efendiler hangi ilerleme dis guclerin nasihatlariyla olur225

Çağdaş uygarlığın adresi Avrupa'da değil Asya'dadır!

Bazıları gerçeğe gözünü kapayarak, gerçeğe çalım atarak, üstünden atlayarak tarihi kandırabileceklerini sanırlar.

Böyleleri, toprağın ayaklarının altından kayışını görmek istemezler, çalı parçalarına, çürük, köksüz ağaçlara sarılırlar. Yine de o zavallı, acınası konumlarından hüküm yürütürler, gerçek bizim elimizde diye. Kendi gülünç durumları yetmezmiş gibi başkalarını da aptal yerine koyan böylesi cahil bilgeliklerin (!)ömrü aslında çok kısadır ve genellikle hüsranla sonuçlanır. Kuşkusuz doğa ve tarih de bunun bedelini pahalı ödetir; çalım atanı, kendi çalımıyla yere serer.

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun, Tayyip Erdoğan’ın ŞİÖ’ye katılma açıklamalarına şiddetle karşı çıkıp;“Bir kişi bile kalsak buna izin vermeyiz”, “Biz Batı uygarlığının bir parçasıyız”, “Şanghay Beşlisi, dikta yönetimlerinin olduğu bir sürecin içine Türkiye’yi mi sürükleyecek. Buna izin vermeyiz. Türkiye’nin yönünü çevirdiği uygar dünyadan kimse alıkoyamaz. Bunun mücadelesini ölümüne yaparız” sözleriyle tepki gösteren tavrı, gerçekle kavga eden aciz, ufuksuz aciz ruh halini yansıtmaktadır.

Bu tavrın arkasında, hiç kuşkusuz ekonomik ve siyasi çıkarlarını Atlantik sistemi ile birleşmekte, onun işbirlikçiliğini, taşeronluğunu sürdürmekte gören Amerikancı, Avrupacı kesim var. Bizim burada tartışmamız ise, daha çok, 150 yıldır Aydınlanmayı ve çağdaşlaşmayı, bağımsız bir ulus olma temelinde değil, Batı’yla bütünleşmede, Batı’nın taklitçisi olmakta gören çevreyledir. Onlar çağdaşlaşmayı bilimde, kültürde, sanatta Batı’nın ikinci sınıf bir takipçisi, taşeronu olmakla özdeşleştiren eski ve yeni Tanzimatçı aydınladır.

Batıseverlik ve Asya düşmanlığı!

Ortada bilime meydan okuyan, tarihe ve gerçekliğe çalım atan iki büyük ve bir o kadar da vahim hata var. Şayet yol göstericimiz akıl ve bilim ise. Birincisi, fazlasıyla mevcut ve açık bütün verilere, yaşanan olaylara, gelişmelere rağmen ulusun çıkarlarının, bağımsızlığının/güvenliğinin ve geleceğinin nerede olduğu konusundaki körlük, cehalet, ufuksuzluk. İkincisi se, Atatürk’ün “Çağdaş Uygarlık”hedefini Avrupa’yla bütünleşme, ona biat etme olarak anlamak…

Körlük, ufuksuzluk, cehalet dedik; Perşembenin gelişi Çarşamba’dan bellidir misali, bütün belirtilere rağmen iki adım, iki gün sonrasını görememek, görmek istememektir bu. Türkiye’nin bir aydını ve siyasetçisi için, eğer aklını ve vicdanını başka bir gücün denetimine vermediyse, satmadıysa, söz konusu olan, kendini, kimliğini, misyonunu inkar, tarihsel sorumluluklarını yerine getirememe nedeniyle bir iflas bir intihar değil mi?

“Batıcı Atatürkçülük” ya da “NATO Atatürkçülüğü” olarak değerlendirilen ikinci hata, aslında belirleyici olandır ve diğerine de kaynaklık etmektedir. Adına Tanzimatçılık da denen egemen sınıfların ana karakterini oluşturan bu sınıfsal karakter, Türk Devriminin modernleşme veya çağdaşlaşma amacını, emperyalizmin güdümüne girme, ona biat etme, onun taşeronu olma biçiminde çarpıtarak yorumlamaktadır. Bilindiği gibi bu yalan, 1945’lerden bu yana 70 yıldır Türk egemen sınıflarının Batı ile bütünleşme, “küçük Amerika” olma stratejilerinin örtüsü idi. Bugün bu 70 yıllık ideolojik-kültürel biçimlenme ve önyargı, Batısever ve Asya/Avrasya düşmanı bir hurafeye dönüşmüştür.

efendiler hangi ilerleme

Atatürkçü çağdaşlaşmanın adresi, Devrimci Batı ve Devrimci Doğu’ydu...

Kaldı ki, Cumhuriyetin 1920’li, 30’lu yıllarında yöneticiler ve aydınların çoğu çağdaş uygarlığı Batı uygarlığı olarak görüp Sovyetler deneyimini de bu çerçevede algılasa da, ama aynı zamanda emperyalist gerici bir Batı gerçeği de vardı ve ulusal, demokratik devrimimiz ona karşı mücadele ederek gerçekleşiyordu. Bütün bunların bilincinde olan Gazi Mustafa Kemal, hem emperyalist-gerici hem de Aydınlanmacı-devrimci ikili karaktere sahip “Batı uygarlığı” yerine “Çağdaş uygarlığı” tercih etti ve ulaşılacak hedef olarak gösterdi. Ondaki Batıcılık, tartışmasız bir biçimde her zaman aydınlanmacı-devrimci Batı’nın mirasına sahip çıkmaydı. Bunu yaparken kuşkusuz, yeni, toplumcu bir uygarlık modeli olarak Sovyetler Birliği’nin ve bizzat Kemalist Türkiye’nin öncülük ettiği, “güneşin doğuşu gibi” Doğu’dan, Asya’dan yükselecek ulusal, halkçı devrimci dünyayı da dikkate almaktaydı.

Demek ki,“Çağdaş uygarlık” tanımının, her şeyden önce coğrafyayla, birtakım gelişmiş –ama emperyalistleşmiş- ülkelerle, o ülkelere benzemek, onları model almakla ilgili bir tanım olmadığı açıktır. Nedir o zaman? Öncelikle bir programdır; insanlığın ufkunda görülen ve maddi-manevi bütün dinamikleriyle gerçekleşebilir olan en ileri toplumsal, insani yaşam biçimi ve değerlerdir.

20. yüzyılın başında bu; bütün ilerici ve gerici birikimiyle, bütün insanı özgürleştiren gelişmişliği, bilimi, felsefesi sanatı ile ve ama aynı zamanda insanlığın dörtte üçüne baskı ve zulüm uygulayan sömürgeciliğiyle Batı’ydı. 1920’lerden günümüze ise, ulusal-halkçı ve sosyalist dünya, Batı’nın aydınlanmacı, devrimci yanıyla birleşerek “Çağdaş uygarlık” hedefini netleştirdi. Artık Çağdaş uygarlık sadece Batı değil, en ileri/ci dinamikleriyle Doğuydu aynı zamanda. Bu hedefi netleştiren iki temel dinamik vardı; gelişmiş kapitalist Batı’da örgütlü ve mücadele eden işçi sınıfı hareketi ve onun aydın-sosyalist bileşeni ile Ezilen Dünya’daki ulusal kurtuluş, bağımsızlık mücadeleleri ve onun devrimci halkçı-aydınlanmacı büyük enerjisi.

Bugün, Çağdaş Uygarlığın adresi Doğu’dur!

Özetle; Çağdaş Uygarlık dün Batı’ydı, Avrupa’ydı, bugün ise Doğu’dur, Asya’dır artık.Bunun tersini söylemek, tarihe ve gerçeklere çalım atmaktır, rüzgara karşı işemektir. Doğu’ya giden bir trenin içinde Batı’ya doğru yürüyerek gelişmeyi tersine çevirme çocukluğu ve yanılgısıdır. Başka bir benzetmeyle, dinsel yobazlığın 1400 yıl öncesinin kesinlikle değişmesi gereken kavram ve kurallarında bağnazca ısrar etmesi gibi, eski devrimci-Aydınlanmacı içeriği gerici bir içeriğe dönüşmüş Batı’da ısrar etmenin önyargısı ve bağnazlığıdır.  ABD’nin, AB’nin önde gelen, ciddi bütün stratejistleri, toplumbilimcileri “dünyanın merkezinin Doğu’ya, Çin’e kaymakta olduğu” saptamasını yaparken, en azından bunu ciddiye alıp tartışmak yerine, hala kabul edilmez bir cehaletle, hurafeye varan bir önyargıyla bu tarihsel gerçeği görmemek ve inatla direnmek fazlasıyla düşündürücüdür.

Özellikle siyasette olsun, bireyde olsun kimlik ve kişilik sorununun yoğun olarak tartışıldığı ülkemizde, eğitilmiş cahil sözde aydın karakteri için ilericilik, solculuk, çağdaşlık tamamen belli ezberleri, şablonları papağanca tekrarlamaya bağlanmış görünüyor. Yani farklı stratejik ve siyasi koşullarda almış oldukları içeriklere göre değil de, salt biçimsel, şablonlaşmış kalıplara göre kullanılmaktadır. Oysa bunlar, çağın gerçekliği, değişen koşullara göre ilerici ve gerici dinamiklerin saflaşmasına göre aklın mihengine vurulup somut koşullar dikkate alınarak yeniden tanımlanmak durumundadır. Eğer Aydınlanmacı isek, en temel ilke budur. Örneğin, Bugün Türkiye’de genellikle aynı anlamda kullanılan solculuk ve devrimcilik, sömürücü, eşitsizliklere ve adaletsizliklere dayanan siteme karşı toplumu değiştirme anlamına gelmektedir. En başta da, Emperyalizme karşı ulusun bağımsızlığını savunmaktır, solculuk, ilericilik. Ama iş, emperyalizmi doğası gereği bütün gericilikleri en başına koymak ve ona göre solculuğu-sağcılığı, ilericiliği-gericiliği tanımlamak gerektiğine gelince bütün yaldızlar dökülüyor nedense. Eski paslanmış, günü geçmiş ölçütler, şablonlarla emperyalizm solculuğu devreye giriyor.

“Liberal Demokrasi”, Gerici Batı’nın tipik göstergesidir...

Kılıçdaroğlu ve bütün Batıcıların, piyasacı liberalizmi ve onun siyasal biçimi “çok partili liberal demokrasi”yi “Batı uygarlığı”nın alameti farikası, üstünlüğü, ilerilik, hatta solculuk, ilericilik belgesi olarak göstermeleri bu Tanzimatçı mantığın ürünüdür. Bu bağlamda, Kılıçdaroğlu’nun ŞİÖ’yü “diktayla yönetilen” ülkeler olarak vurgulaması ve karşı çıkışın temel bir gerekçesi olarak göstermesi de doğal oluyor.

İş yine geliyor demokrasinin tanımına. Çağdaş demokrasinin temel ölçütü çoğulculuk, çok partililik midir, yoksa –adına uygun bir biçimde- halkı, emekçileri gerçekten temsil etmesi midir. Bu durumda Kılıçdaroğlu’nun, başkanı olduğu Atatürk’ün ve Altı Ok’un partisi CHP’nin 1920-30’lardaki tek parti dönemine, dolayısıyla Atatürk’ün CHP’sine, onun tek partili ama sapına kadar halktan, emekten, vatandan yana siyasetlerine, demokrasiyi gerçek halkçı özüyle kavrayan, halk egemenliği olarak gören uygulamalarına karşı çıktığı, ona ihanet ettiği ortadadır. Oysa şu derin gerçeği ne Kılıçdaroğlu ne de diğer Tanzimatçı solcular görmek istemekte: Çağımızda evrensel anlamda demokrasinin birincil koşulu milletlerin bağımsız ve eşit olma hakkıdır; çünkü bir ulus bağımsız ve özgür değilse, onun bir parçası birey, parti, sınıf, örgüt vb de özgür olamaz. Bunun tersi kanıtlanmamıştır, iddia eden de yalan söyler. 1914’ten 1945’lere kadar Türkiye, değişik biçimlerde emperyalizme ve dış müdahalelere karşı ulusal bir savaş yürüttü. Böyle bir süreçte demokrasinin tek parti veya çok parti biçimi arasında tercih ikincildir. Aynı zorunluluk, Batı emperyalizmine karşı direnen ve ortaçağ sistemi ile mücadele eden Rusya, Çin dahil bütün Doğu toplumları için de geçerliydi.

20. yüzyılın olağanüstü zengin pratiğinde görüldü ki, emperyalist Batı’nın “liberal demokrasi”si, tekelci burjuvazinin emperyalist gericiliğine bir örtü rolü oynamaktan başka bir ilerici niteliğe sahip değildi. Yani gerici bir siyasetin “parlamenter demokrasi”,  görünümlü gösterisinden başka bir şey değildi.

Kılıçdaroğlu yönetimi ve Batı ayarlı Türk aydını, ulusuna, halkına ve tarihine öylesine yabancılaşmış durumda ki!..Dileğimiz, gerçekliğin sert rüzgarını yiyince, şok etkisiyle diyelim, iş işten geçmeden uyanır ve hakikati görürler.

Mehmet ULUSOY -  01 Aralık 2016 - Aydınlık

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Son Yazılar

Scattered thunderstorms

25°C

Istanbul