nazim sevenleriyle2 

Güzel günler göreceğiz çocuklar!

“Güzel günler göreceğiz çocuklar / güneşli günler göreceğiz / Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar / ışıklı maviliklere süreceğiz /

Açtık mıydı hele bir son vitesi / adedi devir / Motorun sesi / Uuuuuuuy çocuklar! Kim bilir ne harikûlâdedir 160 kilometre giderken öpüşmesi...”

Şiiri tanımışsınızdır herhalde? Nazım Hikmet’in umut veren bir şiiri. Hani Cumhuriyet Mitingleri’nin Edip Akbayram’ın sesiyle de iyice yükselten şarkısının da sözleri.

Belki aradan geçen 85 yıldan sonra biraz ironik kaçabilir ama olsun. Hayat bu! Hem dünya da hayat da öyle bir çırpıda değişmiyor ne yazık ki?

Hatırlayanlar bilecektir: şiirin başlığı Nikbinlik. Bu yazının başlığına aktardığım dizesini uyanık kalan herkes biliyor neredeyse ama başlığını bilen pek yok.

Aslında söylenişi aksi bir duygu sesi uyandıran nikbinlik, kısaca iyimserlik demek. Hayır, iyimser falan değilim. Kötümser ise hiç değilim, bilirim aklımı ve ruhumu. Çoğu kötümser tanıdığıma hep iyi gelmiştir. Ukalalık gibi gelebilir belki ama hep gördüm, yakından tanığıyım.

Şiir 1930 tarihli. Kurtuluş Savaşı kazanılmış. Arkasından Cumhuriyet’in ilanı, arkasından Lozan Antlaşması’nın imzalanması ve Türkiye’nin bir ulus devlet olarak sınırlarının çizilmesi. Fakat arkasından ABD’nin daha o günlerden bu antlaşmayı bir türlü kabul etmediği, onaylamayıp pusuya yattığı yıllar. İlk genel nüfus sayımı yapılmış ve nüfusumuz 13 milyon 648 bin 270 olarak kayıtlara geçirilmiş. Aynı yıl sanayiyi teşvik kanunu çıkarılmış. Aradan çok geçmemiş camilerde ilk Türkçe hutbe İstanbul’da okunmuş. Atatürk Harf Devrimini göstermiş. İnönü’nün bir grup arkadaşıyla birlikte verdiği Anayasa’dan dini terimlerin ayıklanması kanun teklifi mecliste kabul edilip çok geçmeden de karar olarak çıkarılmış. Arkasından da Arap harfleriyle dilekçe ve kitap yazılması yasaklanmış. Yine arkasından Millet Mektepleri gelmiş. Fakat ilk karşı ayaklanmalar da o sıralarda baş göstermiş. Nakşibendiler Menemen’de ayaklanmışlar. Derviş Mehmet ve çevresindeki bir grup şeriatçı devlet binaları önünde yeşil bayrak açıp kendilerine karşı görev yapan yedek subay öğretmen Mustafa Fehmi Kubilay ile iki mahalle bekçisini öldürmüşler. Cumhuriyet de bu saldırıyı affetmeyip bunların üzerine şiddetle yürümüş. Sıkıyönetim ilan edip elebaşılarını mahkum edip cezalandırmaktan kaçınmamış

O GÜNLERDEN BU GÜNLERE...

İşte Nazım, Nikbinlik şiirini tam da bu siyasi atmosferde yazmış. Şiirde de yazılı olduğu gibi ülkede henüz “kara kaplı kitap: zindan” olduğu gibi duruyor olsa da, hâlâ teşvik edilen fabrikalarda çalışan işçilerin “kollarını kayış kapsa, kemiklerini kırsa da”, hâlâ “sofralara haftada bir et gelse de”, hâlâ “çocuklarımız işten eve bir iskelet olarak dönseler de” iyimserdir Nazım Hikmet. Çünkü yeni bir gelecek umudu vardır Cumhuriyet’ten ve bu bir devrimdir anlayana.

Ya bugün? Değişmedi hiçbir şey diyebilir çoğumuz kolaylıkla. Ama değil, değişti çok şey. Başımızda bu AKP iktidarı olsa da ve istediğimiz gibi olmasa da hiçbir şey, değişti çok şey. Değişecek de daha. Hâlâ zindanlar ayakta, doğru. Hâlâ özgürlük yok, doğru. Cumhuriyet devrimi çökertilmeye çalışılıyor, doğru. Hukuk yerlerde sürünüyor ve bir zulüm aracı, doğru. Hâlâ çocuklarımızın akşam evimize sadece iskeleti değil artık cesetleri geliyor. Ekonomi durmuş, siyaset tıkanmış, sanat ve kültür çoktan başka bir yere evrilmiş, çökmüş ekonomiden ticari medetler ummakla meşgul. Akıl izan hak getire!

Ben mi? Çoğunuz gibi her anlamda yoğun mücadele ediyorum, çalışıyorum bir yandan da. İki hafta önce Ankara’da KAV Sanat Galerisi’nde “Yeryüzü Duaları” başlıklı bir sergi açtım. Sergi 12 Mart’a kadar sürüyor. 5 Martta aynı galeride “Dua ve çağdaş sanat” konusunda bir de söyleşim olacak. Anlatmaya devam edeceğim aslında birer mücadele çığlığı olan “dua” ile çağdaş sanatı.

O yüzden durmak yok! Ankara’daki sergim sürerken 3 Mart’ta da İzmir’de Selçuk Yaşar Müzesi’nde bu kez de söz konusu sergimin diğer resimleriyle yeni bir sergi açacağım. Yani siz bu yazıyı okurken ben İzmir’de sergimi hazırlıyor olacağım. Bu sergim de 31 Mart tarihine kadar sürecek. O biterken yenisi de bu kez İstanbul’da yine bir “Yeryüzü Duası” olarak kabul ettiğim Gılgamış başlıklı tamamıyla yeni bir çizgideki resimlerimden oluşan sergim açılacak. Bana kalırsa Gılgamış Destanı daha dinler bile ortaya çıkmadan 5000 yıl öncesinin ilk dualarından. Bu yüzden Gılgamış’ı yeni bir gözle yeniden yazdım ve o da sergimle birlikte bir kitaba dönüşmüş olacak. Bambaşka fakat çağdaş bir Gılgamış getirmeye çalışıyorum sizlere.

Dua, aslında çağırmak, seslenmek, arzu ve talep etmek, temennide bulunmak, dilemek demek. Bence her şey önce buradan başlıyor.

Sözü nereye getireceğimi anlamış olmalısınız? Ne diyelim: Haydi yeniden başlayalım hep birlikte! Başka yolu yok! Fakat bana biraz müsaade! Bir süre yazamayacağım bu köşede! Görüyorsunuz, başka konulara çok yoğunlaştım. Uzun yazılar peşindeyim bu aralar! Örneğin Ortaçağ savaşçısı Dante ve İlahi Komedya’yı yazdım. Tam 19 sayfa oldu. Absent dergisinde yayımlandı. Tartışılıyor. Şimdi de Babil üzerine yoğunlaşmış durumdayım. İzninizle!

Hepimize rastgele!

Ekrem KAHRAMAN - 01 Mart 2016 - Aydınlık

Son Yazılar

Cloudy

11°C

Istanbul