mehmet ulusoy

"Nataşa'nın Dansı"ndaki Turan motifleri ve Avrasya kültürü!

Tolstoy’un büyük romanı “Savaş ve Barış”ı ikinci kez okuduğumda,

birincisinde hiç dikkatimi çekmeyen –çünkü, o zamanki ilgim ve önceliklerim farklıydı- çok önemli bir gerçeği fark ettim. Aslında ikili olan bu gerçeğin birinci noktası, kitabın; Napolyon işgaline karşı Çarlık Ordusunun yürüttüğü savaşın, Rus ulusal direnişine ve dirilişine dönüştüğü, ulusal bilincin güçlü tohumlarının atıldığı destansı hikayesini sunmasıdır. Bu direnişe ilk kez gönüllü katılan köylülük (mujikler), Fransız Ordusuna karşı gerilla savaşı vererek önemli bir rol oynamış, Rus ulusal bilincinin doğuşunun ruhunu ve temelini oluşturmuştur.

İkinci nokta ise, Napolyon’a hayatının en büyük yenilgisini tattıran Çarlık Orduları Başkomutanı Tatar/Türk kökenli General Kutuzov’un başarısının gerisinde, Turan/İskit kökenli savaş sanatı ve kültürünün yatıyor olmasıdır. Bilindiği gibi, Kutuzov, olağanüstü askeri dehası ve uyguladığı Turan (ya da İskit) taktiğiyle çağının yenilmez görünen Fransız Ordusunu yenilgiye uğratmıştır. Moskova’yı boşaltıp ateşe vererek Rusya’nın derinliklerine çekilmiş, kışın dondurucu soğuğunda hiçbir beslenme ve ısınma olanağının kalmadığı Moskova’da Fransız Ordusunu kaçınılmaz yenilgiye mahkum etmiştir.

Turani/Türk kavimlerinin, devletlerinin miras alıp geliştirerek devam ettirdiği İskit savaş sanatı ve taktiği nedir, hatırlayalım. Örneğin bu, Pers kralı Daryus’un büyük bir orduyla topraklarına saldığında askeri güç dengesi aleyhlerine olduğunu gören İskit Kralı İdantirsos’un uyguladığı savaş taktiğidir. Kaçar gibi yaparak düşmanı içerlere çekip arka cephesinden koparmak ve aniden dönüş yaparak hilal oluşturup kuşatmak düşmanı yok etmek olarak özetlenebilecek bu Turan taktiği Kutuzov’unki ile aynıdır. Diğer bir deyişle, açık bir meydan savaşına girmeden, güçleri ikiye bölüp farklı yönlere doğru, azar azar toprak bırakarak çekilmek ve yol üzerindeki kuyuları doldurup çeşmeleri tahrip etmek, otları biçmek ya da ateşe vererek kullanılmaz hale getirmek... Ve sonuç; uçsuz bucaksız Avrasya coğrafyasının derinliklerinde düşmanı yormak, bıktırmak, açlık ve susuzlukla perişan etmek ve çaresiz kalıp geri çekilmek zorunda bırakmak.(1) Nitekim Daryus da bu yenilginin acı şerbetinden içmiştir.

Bu, İskit, Hun, Göktürk savaş sanatının çağımıza uyarlanmış biçimlerini yine onların mirasçısı Türler ve Rusların pratiklerinde görmekteyiz. Kurtuluş Savaşımızda Yunanlar (ve İngilizler), Mustafa Kemal’in dahice planlayıp uyguladığı, Türk Ordusunun Anadolu’nun içlerine, Ankara yakınların kadar çekilerek gerçekleştirilen bir strateji ile yenilgiye uğratılmışlardır. İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetlere saldıran Nazi ırkçıları, Kızılordu’nun Kutuzov’un aynı taktiğini uygulaması sonucu, hak ettikleri tarihi dersleri almışlardır. Coğrafya ile savaş sanatının ve yaşam tarzının tek bir bütün oluşturduğu Avrasya kültürüdür bu.

Avrupalı Petersburg, Asyalı Moskova!

“Savaş ve Barış”ta vurgulamak istediğim üçüncü bir önemli gerçek ise, iki büyük kahramanın; özellikle Rus kadınına özgü güzellik, sonsuz kendini adayış, sadelik ve doğallık örneği Nataşa ile savaş dehası Kutuzov’un kişilikleri ve davranışlarındaki ortak karakterin Turan kökenli olmasıdır. Kutuzov ve taşıdığı kültürel genden yukarıda kısaca söz ettik. İngiliz tarihçi Orlando Figes, “Rusya’nın Kültürel Tarihi”ni incelediği, olağanüstü zenginlikteki ve tarihsel derinliğe sahip bir bilgi birikimine dayanan kapsamlı kitabına koyduğu üst başlık da oldukça çarpıcı. Kitaba üst başlık olarak Romanın diğer kahramanın, Nataşa’nın adı konmuş: “Nataşa’nın Dansı”. Rus kültürüne ve ulusal uyanışına damgasını vuran ortak Turani karakterin bu iki kişilikte simgeleşmesi neyi ifade ediyor, bunu nasıl yorumlamak gerekir?

Orlando Figes, kitabının girişinde “Nataşa’nın Dansı”nı şöyle betimler: Petersburg’da yaşayan soylu bir ailenin kızı olan Nataşa, ailesiyle birlikte Moskova’da bir köyde yaşayan ‘dayı’larını ziyaret ederler. Tipik Rus yiyecekleri, mantar turşusu, ayran, çavdar ekmeği, ballı şekerlemeler, konserveler, yenilip, bitki konyağı, votka içildikten sonra, avdan dönen hizmetlilerin bulunduğu odadan balalayka nağmeleri gelmeye başlar. Avrupai bir kültür atmosferinde büyüyen “Bir kontesin hoşuna gidecek tarzda bir müzik değildir, basit bir halk baladıdır çalan, ama yeğeninin etkilendiğini gören dayı, gitarını ister, üzerindeki tozlarını üfler ve (…) bir Rus dansının keskin hızlanan ritmiyle, tanınmış bir aşk şarkısını çalmaya başlar. ‘Sokaktan bir kız geliyor’. Daha önce hiç duymamış olmasına rağmen bu halk şarkısı Nataşa’nın kalbinde bilmediği bir duygunun kıpırdanmasına neden olur.”(2)

Kendini müziğin ritmine veren, biyolojik ve kültürel genlerinde kayıtlı bütün birikim ve enerjiyle Nataşa dansa hazırdır. ‘Dayı’sı, “’Hadi, yeğenim!” diye bağırır, yeni bir notaya bastıktan hemen sonra elini Nataşa’ya doğru sallarken. Nataşa omuzlarındaki şalı atar, ‘Dayı’ya bakmak için ileri doğru koşar, ellerini beline yerleştirip omuzlarını oynatır ve poz verir. (…) bu ruh ve hareketler, ‘Dayı’nın ondan beklediği o eşsiz ve öğretilemez Rus ruhu ve hareketleriydi.(3)

Nataşa’daki bu ruhsal değişim, Rus insanının karakterini, ruhsal şekillenmesini oluşturan Asyalı/Moskovalı kimliği ile, modernleşmenin, Avrupalılaşmanın Petersburglu kimliği arasındaki bir karşıtlığı, çatışmayı yansıtmaktadır. Başka bir deyişle, Petersburg, Avrupalılaşmanın ve Rus halkına, tarihi ve kültürel köklerine yabancılaşmanın merkezidir; Rus ulusal, halkçı uyanışına öncülük eden Dostoyevski, Tolstoy ve Narodniklerin işaret ettiği merkez ise Moskova’dır. Moskova için, “Kiliseler yerine minareler olsaydı” diye yazar Belinski, “insan Şehrazat’ın bahsettiği o çılgın Doğu şehirlerinden birinde olabilirdi.” Napolyon ise kliseleri camiye benzetmektedir.(4)

Petersburg, Rus Aydınlanması ve modernleşmesinin merkezidir, ancak, aynı zamanda 19. yüzyılda giderek emperyalistleşen gerici Avrupa’nın, onun kültürel yıkıcılığının da merkezidir. Petersburg, aydınlanma/modernleşme ile ulusal kültür ve kimlik arasındaki bütünlüğü koruduğu ölçüde Moskova ile karşılıklı birbirini tamamlayıcı bir rol oynadı. Ancak, “Rusya ana”dan koptuğu, Rus ulusal karakterinin köklerine yabancılaştığı ölçüde Moskova ile çatışır hale geldi.

Nitekim, bu çatışma, kapitalist-emperyalist sisteme karşı bir isyan olan ve Asyalı karakteri öne çıkan Ekim Devrimi ile birlikte Sovyet Rusya’nın başkentinin tekrar Moskova’ya taşınmasıyla noktalandı. Aynı olay, hemen hemen benzer nedenlerle bizde de yaşanmadı mı? Osmanlıcı modernleşmeci Tanzimat’tan sonra Osmanlı Sultanlığı kendini Avrupai bir devleti olarak görmeye başladı. Başkent İstanbul, aynı zamanda komprador (Batı işbirlikçisi) Tanzimatçı aristokrasi ve aydınların, Batıcı kültürün de doğal olarak merkeziydi. Anadolu’dan, Türk halkından, ulusal ve tarihi değerlerden tamamen kopmuştu. Dolayısıyla aynen Sovyet Devrimcilerinin yaptığı gibi, Kemalist Cumhuriyet Devrimci Türkiye’nin Başkentini Anadolu’nun merkezindeki Ankara’ya taşıdı. Kuşkusuz bizdeki çok daha radikaldi, çünkü Moskova daha önce de Rusya’nın –kurucu- Başkentiydi.

Rus halk dansları ve müziğinde Kıpçak-Kazak motifler...

Peki, Balalayka ve onunla çalınan baladların, Rus halk türkülerinin kökünü araştırınca nereye varırız? İşte ipucu niteliğindeki bazı ansiklopedik bilgiler: Balalayka, lavta ailesinden üç telli Rus çalgısıdır. Orta Asya’da çalınan yuvarlak gövdeli, uzun saplı, üç telli dombra ya da domra’dan 18. yüzyılda geliştirilmiştir. Bazı kaynaklar bu sazın Kazaklardan Ruslara geçtiğini ileri sürer ki, bu da kaynağın aynı olduğunu gösterir. Demek ki, Türkçe “bala” (çocuk) kökünden türeyen Balalayka’nın kaynağı Orta Asya’dır; yani Turan/Türk kökenlidir bu çalgı. Sadece bu mu? Polevest (Kıpçak), Kazak dansları gibi bir çok Rus halk dansı, ezgisi ve melodisinin de Balalayka ile birlikte Ruslara Turan kültüründen, Tatarlardan, Kıpçaklardan geçtiği bizzat Rus etnologlarınca kanıtlanmıştır.

Yaklaşık 3 asır Tatar egemenliğinde yaşayan Rusların kültüründeki güçlü Turani genlerin nerden bakarsak varlığını inkar etmek mümkün değil. Üstelik Rus etnisinin oluşmasında önemli rol oynaya Fin-Ugor boyları, Avarlar, Alanlar, Kıpçaklar ve Peçenekleri de buna eklersek, Rus-Türk ortak kültürünün, daha da inkar edilmez bir gerçek olduğu görülür. Tarihçi Gumilyev, bu konuda oldukça çarpıcı bir tanımlamada bulunur: “IX. ve XIII. Yüzyıllarda ise Türk, aralarında Madyarlar [Macarlar], Ruslar ve Slavyanların da bulunduğu savaşçı kuzey halklarının genel adı halini aldı.”(5) Kökleri 19. yüzyılda olan, N. Trubetskov, G. Vernadski ve P. Savidski vb’lerin önderlik ettiği Avrasyacı kuramcıların, annesi Türk babası Rus Gumilev gibi bir çok Rus ve Batılı tarihçi ve etnoloğun konu ile ilgili saptamaları çok açık ve öğreticidir.

Rus Avrasyacılarında, kamucu, toplumcu, paylaşmacı ortak kültüre vurgu...

Orlando Figes’in kitapta özellikle vurguladığı gibi, Avrasyacıların önde gelen kuramcısı filolog Prens Trubetskoy, Rus Kültürünün Üst ve Alt Katmanları (1921) adlı denemesinde Rus müzik, dans ve psikolojisinde Asya, yani Turan etkisini özellikle vurgular. Rus halk müziğinin Orta Asya Türk müziğinin pentatonik (beşli) ölçüsünden çıktığını ileri sürer. Halk dansları da Orta Asya, Kafkas danslarıyla önemli benzerlikler taşımaktadır. Bazı 19. Yüzyıl halkbilimcilerinin gözünde Rus köylü dans geleneği, Doğu’ya özgü biçimlerden ortaya çıkmıştı. Rus dansları Batılılarınki gibi çiftlerden (iki kişiden) değil, sıra ve halkalardan (çok kişiden) oluşuyordu. Yani, Ruslar da tıpkı Türkler gibi, doğal olarak danslarına da yansıyan, bireye değil topluma, kamusal yaşama, bireyci davranışa değil kolektif davranışa öncelik veren Avrasya’nın eşitlikçi ve paylaşmacı kültürüne sahiptiler. Bu ortak toplumcu karakter son iki yüzyıllık düşünsel, sanatsal ve toplumsal pratikte yeterince kanıtlandı.

Keza, bu ortak karakterin bir başka yansıması konukseverliktir. Rus Aristokrasisinin saygınlık ve onur ölçütü olarak, saraylarında her gün onlarca, bazen yüzlerce sanatçıyı, yazarı, sıradan aç insanı yedirip içirip konuk etmesi, Dede Korkut Destanındaki boy Beylerinin konukseverliğine, toylarına benzemiyor mu? Evlilik gelenekleri ve törenleri de Türklere bir çok bakımdan benzemektedir.

“Doğu Slavlarının Turanlılara uyum sağlaması Rus tarihinin ana olgusu ise; damarlarında şöyle veya böyle Turan kanı akmayan Velikorus (Büyük Rus) bulunabilmesi zor bir iş ise; ve aynı Turan kanı büyük oranda (eski bozkır göçebelerinden gelerek) Malorosların (Ukraynalıların –ÇN) da damarlarında akıyor ise; açıkça görülüyor ki biz Ruslar, kendimizi ulusal açıdan idrak edebilmek için, bizde var olan Turan unsurunu dikkate almalı, Turanlı kardeşlerimizi incelemeliyiz” diyen Trubetskoy, “Rus ulusal karakteri”nde ifadesini bulan “Moğol mirası”nı, bu “Turan Ruhu”nu ya da Avrasyacı ortak kültürü en geniş anlamıyla ortaya koyuyor. (6)

Avrasyacıların temel düşünceleri...

Avrasyacıları iyi anlayabilmek için, Batı merkezci ve şöven Rus milliyetçiliğine düşünsel temel oluşturan Panslavcılıktan farklarını kavramak gerekir. Bu farklar ve karşıtlıklar nelerdir? Öncelikle, Avrasyacılar, Rus kimliğinin sadece Slav unsurundan oluştuğu fikrini reddetmektedirler. Onlar için kültürel değerler, ortak tarih ve ortak coğrafya daha önemlidir. Lehler ve Çekler de Slav sayılmasına rağmen, onlar, kültürel olarak farklı bir dünyaya, yani Batı kültürüne dahildirler. Avrasyacıların anladığı anlamda Rusluk, Doğu Slav ve Tatar-Moğol halklarının ve geleneklerinin karışımından oluşmaktadır. Diğer bir özellikleri ise, Batı’ya karşı radikal bir eleştirel tutum almalarıdır.(7)

Avrasyacılar tarih görüşlerinde, Rusya üzerindeki 13 ve 15. yüzyıllardaki Tatar-Moğol hakimiyetini baskıcı bir boyunduruk olarak görmezler. Daha çok Tatar hakimiyetinin pozitif, yapıcı yönlerini vurgulanmaktadırlar. Hatta Rusya’nın özerk gelişiminin ancak Tatar etkisiyle mümkün olduğunu, Rusların birliğini sağlayan Moskova Devleti’nin temelinin de bu süreçte atıldığını ifade etmektedirler. Bu konuda Avrasyacı kuramcılardan Savitski şöyle demektedir: “Tatar hakimiyeti olmasaydı Rus devleti de olmazdı. Rusya Büyük Hanların takipçisidir. Cengiz Han’ın, Timur’un devamcısıdır. Asya’nın birleştiricisidir. Kendi içinde ‘yerleşiklik’ ve ‘bozkır unsurları’nı birbirine bağlayan, çok derinlere giden bir geleneğin taşıyıcısıdır.”(8)

Bilindiği gibi, Cengiz Han İmparatorluğu’nda herkes etnik, din ve sosyal kökeninden bağımsız olarak devlete sağladığı hizmet temelinde değerlendirilmekteydi. Özellikle Moğol devletinin hiçbir dini inanca karışmadığı, bütün dinlere eşit mesafede durduğu bilinmektedir. Bu düşünce Çar Rusyası’nda iyice olgunlaşmış ve Avrasyacı tarih tezinde yeniden yorumlanmış ve “ideokrasi” terimiyle ifade edilmiştir. İdeokrasi ile kastedilen, kültür, bilim, din ve politika alanına özgü aşkın güçlü bir geleneğin egemenliğidir.

Avrasyacılara yakın bir Slavcı düşünür Leontyev, Avrasyacılar için son derece önemli Rus karakterindeki Turan unsurunu şöyle işaret etmektedir: “Avrupa’ya karşı manevi bağımsızlığa sahip olabilecek yegane unsur, sadece Slav uluslar arasındaki Doğu kültürüne ait Turanlı unsurlar olabilir.”(9)

Trubetskoy, Rusların sadece kültürel değil, genetik olarak da, Avrupalı değil Avrasyalı olduğunu şöyle vurguluyor: “Türk kanı Rusların damarlarında Fin-Ugor ve Slavlarınki ile karışmıştır ve genellikle unutuluyor ki ‘kardeşlerimiz’ (sadece dil ya da kader birliği itibariyle değil aynı zamanda kan, karakter ve kültür itibariyle de) sadece Slav değil Turanlılardır da…”(10)

Avrasyacılar, “Türk psikolojik tipi”ni, yani Türk karakterini; sistemli pratik zeka ve yönetme yeteneği, doğallık, sadelik, ayrıntıya değil esasa, bütüne önem verme vb olarak tanımlamaktadır. Bu karakter unsurları, Türklerin devlet kuruculuğunun, büyük toplulukları ve coğrafyaları örgütleme, yönetme yeteneğinin bir başka ifadesidir. Türklerin, tarih yazan değil, tarihi yapan bu özellikleri, Avrasyacılara göre, XII-XV. yüzyıllarda daha geri toplumsal ve kültürel koşullardaki Ruslar üzerinde neden bir “boyunduruk”tan çok geliştirici, uygarlaştırıcı rol oynadığını da açıklamaktadır.

“Kuşkusuz Turan psikolojisinin olumlu tarafları Rus tarihinde derin izler bırakmıştır. Özellikle bunlar Petro öncesi Moskova Rusunda daha açık bir şekilde görülmektedir. Burada yaşam tarzı –dinsel inanç ve günlük hayattaki davranışlar- bir bütünlük oluşturmaktadır. Yani devlet ideolojisi, sanat, din ve toplumsal hayatın tüm maddi ve manevi ilişkileri, bütün bir sistemin ayrılmaz parçalarıdır. (…) bu bütünlük (tek parçadan oluşmak) ve sistemlilik Turan psikolojisinden geçmiştir”(11)

Başka bir deyişle, Turan/Türk-Moğol-Tatar geleneğinde devletin ve (dolayısıyla) kamusal, toplumsal çıkarların belirleyiciliğinde, devlete kayıtsız sadakat, bütün diğer kültürel davranışları belirleyen en temel özelliktir. Rus devlet ve toplum yapısının miras aldığı bu temel özellik; Avrasya’da var olmanın, özgür ve bağımsız yaşamanın vazgeçilmez koşulunun güçlü bir devlete, kamucu (toplumcu) yasalara/törelere, birlik ve bütünlüğe bağlı olduğunu göstermektedir. Bu toplumsal ve siyasi zorunluluklar, kaçınılmaz olarak Avrasya toplumlarının yaşam ve düşünce tarzına, felsefesine de yansımaktadır; Trubetskoy’un vurguladığı gibi, Türkler, örneğin Araplardan farklı olarak, ayrıntıya değil esasa, parçaya değil bütüne önem vermektedirler.

Tatar-Kıpçak kökenli yönetici, aydın ve sanatçıların Rus kültüründeki büyük ağırlığı...

Rus kültürüne Tatar-Kıpçak aydın ve yöneticileri tarafından taşınan Turani motiflerin, kurum ve değerlerin bir başka somut ifadesi, Tatar kökenli, daha doğrusu Rus-Tatar evliliklerinin ürünü Ruslardır. Pek çok Rus ailesi Moğol/Tatar kökenlidir. “Rus ailelerinin süvari kılıcı, ok, yarımay ve sekiz köşeli yıldız gibi Türk motiflerinin bolca olduğu hanedanlık armaları Moğol mirasına tanıklık etmektedir.”(12)

Rus resminin büyük isimlerinden Kandinski, Moğolistan’da Amur nehri boyunda yaşayan Tunguz kabilesinden geliyor. İsimlerini Sibirya Tobols’daki Konda nehrinden almışlardır. Kandinski Moğol görünüşüyle gurur duymakta ve 17. yüzyıl Tunguz başbuğu Gantimur’un soyundan gelmekle övünmektedir. Kandinski, Rus kültüründe ve tarihinde önemli rol oynayan bir çok Türk kökenli isimden sadece biridir. İşte Orlando Figes’in kitapta verdiği çarpıcı bir tablo: Karamzin, Turgenyev, Bulgakov ve Ahmatova gibi yazarlar; Çaadayev, Kireevski, Berdiaev gibi flozoflar; Godunov, Buharin, Tuhaçevski gibi devlet adamları ve Rimski-Korsakov, Rahmaninov gibi besteciler Tatar kökenliydi.

Rus müzik okulunun kurucusu, “Rus Beşlileri”nden Balakirev de Tatar soyundan geliyordu. Stravinski onu, “İri bir adam, kel Kalmuk kafalı ve [yarı Kalmuk] Lenin’in açıkgöz, keskin bakışlarına sahip” olarak hatırlar. Balakirev Kafkas halk şarkılarının kayıtlarından aldığı çarpıcı bir yönteme dikkat çekiyordu. Balakirev bütün bu şarkılarda armonilerin Asya müziğine özgü pentatonik (beşli) ölçüye dayalı olduğunu fark etmiştir. Orta Asya müziğinin Pentatonik ölçütü, Rimski-Korsakov’dan Stravinski’ye kadar Balakirev ‘ulusal okulu’nu izleyen bütün Rus besteciler tarafından çarpıcı bir şekilde kullanılacaktır.

Rus Beşlilerinden diğer bir isim “Borodin’in Prens İgor’undaki Polovetsiyan [Kıpçak] dansların melismatik* müziği, aslında Çuvaş, Başkir, Macar, Cecayir, Tunus ve Arap melodilerinden alınmıştır” (13) Lermantov, Rus şiirinin “Avrupa ve Fransız yerine Doğuyu izleyerek” kaderini çizeceğini vurgulamaktadır. Gogol, Taras Bulba’da Ukraynalı Kazakların Asyalı karakterlerini bütün çarpıcılığıyla vurgulamıştır. Taras Bulba’da anlatıldığı gibi, Kazaklarda, Tatarlarda ve genellikle bütün Türk kavimlerinde çok belirgin olarak kendini gösteren, özgürlüklerini savunurken acımasız bir cesaret gösterirler; ama aynı zamanda bütün bunları yaparken doğal bir sıcaklık, kendiliğindenlik ve insanilik vardır.

Moskova prensleri, 16. yüzyılda Altın Orda egemenliğine son verip Tatar Hanlarının yerine Çarlık yönetimini geçirince, aslında yepyeni bir yönetim, kültür vb getirmediler; neredeyse her konuda Moğolları taklit ettiler. Örneğin “Çar” unvanı Altın Orda’nın son Hanı tarafından kullanılmıştı ve uzun zamandır Rusça çar ve han terimleri birbirinin yerine kullanılıyordu. Cengiz Han’ın varisleri Moskova Sarayında önemli pozisyonlara sahipti ve bütün tahminlere göre Rus aristokrasisinin büyükçe bir oranının damarlarında büyük Han’ın kanı dolaşmaktaydı. Altın Orda soyundan gelen en az iki çar vardı. Biri 1575 yılının büyük bir bölümünde Rusya’nın bir kısmının Çarı olan Simeon Bekbulatovich’ti (Sain bulat olarak bilinir). (…) Diğer Çar ise Boris Gudanov idi. 14. Yüzyıl ortalarında Moskova prenslerinin hizmetine giren Chet isimli Tatar Hanının 5. Kademeden torunuydu.” (14)

Rusçadaki en temel kelimelerin çoğu Tatar kökenlidir. Loshad (at), bazar (pazar), ambar (ahır), sunduk (sandık) gibi birkaç yüzü bulan kelime. Özellikle Rus giyimlerinin, yemeklerinin adlarının büyük çoğunluğu da Asya ve Turan kökenlidir. Kaftan, zipun (zıbın), armiak (kalın ceket), sarafan, khalat gibi giysiler; keza plov (plav), lapsha (makarna), tuoros (lor peyniri) gibi yiyecekler. Ve çok önemli, karakteristik bir ortak kültür göstergesi: Ruslar da Türkler gibi at eti yemekten ve adına koumis denen kımız içmekten hoşlanmaktadır.

Banyoya gitmek diyor Figes, eski bir Rus geleneğidir. Kasaba ve köylerde her zaman umuma Ait bir banyo vardı ve burada kadınlarla erkekler birlikte buhar banyosu yaparlardı. Banyonun iyileştirici gücü olduğuna inanılırdı. “İnsanın ilk doktoru” denirdi (birincisi votka, ikincisi sarımsaktı). Folklorda bununla ilişkilendirilen bir çok sihirli inanış vardı. Banyoya gitmek insanın hem bedenini hem de ruhunu temizlerdi ve bu arınmayı önemli törenlerin bir parçası olarak gerçekleştirmek bir gelenekti. Örneğin gelin, evlilik arifesinde nedimeleri ile birlikte banyoda yıkanırdı. Bazı yerlerde gelin ve damadın zifaf gecesinden önce banyoya girmesi adeti vardı.

Bütün bunlar, Batı’yı da artık çok iyi tanıyan biz Türkler için hiç de yabancı değil, sanki bizi anlatıyor. Bilindiği gibi hamam kültürü Türklere has bir olaydır. “Hanlar, hamamlar…” Selçuklu ve Osmanlının çağına göre en ileri uygarlık göstergeleridir. Ya da en azından Ruslara tamamen Türklerden geçmedir, başka bir kanal yok çünkü. Dahası, önemli bir kültürel unsur olan evlilik ritüelleri, bunların hamama yansıyan biçimleri; gelin ve damadın evlilikten önce yakınları ile birlikte hamam yapması tamamen ortak.

Rus ulusal kültürünün kuramcısı eleştirmen, düşünür, sanatçı Stasov...

Orlando Figs’in, Nataşa’nın Dansı kitabında sık sık vurguladığı çok önemli bir kişilik, 19. yüzyılda Rus ulusal kültürü ve sanatının oluşumunda merkezi bir rol oynayan Stasov’dur. Onun düşüncelerinden ve oynadığı öncü rolden özel olarak sözetmeden, konumuzu kapatmak büyük bir eksiklik olur.

“Eleştirmen, bilgin ve bütün Rus sanatçılarında ulusal okulun savunuculuğuna kendini adayan Viladimir Stasov, 19. yüzyılın ortalarında Rus kültür çevrelerinde önemli bir karakter, hatta bir despottu.”(15 Rusya’nın en büyük yeteneklerinin büyük çoğunluğunu; Balakirev, Musorgski, Borodin, Rimski-Korsakov, Glazunov, Repin, Kramskoi, Vesnetsov ve Antokolski’yi, o keşfetmiş; onların çalışmalarının bir çoğuna ilham vermiştir. Borodin’in Prens İgor’u, Musorgski’nin Khovanshachina’sı, Balakirev’in Kral Lear’ı ve Rimski’nin Sadko ve Şehrazad’ı Stasov’un ilham verdiği eserlerdir. Stasov ayrıca, yazın-eleştiri alanında da bu çizginin düşünsel ve polemik düzeyinde aktif bir mücadelesini vermiştir; Turgenyev gibi Batıcıların saldırı ve eleştirilerine karşı bu sanatçılar adına savaşmıştır.

Stasov, bu tarihi öncü rolünü ve enerjisini, hiç kuşkusuz, çağının en ileri düşünce birikimine ve derin bir tarih bilincine sahip olmaktan almaktadır. Daha önemlisi, bu bilincin ve stratejik duruşun kökleri, Rus kültüründe Asyai/Turani unsurun tayin edici rolüne yürekten inanç yatmaktadır. Arkeolog Roerich’e yazdığı bir mektupta “Antik Doğu Antik Rusya demektir: Bölünemezler” diyen Stasov için Rus sanatında Doğu’nun izlerinin önemi, Batılılara has “egzotik” bir dekorasyonun çok ötesindeydi. Rusya’nın Doğu’nun kadim kültürlerinden geldiğine ilişkin tarihi gerçeğin bir kanıtıydı bu. Stasov, Asya’nın etkisinin “Rus kültürünün bütün alanlarında, dilde, giyimde, adetlerde, binalarda, mobilyada, günlük eşyalarda, bezemelerde, melodilerde, armonilerde ve bütün peri masallarında belirgin olduğuna”(15) derinden inanıyordu.

Düşünsel yaklaşımı ve kültürel-sanatsal pratiğiyle Stasov, tartışmasız, ilk Avrasyacılardan da önce Avrasyacıydı ve bu akımın gerçek öncüsüydü. Stasov, bu savını ilk kez 1860’larda Rus bezemesinin kökenleri üzerine hazırladığı tezinde çerçevelemişti. Ortaçağ Rus klişesinin el yazmalarını inceleyerek harflerin süslenmesini, benzer Acem ve Moğol motifleriyle (tomboidler, gülbezekler, svastikalar, baklava desenleri ve belirli tür çiçek ve hayvan desenleriyle) ilişkilendirmişti. Nataşa’nın omuzundaki şal da Orta Asya kökenliydi.

Biz, Türkler ve Ruslar, hepimiz İskitiz, hepimiz Avrasyalıyız!

1812 Napolyon işgaline karşı, uyanan Rus köylüsü ile birlikte ulusal bilinç geliştikçe Rus ulusal gururu da başta Puşkin olmak üzere, Herzen, Stasov, Dostoyevski, Tolstoy vb ile yükselmeye başladı. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bu süreç, Batı’nın emperyalist amaçlarına tepkinin sonucu olarak aydınlarda Asya’ya yaslanma, Avrasya kültürünü, karakterini, İskit ve Turani kökleri keşfetme sürecini başlattı.

Çünkü, Rus Milletinin, Türk milletinin ve Ezilen dünya milletlerinin maruz kaldığı Batı’nın emperyalizmi, insanlığın beş bin yıllık düşünce/bilgi birikimini, kendi üstünlüğünün bir göstergesi, kanıtı olarak kullanmaktaydı. Yani görünüşte güçlü bir bilimsel-kültürel arka planı vardır Batı emperyalizminin. Doğal olarak onun köleleştirme siyasetlerine direnebilmek, en az onun kadar büyük, zengin bir düşünsel, kültürel birikime, derin tarihi köklere sahip bir uygarlık geçmişine yaslanarak mümkündür.

19. yüzyılda, barbar ve kaba, görgülü Avrupalının itidalinden yoksun “İskit mizacı”, kültür sözlüğüne “medeni olmama hakkı” konusunda ısrarcı olan “Asyalı” Rusluk türü olarak girer. Puşkin’in dizelerinin amacı buydu:

Ilımlılık artık uygun değil Vahşi bir İskit gibi içmek istiyorum!

Puşkin’in bu dizeleri çok derin bir anlama sahiptir ve öğreticidir. Çünkü Puşkin burada, büyük eseri Yevgeni Onegin karakteriyle ölümsüzleştirdiği, Batı’ya özentili köksüz Rus aydınının özgürlüğü, başına buyrukluğu, içip dağıtmayı Batılı bohem tipini taklit ederek yaşayan döneminin ana eğilimine karşın, Rus kimliğinin köklerindeki İskit atlara dönerek yaşamak istemektedir. Yani haykırarak şunu söylemektedir: Özgürlüğün, yaratıcılığın kaynağı kendi benliğindedir, seni sen yapan tarihi köklerindedir!

Herzen’in 1949’da Proudhon’a yazdıklarının amacı da buydu: “Ama biliyor musunuz bayım, bir barbarla [Herzen’le bir gazeteye ortak finansman sağlamak için] anlaşma imzaladınız ve sadece doğum nedeniyle değil, görüş açısından da bir barbar olduğu için daha da iflah olmaz biri bu… Gerçek bir İskitli, bu eski dünya kendi kendisini yok ederken keyifle izliyorum ve sizin için içimde en ufak bir acıma duygusu bile yok.”(16)

1917 Ekim Devrimi ve arkasından, İngilizlerin başını çektiği Batılı emperyalistlerin kışkırttığı ve desteklediği 3 yıllık iç savaş, Rus aydını ve halkında derin bir öfke, düşmanlık yarattı. İşte o yıllarında, ta Büyük Petro’dan bu yana Rus toplumunda, özellikle aristokrasi ve aydınlarda güçlü, yaygın bir eğilim olan Batıcılık hızla terkedilmeye başladı. Aleksandr Blok’un İskit kimliğiyle Batı’ya meydan okuması bu duygusal ve düşünsen atmosferin sonucudur:

Siz milyonlarsınız. Biz kıyamet kadar,
Deneyin savaşmayı bizle!
İskitleriz! Serde Asyalılık var,
Bu çekik ve bu aç gözlerimizle!

“İskitli Şairler”, Aleksandr Blok, Bely ve eleştirmen İvanov Razumnik’in de aralarında bulunduğu serbest yazarlar grubunun kendilerine verdikleri addır. Onlar bu vahşi ruhu Batı’ya karşı bir meydan okuma olarak benimsediler. Adlarını antik İskitlerden, MÖ 9. yüzyıldan 3. yüzyıla kadar 600 yıl boyunca Karadeniz’in kuzeyinden Altaylara kadar bozkırları yöneten diğer adı Sakalar olan göçebe kavimden alıyorlardı.

İskitler, büyük göçebe-tarımcı, savaşçı, kurgan kültürleriyle, özellikle de madenlere, derilere, kilimlere vb işlenmiş olağanüstü hayvan motifli resim ve heykelleriyle, günümüzde, Batılılar, Turanlılar ve Ruslar/Slavlar tarafından paylaşılamaz hale gelen bir kavim/kültürdür. İskitler, Bazı Batılı tarihçilere göre Hint-Avrupa kolundan İranlılarla akraba bir kavimdir. Bazı Rus tarihçilerine göre İranlılarla akrabalık Rusların atası olarak değerlendirilmektedir. İçlerinde Türklerin de olduğu çoğu tarihçiye göre ise, Sarmatlar, Alanlar gibi bir çok Orta Asya etnosunun ortak çatısı olan İskitler/Sakalar, kurgan kültürleri ve kurganlarda ortaya çıkan ölü gömme ritüelleriyle, Orta Asya’ya özgü Atlı-savaşçı ve göçebe-tarımcı yaşam biçimleriyle, domuz eti değil at eti yeme ve kımız içme gelenekleriyle, hamamlarıyla ve dillerindeki baskın Türkçe ile, Turani/Türk bir kavimdir.

Ancak, sonuç ne olursa olsun, İskitler, Avrasya kültürüne damgasını vurmuş, Türklerin de Rusların da, kültürel atasıdır. Onların doğal miresçıları ise, hiç kuşkusuz, aynı toprakların, aynı yaşam biçiminin ve aynı kültürün, yani Orta Asya Uygarlığının temsilcileri olarak, Hunlar, Göktürkler ve Moğollardır. Bugün, önemli ve anlamlı olan da budur. Çünkü, içinde yaşadığımız sürecin temel çatışması, Atlantikçi (denizci-korsan) ve bireyci kapitalist uygarlık ile İskitlerden, Hunlardan, Göktürkler ve Moğollardan kök alan Avrasyacı, kamucu/toplumcu, paylaşmacı uygarlık arasındadır.

21. yüzyılda dünyanın kalbinin Orta Asya’da, yani Turan coğrafyasında attığı ve atacağı artık kesinleşmiştir. Bunun anlamı çok açıktır; önümüzdeki çağın ve çağların siyasi, kültürel niteliğini ve biçimlerini, kökeni korsanlık ve kölecilik olan, mafyalaşmış emperyalist bireyci Atlantik sistemi değil, kamucu, paylaşmacı Avrasya toplumları, milletleri belirleyecektir.

Mehmet ULUSOY - 06 Aralık 2016 - Aydınlık

Dipnotlar :

1 Bkz. Herodot Tarihi (İskitlerle ilgili bölümler), Remzi Kitabevi, İstanbul 1983.

2 Orlando Figes, “Nataşa’nın Dansı: Rusya’nın Kültürel Tarihi”, İnkılap Kitabevi, İstanbul 2009, s. 17.

3 Tolstoy, “Savaş ve Barış”tan aktaran Orlando Figes, age, s.18.

4 Figes, age, s.193.

5 L. N. Gumilev, Eski Ruslar ve büyük Bozkır Halkları, Selenge Yayınları, İstanbul 2003, s.49 (5 nolu dipnot).

6 N. S. Trubetskoy, “Rus Kültüründe Turan Unsuru Üzerine”, Teori dergisi, sayı 105, Ekim 1998.

7 Meşdi İsmayılov, Avrasyacılık, Mukayeseli Bir Okuma, Türkiye ve Rusya Örneği, Doğubatı Yayınları, Ankara 2011, s.38 vd.

8 Pyotr Savitski, Kontinent Evrazii, Agraf, Moskova, 1997, s.29’dan aktaran İsmayılov, age, s.41.

9 Konstantin Leontyev, Vostok, Rossia i Slavyanstvo, Oko, Moskova, 2007, s.285’ten aktaran İsmayılov, age, s. 76.

10 Trubetskoy, Verkhi i Nizi Russkoy Kulturi…, op. Cit., ss. 86-103’ten aktaran İsmayılov, age, s. 85.

11 Trubetskoy, “Rus Kültüründe Turan unsuru üzerine”, Teori, sayı 105, Ekim 1998.

12 Orlando Figes, age, s.423.

*Uzun bir müzikal sürenin, bir melodiyi süsleyen bir grup kısa notaya bölünmesi.

13 Figes, age, s.448.

14 Figes, age, s432.

15 Figes, age, s. 456.

16 Figes, age, s.482.

Son Yazılar

Cloudy

11°C

Istanbul