm kamu kurum ve kuruluşlarının memurları, kamu görevlileri, üst düzey yöneticileri konusunda hiyerarşik amir. Ve bu konuların tümünü “yasaya bağlı olarak” değil, tamamen kendi takdiri ve yetkisi çerçevesinde çıkardığı “Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle” düzenliyor.

Bu anayasa tasarısının özelliklerinden önemlileri bunlar, daha tartışılacak çok yönleri var ama bu aşamada sadece bunlara değindim. Çünkü bu değindiğim yönler;

İlk olarak Türkiye'nin 200 yılı aşkın bir süreden beri sürdürdüğü bir anayasa mücadelesini tamamen yok ediyor. 1789 Bildirgesinde yazılan kuvvetler ayrılığını tamamen yok ederek, “anayasası olmayan, demokrasi dışı mutlakıyet rejimlerine” döndürüyor;

Diğer yandan da yine Türkiye'nin 150 yıllık İdareyi kanunlara bağlama anlayışını tamamen ortadan kaldırıyor.

Biz buna benzer bir dönemi yaşadık. Tüm yetkileri elinde taşıyan bir padişah vardı. Üstelik bu padişah tüm İslam ülkesinin halifesi konumundaydı. Buna rağmen ülke işgal edildi, parçalandı, mahvoldu. O durumdan, Ankara'da toplanan ve bir tek kişinin, tek iradesiyle atanmamış kişilerin oluşturduğu bir TBMM ve Atatürk ve arkadaşları eliyle kurtuldu. Onlar bu mücadelenin hiçbir aşamasında “Biz bu durumdan kurtulmak için bütün yetkileri bir kişiye verelim, başka bir padişaha verelim” demediler. Maalesef o günlerden 97 yıl sonra, bugün “birkaç milletvekili”, tüm yetkileri bir “REİS'e” bir Cumhurbaşkanına verelim” anlayışına gelmişler.

Ne acı...

Süheyl BATUM - 15 Aralık 2016 - Odatv

Son Yazılar

Cloudy

20°C

Istanbul