korkut boratav nurzen amuran soylesi2

Korkut BORATAV - İslamcı faşizmin en kritik adımı, başkanlık rejimidir!

(Söyleşi - Nurzen AMURAN)

Nurzen AMURAN >>> Önce değişen dünyaya bir göz atalım: Neoliberal politikalara karşı ‘halkların direniş sayısı’ şimdilik az da olsa siyasal iktidarı ele geçirme yolunda ilerlemeler gösteriyor. En güzel örnek İspanya’daki seçimler değil mi?

Korkut BORATAV >>> Batı toplumlarının tümünü etkileyen, içinde ortak gelişim, “merkez” diye de adlandırılan odakta kümelenmiş düzen partileri blokunun güç kaybetmesidir. Bu blok, iki kanattan oluşuyor: Geleneksel muhafazakâr ve sosyal demokrat kanatlar. Muhafazakâr kanatlar (“göçmen, sığınmacı karşıtı” reflekslerle beslenen) ırkçı, faşizan aşırı sağın tehdidi altında geriliyor veya bizzat bu doğrultuda dönüşmeye başlıyorlar. Sosyal demokrat kanatlar ise, kendi solundaki (komünist partilerin temsil ettiği) geleneksel veya (Syriza, Podemos, Portekiz’de Sol Blok gibi) yeni oluşan sosyalist eğilimli hareketlerin baskısı altında kalıyorlar. Portekiz’de bu baskı, sosyalist partinin kurduğu bir sol cephe hükümeti ile sonuçlandı. İspanya’nın Sosyalist Parti/Podemos koalisyonu gündeme geldi. İrlanda’da neoliberal politikalara teslim olan İşçi Partisi, PASOK gibi tasfiyeye uğramakta; sosyalist akımlar güçlenirken, Sinn Fein sola kaymaktadır. Bu örneklere aykırı giden tek olay, Yunanistan’da referandumda halkın %62’lik bir destekle “AB baskısına karşı direnin” iradesine Syriza’nın ihanet etmesi oldu. Kemer sıkma reçetelerine teslim olan Syriza, anlaşılan PASOK’un kaderini paylaşacaktır.

Bunlara karşılık, Batı ve Kuzey Avrupa’da aşırı sağ güçlenmekte; ancak henüz iktidara gelememekte; Doğu Avrupa’da ise anti-komünist geleneğin izleyicisi olan gerici akımlar iktidara aday olmakta; Macaristan ve Polonya’da seçim kazanmaktadırlar.

Nurzen AMURAN >>> İngiltere’deki seçim sonuçları solda yeni beklentilere yol açtı. En çarpıcı örneği ise İşçi Partisi’nin klasik politikasına dönüşünü sağlayacak bir lideri tercih edişi. Bu gelişmeyi siz nasıl yorumluyorsunuz?

Korkut BORATAV >>> Britanya İşçi Partisi liderliğine, sendikaların ve yarım milyonu aşkın üye tabanının desteğiyle seçilen Jeremy Corbyn, Blair’in sağ çizgisinin tam karşıtını temsil etmektedir. Yani, İşçi Partisi’nin sosyalist geleneğini benimsemekte; neoliberal politikalara karşı çıkmakta; özelleştirilen bazı sektörlerin yeniden kamulaştırılmasını savunmakta; ABD yörüngesinden bağımsız bir dış politika çizgisi savunmaktadır. İngiltere’de siyaset öncelikle parlamento içinde yürütülür. Bu yüzden, Blair’ci kanadın çok güçlü olduğu İşçi Partisi’nin parlamento grubunun engellemesi ile baş etmekteki başarısı, Corbyn’in siyasi geleceğini de belirleyecektir. Yani, yukarıda değindiğim sola kayma eğiliminin Britanya’daki yansıması, İşçi Partisi’nde Corbyn’in liderliği olmuştur.

Buna karşılık, Britanya’da aşırı sağın da güçlendiği dikkate alınmalıdır. Bu akımı, UKIP (Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi) temsil etmektedir ve 2014’teki Avrupa Parlamentosu seçimlerinde %27’lik oyla birinci parti olmuştur. Benzeri bir başarıyı Fransa’da da, aynı Avrupa Parlamentosu seçimlerinde %25’lik oyla ilk parti olan FN (Ulusal Cephe) partisi gerçekleştirmiştir. Her iki ülkede de, seçim sistemleri merkez sağ ve sol’dan oluşan düzen partilerini iktidarda tutacak biçimde düzenlenmiştir. Bu nedenle, seçmen desteğinde ön sırada yer alan UKIP ve FN, parlamentolarda temsil edilememekte; kısa vadede iktidar alternatifi olamamaktadır. Benzer engellemeler, düzen karşıtı sol partiler için de söz konusudur.

Ancak, bunlar yapay ertelemelerdir. İki dönüşüm gündemdedir. Birincisi, merkez sağ partilerin aşırı sağa; merkez sol partilerin de ülkelerindeki geleneksel sosyalist birikimi temsil eden çizgilere kaymasıdır. Fransa’da Sarkozy’nin FN ile ittifakı her an gündemdedir. Corbyn’in liderliği, Portekiz’deki sol hükümet, merkez solun kendi soluna açılmasının birincisine örnekleridir. İkincisi ise, düzeni korumak için oluşturulmuş seçim sistemlerinin, düzen partileri dışındakilere de yarayacak sonuçlar vermesidir. Yunanistan’da en yüksek oyu alan partiye iktidarı armağan eden seçim sistemi, üst üste iki seçimde Syriza’yı iktidara getirdi. İspanya’da son seçimlerde Podemos, az farkla sosyalist partinin gerisinde kaldı ve hükümeti kurma seçeneğine çok yaklaştı.

Öte yandan, egemen sınıfların, aşırı sağ, faşizan partileri özümseme, onları “evcilleştirme” becerilerini ihmal etmemek gerekir. 20nci yüzyıl Batı Avrupa tarihi, faşizmle uzlaşan burjuvazi örnekleri bakımından zengindir. Buna karşılık, Avro Sistemi’nin (Almanya’nın) emperyalizmini tehdit etme olasılığı gündeme geldiğinde, Syriza’ya karşı çok katı, ödünsüz bir çizgi izlendiğini de hatırlatayım.

BRİTANYA’DA CORBYN’İ İŞÇİ PARTİSİ LİDERLİĞİNE GETİREN DÖNÜŞÜMÜN BİR BENZERİ BUGÜNLERDE ABD’DE GÖZLENİYOR!

Nurzen AMURAN >>> ABD’deki Başkanlık ön-seçimlerinde Demokrat Parti’den Hillary Clinton’un en yakın rakibi Bernie Sanders olması ilginç değil mi? Çünkü Sanders sol düşüncede “demokratik sosyalist” olarak tanımlanıyor. ABD’nin dış politikasındaki başarısızlığın tepkisi midir bu gelişme?

Korkut BORATAV >>> Dediğiniz gibi Britanya’da Corbyn’i İşçi Partisi liderliğine getiren dönüşümün bir benzeri, bugünlerde ABD’de gözleniyor. Demokrat Parti’nin (DP’nin) Başkanlık adayını belirleyen ön-seçim sürecinde Sanders’in kampanyası ciddi başarılar kazanıyor. DP’nin “sol” (ABD’deki siyaset terminolojisinde “liberal” diye adlandırılan) kanadının, Avrupa sosyal demokrasisi ile benzerlikler taşıdığına işaret edeyim. DP yönetimi ise, Wall Street çevreleriyle işbirliği içinde Sanders’ın aday olmasını engellemeye; Hillary Clinton’un başarısı için çalışmaktadır.

ABD siyasetinde madalyonun diğer yüzü, yani aşırı sağın yükselmesi de gündemdedir. Merkez siyasetinin ırkçı-faşizan çizgiye savrulma eğilimini, Cumhuriyetçi Parti’de (CP’de) milyarder Donald Trump temsil ediyor. Wall Street ve CP yönetimi, Trump’ın adaylığını önlemeyi istemektedir; ancak, başaramazlarsa, elbette uzlaşacaklardır.

LİBYA’DA KADDAFİ REJİMİNİ YIKMA SENARYOSU ÖZÜNDE EMPERYALİZMİN AVRUPA KANADI TARAFINDAN TEZGAHLANDI!

Nurzen AMURAN >>> Neoliberal politikaların yönlendirdiği Ortadoğu’daki kaos ortamını Batı kendi çıkarları doğrultusunda iyi yönetemedi, başarısız oldu. Suriye’deki Esat rejimine Rusya’nın müdahalesi neleri değiştirdi?

Korkut BORATAV >>> Libya’da Kaddafi rejimini yıkma senaryosu, özünde emperyalizmin Avrupa kanadı tarafından tezgâhlandı; Obama gönülsüzce, Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ise sonradan, ancak tam gazla destek verdi. Aynı senaryonun Suriye’de tekrarı planlandı. Libya operasyonunu Güvenlik Konseyi’nde dolaylı olarak destekleyen Rusya ve Çin, Suriye’ye karşı saldırıya yeşil ışık yakmadılar. Bu nedenle, “uçuşa yasak, güvenli bölge” seçenekleri hayata geçirilmedi. Bunun yerine, ABD ve Avrupa, isyancıların, silah, para, eğitim yoluyla ve Türkiye-Suudi-Katar’ın katkılarıyla desteklenmesi ile yetinmek zorunda kaldı. Zamanla böylece oluşan isyancı güçler, hemen hemen tümüyle cihatçılarla, giderek “terörist” kimlikleri açığa çıkan Nusra ve IŞİD’le birleştiler.

Obama, bu gelişme karşısında duraksadı. Esasen Orta Doğu’dan çekilmek; önceliklerini Asya’ya (ve kısmen Rusya’yı kuşatma stratejisine) kaydırmak istemekteydi. Bu dönüşümler, BM üyesi olan hükümran Suriye hükümetinin davetiyle Rusya’nın “terörist” gruplara karşı silahlı müdahalesi, Obama yönetimi için, bir can kurtaran simidi oldu. Bu sayede, Esad’ı devirme önceliği devre dışı olacak; ABD’nin mücadele hedefi, IŞİD ile El Kaide’nin Suriye kolu (Nusra) ile sınırlı tutulacaktı. Bu Türkiye-Suud-Katar ittifakının Halep ve çevresi için hedeflediği, Sünni-İslamcı bir özerk bölge stratejisinin çöküşü anlamına gelmektedir.

Ancak, bu senaryo, altı ay içinde kalıcı bir platforma yerleşmezse, Bn Clinton’un veya Cumhuriyetçilerin kazanacağı bir Başkanlık, Suriye’ye daha kapsamlı bir silahlı müdahaleye ve bu çerçevede Davudoğlu-Erdoğan’ın savunduğu “uçuşa yasak, güvenli bölge” seçeneğine dönüş anlamına gelebilir. Böyle bir durumda olası gelişmeler korkutucudur.

BU YÜZYIL İÇİNDE YÜKSELEN İSLAMCILIĞIN İKİ KÖKENİ VARDIR. İSLAMİYETİN DOKTRİNER YORUMU VE EMPERYALİZMİN SALDIRGANLIĞI!

Nurzen AMURAN >>> AB’nin sığınmacı sorununa karşı net bir çözüm programı yok. Avrupa değerlerinin tehlikede olduğunu vurguluyor. Avrupa, neden Ortadoğu’da savaş ve savaşın yol açtığı ekonomik tahribatta sıkışıp kalan bu insanların yaşama haklarını göz ardı ediyor, İslamı bütün olarak alıp değerlendiriyor? Laikliği en iyi uygulayan ülkelerden biri olan Suriye’nin farklılığını dikkate almıyor?

Korkut BORATAV >>> Çok sayıda sorunun iç içe geçtiği bir ortam içindeyiz: Bir yandan uluslararası emek hareketleri, göçmenler ve sığınmacılar ayrımı önem kazanıyor; bir yandan da siyasi İslam ve kültürel Müslümanlık ayrımı ile aydınlanma değerleri arasındaki karşıtlık veya uyum sorunları gündeme geliyor.

 Sermaye, belli konjonktürlerde, ülke içi işgücü piyasalarını disiplin altına alan bir etken olarak, çevre ekonomilerinden işgücü ithalini yeğleyebilir. Kapitalizmin tarihi boyunca bu işlevi ifa eden büyük çaplı nüfus hareketlerine tanık olduk. Bu etkenin önem taşıdığı bir dönem, belli istisnalar dışında geride kaldı. Neoliberal politikalar “ulusal” işgücü piyasalarını büyük ölçüde esnekleştirdi. Dahası, uluslar-ötesi sermaye ucuz işgücünü çevre ekonomilerinde (Çin’de, Bangladeş’te, Hindistan’da) istihdam etmeyi yeğlemeye başladı. Çin, bir anlamda, “dünyanın fabrikası” oldu.

Öte yandan, Üçüncü Dünya’nın yoksul yüzlerce milyon insanı, Batı’ya gitmenin olanaklarını kullanmayı öğrendi. Geleneksel yabancı emek talebinin doygunluğa yaklaştığı bir döneme denk gelen yeni ve önlenemez bir akın böylece başladı. Çoğunlukla emperyalist ülkelerin eski sömürgelerinden gelen bu insanlar, göçmen sorununu yarattılar.

Son akın, emperyalizmin Orta Doğu’daki kanlı saldırılarının türevi olan sığınmacılar sorununu yarattı. Bu dalganın oluşmasında, emperyalizmin doğrudan sorumluluğu vardır. Aynı zamanda İslamcı-cihatçı radikalizmin yükselmesiyle de iç içe girmiştir. Bu nedenle, Orta Doğulu insanların, geleneksel kültürel gerilimler dışında bir güvenlik tehdidi olarak algılanmasına yol açmaktadır. Batılı devletler, oluşmasına katkı yaptıkları bir olgunun maliyetini de üstlenmelidirler.

Öte yandan, bu tehdidin ideolojik arka planını oluşturan köktendinci siyasi İslam ile Orta Doğu dünyasında ve Türkiye’de halkların kültürel bir edinimi olan Müslümanlık arasında da ayrım yapılmalıdır; bunlar aynı şey değildir. Aynı şey olmadığı için de, sadece Cumhuriyet Türkiyesi’nde değil, Nasır, Saddam, Esad, Kaddafi ve Arafat’ın Arap dünyasında da laiklik Müslümanlık ile bağdaşmıştır. Ve o nedenle, Kuzey Afrika kökenli insanların, Fransız toplumuyla bütünleşmeleri güç olmamıştır. Bu yüzyıl içinde yükselen Siyasî-cihatçı İslamcılığın iki kökeni vardır: İslamiyet’in doktriner yorumu ve emperyalizmin saldırganlığı.

Siyasî-cihatçı İslam, kültürel Müslümanlığı fethettikten sonra hızlanan sığınmacı akımı, böylece, Batı toplumlarında güvenlik endişeleri dışında yepyeni uyumsuzluk öğelerine de yol açıyor. Bu nedenle Zizek gibi enternasyonalist bir Marksist dahi, sığınmacılardan “Avrupa devletlerinin yasalarına ve toplumsal normlarına uyma yükümlülüğünün” talep edilmesini savunmuştur. Bununla ne kastettiğini şöyle açıklıyor: “Dinsel, cinsiyetçi, etnik şiddete hoşgörü yoktur; hiç kimse kendi dinini veya hayat tarzını kabul için başkalarını zorlayamaz; her bireyin ait olduğu [yani sığınmacıların dahil olduğu] topluluğun törelerini terk etme, uygulamama özgürlüğüne saygı gösterilmelidir.”  Buna göre, Suriyeli, Iraklı göçmenlerin kültürel normları ile Avrupa değerlerinin çatıştığı durumlarda, ev sahiplerinin hayat tarzları tehdit edilirse, “bunları koruma hakkı” öncelik taşımalıdır.

Zizek’in kastettiği Avrupalı hayat tarzlarından önemlice bir bölümü, Avrupa aydınlanmasının bu toplumlara armağanıdır. Orta Doğulu ve Türkiyeli insanlar, kendi ülkelerinde laik rejimlerin süregeldiği, örneğin yirminci yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’ya göç ettiklerinde, yeni ülkelerinin hayat tarzlarına uyum sağlamada bugünkü boyutlarda güçlük çekmediler; sorunlar yaratmadılar.

Bugünkü iktidar yapılarıyla Batı kapitalizmi, bu sorunları doğrudan çözme yeteneğinden yoksun görünüyor. Bugün Orta Doğu’da adım adım güç kazanan siyasî-cihatçı-köktendinci İslam’ın yarattığı sorunları, yerel müttefikler oluşturarak çözmesinin de mümkün olmadığı anlaşılıyor.

ÇÖZÜM SOSYALİZMİN GELENEKSEL DEĞERLERİNE DÖNÜŞTE YATIYOR!

Nurzen AMURAN >>> Bu durumda size göre çözüm nedir?

Korkut BORATAV >>> Bana göre tek çözüm, Batı’da, Doğu’da ve Güney’de toplumların insanlığın sosyalizmin geleneksel değerlerine dönüşte yatıyor. Burada, “sosyalizm” terimi ile en geniş kapsamı, tüm çeşitli kolları (anarşizm, sosyalizm, sosyal demokrasi, komünizm) ile anti-kapitalist akımları; bunlara ilaveten de Üçüncü Dünya’daki (Kemalizm’den Bağlantısızlar Hareketi’ne kadar uzanan) anti-emperyalist akımları kastediyorum. Bu anlamdaki sosyalizm, aydınlanmanın insanlığa en ileri armağanıydı. Bu hedefe ulaşmak bugün için ütopik görünebilir; ancak, gecikmesi, çok kanlı, yıkıcı sonuçlara, belki de Üçüncü Dünya Savaşı’na yol açabilecektir.

DEMOKRATİKLEŞMİŞ LAİK BİR SURİYE REJİMİ ORTA DOĞUDA’Kİ KARANLIK GÜÇLERE KARŞI ÖNEMLİ BİR MEVZİNİN KAZANILMASI ANLAMINA GELİRDİ...

Nurzen AMURAN >>> Türkiye’nin Suriye politikasında öncelikli olarak ele alması gereken sorunu, Esat’ın gitmesi mi, PYD’nin liderliğinde Kürt devletinin kurulması mı, Rusya ile süren anlaşmazlık mı yoksa sığınmacılar mı? Hangisi ilk ele alınmalı?

Korkut BORATAV >>> AKP iktidarının Ortadoğu’da Sünni liderlik tutkusu, emperyalizmle işbirliği altında Türkiye için seçenekleri adım adım ortadan kaldırdı. Gerçekçi ve hayırhah alternatif, Suriye’de barışçı, demokratik bir çözüm için Türkiye’nin aktif arabuluculuk yapması olurdu. Bu demokratik çözümde, uzun süre dışlanmış olan Suriyeli Kürtlerin talepleri de dikkate alınırdı. IŞİD ve El Kaide tehditlerinin baskısını hisseden Obama yönetiminin Türkiye’nin bu tür bir girişimin engellememe olasılığı da vardı.

Demokratikleşmiş, laik bir Suriye rejimi, Orta Doğu’daki karanlık güçlere karşı önemli bir mevzinin kazanılması anlamına gelirdi. Ancak, Türkiye’nin AKP yönetimi altında bu türlü bir rolü üstlenmesi söz konusu değildi; nitekim tam tersi gerçekleşti.

LAİKLİK MÜCADELESİ SOL SİYASETİN ANA GÜNDEM MADDELERİNİN BAŞINDA GELMELİDİR!

Nurzen AMURAN >>> Sizin asıl alanınıza dönelim: Uluslararası alanda yürütülen politikaların Türk ekonomisindeki bedeli ne oldu? Emeğiyle geçinen insanların geleceği açısından durum değerlendirmesi yaparsak, yoksullaşmaya karşın İslamcı düşüncenin gerekçelerinden yararlanarak AKP’ye “kaderci bir teslimiyet” görüyoruz. Bu durumun iktidara siyasi fayda sağladığı kesin ama Türkiye açısından sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Korkut BORATAV >>> 2013-2015 yıllarının tümüne bakıldığında, büyümenin astronomik dış kaynak girişlerine bağımlı hale geldiği; artan dış açıkların tüketim artışlarını beslediği; sermaye birikim oranının ise değişmediği bir yapının yerleştiği gözlenecektir. Bu emperyalist sisteme bağımlılığı, dolayısıyla dışsal kırılganlığı giderek artmış, yoğunlaşmış bir dönüşüm anlamına geldi.

AKP iktidarının öncesi, yani 1998-2002 dönemi, kişi başına milli gelirin artmadığı beş kayıp yıldır. AKP bu dönemi izleyen ve sermaye hareketlerinin canlandığı ilk beş yıllık iktidarında hızlı bir büyümeyi, geçmiş dönemden devralınan IMF programını aynen sürdürerek adeta kendiliğinden gerçekleştirdi. Sonraki sekiz yıla durgunlaşma damgasını vurur. Dönemin tümünde, özel tüketim, gelir ve ücret artışlarını aşmıştır. Bu, tüketim kredilerinin hızla artması sayesinde gerçekleşmiştir. Bu ortamın yarattığı yapay refah algılaması, AKP’nin halk sınıfları saflarındaki desteklenmesinin ekonomik etkeni olarak öne çıkar. Katma değerden ve milli gelirden emeğin payı geriler; ama kişi başına tüketim artışları bu göreli kaybın algılanmasını önler.

AKP’yi on üç yıl boyunca iktidarda tutan bu ekonomik olgulara, tutucu, kaderci bir dünya görüşünün yaygınlaşmasını; laikliğin aşınmasının halk sınıfları üzerindeki ideolojik yansımalarını da eklemek gerekir.

Bu nedenlerle solun yükselmesinin önündeki en büyük engel, halk sınıflarını teslim almış olan gerici, tutucu ideolojiler; siyasi İslam’ın yerleştirdiği dünya görüşüdür. Laiklik mücadelesi, bu nedenle, öncelikle sol siyasetin de ana gündem maddelerinin başında gelmelidir.

İSLAMCI FAŞİZM SÜRECİNİ TAMAMLAYACAK EN KRİTİK ADIM, BAŞKANLIK REJİMİNE GEÇİŞ OLACAK...

Nurzen AMURAN >>> CHP, AKP’nin başkanlık sistemi talebine karşı Anayasa uzlaşma komisyonunu terk etti. Diğer partilerin Anayasa değişiklik çalışmalarına devam etmesi halinde  meşruiyet tartışmaları gündeme gelmez mi ? Başkanlık sistemine geçiş süreci size göre başladı mı? Parlamento dışı muhalefetin etkinliği AKP iktidarı döneminde bertaraf edildi. Parlamento dışı muhalefetin harekete geçebilmesi için Parlamento’daki muhalefet partilerine düşen sorumluluk ne olmalıdır?

Korkut BORATAV >>> Türkiye adım adım İslamcı faşizme doğru sürükleniyor ve bu süreci tamamlayacak en kritik adım, Başkanlık rejimine geçiş olacaktır.

Parlamenter muhalefet, özellikle de CHP, bu son adımı Anayasa değişikliklerine bundan sonra da katılmayı reddederek engelleyebilir. CHP’nin katılmadığı bir müzakere süreciyle AKP’nin Anayasa değişikliğini gerçekleştirmesi fiilen mümkün değildir.

Bunun ötesinde parlamenter muhalefetin, AKP’nin toplumu, kamu yönetimini ve devlet aygıtını İslamcı doğrultuda değiştirme, dönüştürme girişimlerine her aşamada, her adımda sistematik, tutarlı ve kararlı biçimde karşı çıkması gerekmektedir.

Türkiye’nin parlamento dışındaki tüm ilerici, sol güçleri, örgütleri, özellikle CHP’yi AKP’nin bu iki doğrultudaki çabalarına karşı direnmeye, engellemeye ısrarla davet etmelidir.

AKP, muhalefeti sadece parlamento içine sıkıştırmak istiyor. Medya üzerindeki baskı ve denetimi sayesinde de bu sınırlı muhalefetin kamuoyuna intikalini büyük ölçüde öneyebiliyor; etkisiz kılıyor. Bu kısır döngü, ancak, toplumun parlamento içinde ve dışındaki tüm aydınlık, ilerici güçlerinin paralel ve belli ölçülerde dirsek teması içindeki kapsamlı bir demokrasi mücadelesiyle frenlenebilir.

Nurzen AMURAN >>> Önerileriniz ve bu güzel söyleşi için teşekkürler.

Korkut BORATAV >>> Ben teşekkür ederim.

Söyleşi : Nurzen AMURAN - 21 Şubat 2016 - Odatv

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Son Yazılar

Rain

16°C

Istanbul