ali nejat olcen

BOP’un Aracı Faşizmin Hukuku!

İnsan haklarının ve öz­gürlüklerin yok edilişinin kaynağı olarak faşizmin hu­kukunu algılamak eksik bir düşünce olarak kalabilir

çünkü, ülkemizde olay, insan haklarını aşan ulusal varoluş sorununa dönüşmüş bulunmaktadır.

İçinde yaşadığımız faşiz­min hukuku uzun dönemde adım adım yürünerek oluşturuldu. Bu yazıda faşizmin hukukunun tarihsel gelişimini açıklamaya çalışırken önce bir öz eleştiri sürecinden toplum olarak geçmemiz gerekecek:

1.Olguların kendisini değil sonuçlarını eleştiriyor ve fakat o sonucu yaratan nedenleri yani genel’i görmekten uzak kalıyoruz.

2.Genelin yarattığı ayrıntıyı irdelemeye çalışırken birbirimizle anlaşmazlık yaratmakta da uzmanlaşmaktayız.

3.Birbirimizle anlaşmazlığımız tersine dönerek ay­rıntıyı yaratan geneli görmemize engel olmakta.

4.Tarih bilincinden ve tarihin diyalektiğinden yoksunuz..

Faşizmin Hukukunun doğuşuna ilişkin süreçleri gözden geçirir­ken geneli görme yetisin­den şimdilerde ne denli uzakta kaldığımız ortaya çıkmaktadır.

1.1909 Meşrutiyetle Birlikte Faşizm Hukukuna Giriş

Tunceli Mebusu Fikri Lütfi bey, 18 Aralık 1326 (2.1.1911) günlü Meclisi Mebusan’ın 20’nci birleşiminde bu konudan şöyle yakın­mıştı:

Bendeniz Ağustos sonlarına doğru idi, Rıza Nur beyin tutuk­lanması Temmuzdadır, kendisini kimseyle görüş­türmüyorlardı. Bilmem Hakkı Paşa Hazretleri (başba­kan,a.n.ö) görüşebildi mi? Bendeniz birkaç kez giri­şimde bulundum, başarama­dım. Yalnız Ağustos ayla­rında idi, yolda birine rastladım, Rıza Nur beyle görüştü­rüyorlar, dedi. O vakit ben de sizin gibi düşündüm. Bu, Divan-ı Harbe ait bir sorun­dur, dedim; Divan-ı Harb daire­sine başvurdum. Kenan Paşa ile o vakit tanıştım. Dedi ki: Bu konuda size yardımcı ola­mam, çünkü gizli ekibin soruş­turmasından biz de bilgi sa­hibi değiliz. Bu soruş­turma bi­zim yönetimimizde yapılmı­yor.

Rıza Nur milletvekili (mebus idi) ve tutuklanmış hiç kimse onun nerede olduğunu bilmiyordu.

Başbakan R.T.Erdoğan’ın devlet içinde kendisinin yapılan­dır­dığı “Paralel Devlet” dediği örgütün benzerini ilk kez Meşrutiyetin öncüsü İttihat ve Te­rakki iktidarı oluşturmuştu. Tunceli mebusu Fikri Lütfi bey o gün konuşmasında ( 2 Ocak 1911) şunları söyler:

Hafız Sami’yi postaneden paketleri alırken gözetleyen ve tu­tuklattıran kişinin ne Kanun Dairesi’nden ne de Sıkıyö­ne­timce bu tür sorunlarla ilgilenen birisi olmamasıdır.

Lütfi Fikri bey’in konuşmasını Meclisi Mebusan üye­leri sessizlik içinde dinliyorlardı. Elindeki kanlı sopayı gös­tererek:

“Orada çaresizler üzerinde kırılmış sopadır” diyor, elindeki zar­fın içindeki cismi göstererek “şu gördüğünüz ufak şey, işkence edilen adamın parmağından düşmüş tırnaktır. Bu kadar kesin ve açık suçlamalar karşısında sanırım namuslu bir kabine… diyordu.

Edirne mebusu Feylesof Rıza Tevfik bey, 1911 yılında bugünkü AKP iktidarını anlatıyor gibiydi:

Benim görüşümde memlekette bir felaket var, oysa ger­çek hükümetin hangi ellerde olduğuna dair bende kuş­kular var. Acaba hükümet (hükümet üyelerini göstererek) şu sayın kurul mu? Bence de­ğil. Acaba?

Meşrutiyeti savunan İttihat ve Terakki Cemiyeti, paralel Devletin ilk yapımcısı mı olmuştu!

1950 Demokrat Parti İle Gelen Faşizm

1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti, İttihat ve Te­rakki iktidarının benzeriydi.   Adındaki demokrasiyi yerle bir etmiş, kendisine oy vermeyen Kırşehiri, ilçe’ye dönüştür­müş, eleştiri yazıları nedeniyle Hüseyin Cahit Yal­çın’ı, Bedii Faik’i tutuklatarak hapse atılmış, Demokrat İzmir gazetesini partisinin militanları eliyle tahrip edilmesini sağ­lamış, ken­disine demokratik koşulları kazandıran CHP ge­nel başkanı İsmet İnönü’yü, taşlatarak yurtiçi gezilerini sür­dürmesini önlemeye çalışmış, Büyük Millet Mec­lisinde Tahkikat Ko­misyonu kurarak yasama ile yargıyı kendi elinde topla­maya yeltenmişti. İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof.Sıddık Sami Onar’ın saçlarından tutup sürükleyerek dışarı atan polis Bumin Yamanoğlu cezasız kalabilmişti. Halkevlerini kapatarak ulusal kültürün birlik-telik içinde gelişimini önlemiş Cumhuriyetin kitap yakan ilk siyasal iktidarı olmuştur.

1955-60 dönemi İttihat ve Terakki iktidarının faşizminin benzerini ya­şamaya başlamıştı Cumhuriyet Türkiyesi. Ülkede bu denli gaddar ve zalim olan Demokrat Parti ikti­darı İstanbul’da azınlık haklarını yok eden 6-7 Eylül 1955 olaylarına karşı Yunanistan‘dan gelen tepkilere   boyun eğmiş ve yazar Nazlı Ilıcak’ın Bayındırlık Bakanı olan Ba­bası Muammer Çavuşoğlu, İzmir’de Yunan bayrağının gön­dere çekilerek selam duruşuyla o ülkeden özür dilemeye boyun eğmişti.

Ülkeyi ikiye bölme girişimi Menderes hükümetinin eseridir. Va­tan Cephesi ile devletin radyo denilen haberleşme aracı TRT her gün o cephe’ye katılanların (aralarında yaşamı terk etmiş olanlar da vardı) adlarını yayınlamakla görevlendiril­mişti (Türkiye’nin nüfusu 1960’da 28 milyon iken, Vatan Cephesi’ne sözde katılanların listesinde 300 milyon kişinin ismi vardı-KNB-).

61 Anayasasında Özgürlüğün Güvencesi : 11.madde

27 Mayıs 1960 devriminin en önemli girişimi Anayasa Mahkemesi’ni ve planlı ekonomiye girmesini sağlayan Devlet Planlama Teşkilatını kurmuş olmasıdır. Bunun kadar önemli olan konu Anayasa’da “Teme hak ve özgürlükler”i güvenceye alan 11. maddenin yer almasıdır. O maddenin en önemli yönü “Yasaların temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunamayacağını, ön görmüş olmasıydı. 12 Eylül 1980 de yürürlüğe sokulan Anayasada bu hükmün kaldırılmış, temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunan yasaların gündeme girmesi dönemi başlamıştı.

Demirel hükümetleri “Millî Cephe” tanımıyla ikilem yaratmış olsa ve o hükümetim Adalet Ba­kanı (Milli Selamet Partisi üyesi) Adalet Bakanı İsmail Müftüoğlu, gençlik olaylarını “vatan sever ile vatan sevme­yenler arası ça­tışma” olarak nitelese bile Anayasa’nın bu çok önemli 11.maddesini bugünkü kadar ülkeyi tehlikeye sürükle­yen sorunları gündeme getirmemişti.

4.12 Eylül 1980 ile Hortlayan Faşizim

Aslında 12 Eylül 1980 öncesinde, 23 Nisan 1980 günlü Tercü­man gazetesi, Prof. Orhan Aldıkaçtı’nın başkanlı­ğında Anayasa değişikliğini tartışmaya açmıştı. O yayında, Prof. Orhan Aldıkaçtı, İlhan Akın, Yaşar Karayalçın, düşün birliği içinde:

“Anayasada Yürütme kuvvetine, Yasama ve Yargı kuv­vetlerinin altında yer verildiğini ileri sürerek ve Bakanlar Kurulu’na takdir yetkisini kullanacağı çok dar bir alan bırakıldığını eleştirerek”, işe giriştiler. Tercüman gazetesinin bir sonraki 24 Nisan 1980 günlü yayı­mında Prof. Orhan Aldıkaçtı,

Anayasa Mahkemesi, Anayasada değişiklikleri sadece şekil bakımından incelemeye yetkili olduğu halde, Anayasa’nın 9.maddesine yeni bir anlam vererek deği­şikliklerin muhtevasını denetlemeye devam etmekte böylece Anayasa millet iradesinin üstüne çıkmaktadır, diye­bilmişti.

Söz konusu 9.madde, Cumhuriyetin korunması için şu koşula yer vermişti:

Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki Ana­yasa hükmü değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

Prof.Aldıkaçtı bu maddeye ilişkin bir siyasal iktidarın değişiklik getirmesini istemesine karşın “Anayasa Mahkemesi’nin konuyu sadece biçim yönünden incelemesini” ileri sürüyor, Anayasaya uygunluğu bakımından incelemenin tartışmaya açılmasını öne-riyordu. Üstelik :

Yürütme organının, yasama organını feshedebilme­sini önermiş ve de yazabilmişti. (23.4.1980 Tercüman).

Ve o Prof. Orhan Aldıkaçtı’yı, 12 Eylül 1980 Kenan Evren darbesinde 1982 Anayasasını hazırlayan komisyonun başkanı olarak görüyo­ruz. Yasaların “temel hak ve özgürlükle­rin özüne dokunan dokunamayacağı” hükmünün kalkmasını sağlamış ve bununla yeti­nilmedi konut dokunulmazlığını koşul gören 16’ncı mad­dede:

Millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından gecik­mede sa­kınca bulunan hallerde de, kanunla yetkili kılınan merciin emri bulunmadıkça konuta girileme­yeceği, hükmündeki “millî güvenlik ve kamu düzeni” koşulları, Prof. Aldıkaçtı’nın başkanı olduğu komisyonda kaldırılarak, yerine “yetkili mer­ciin kararıyla gece yarısı konutların girilmesi yetkisi siyasal iktidarların eline geçmesini” sağladı. (Resmi Gazete 9.11.1982,sayı 17863)

Adalet ve Kalınma Partisi (AKP) iktidarında, “hukuk” kav­ramı­nın, tutarlı, belirgin ve adalet duygusunu besleyen kurallar diz­gesinden uzaklaştırabilmesinin birincil kaynağı, Prof.Aldıkaçtı’nın   82 Anayasasıdır.

5.Hükümetler devletin kendisi değildir.

Ülkemiz, Osmanlı devletinin enkazı üzerinde ilk kez John Stuart Mill’in “Temsili Hükümet” (Representative Government) modelini Mustafa Kemal Atatürk sayesinde ya­şamaya baş-ladık…Demokrasiye geçebilmek için bu gerekliydi bu. Temsilî Hükümet modeli,“hükümetin kimler tarafından nasıl temsil edileceğine karar verme yetkisinin toplumda olma­sını öngörüyordu. 1921 Kanunu Esasi (Anayasa) bunu getirdi.

6.Hukuk’ta Güvenlik Güçlerinin Egemenliği

Önce 61 Anayasasındaki 11.maddede öngörülen “temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunulamaz” koşulu82 Anayasasıyla yok edildi. Bununla da yetinilmedi, bilişim teknikleri geliş­tiği için, bilgi­sayardaki internet kayıtlarının da suça delil olması hükmü. Ceza Muhakemeleri Yasası nadde 134’de yer aldı. Bununla da yetinildiği sanılmasın. İlk soruşturma yetkisi, savcıların denetimi dışında güvenlik güçle­rine ta­nındı. Bugün güvenlik güçlerinin gizli tanık, imzasız ihbar yazıları, internete düşen kaynağı belirsiz ka­yıtlar, gazete haberle­rinden kesilen parçalar hatta cep te­lefonlarına ya­pıştırılan kime ait olduğu bilinmeyen mesajlar, suç kanıtları olarak, yargıçların önüne el arabalarıyla taşı­nır oldu. Bununla da yetinilmedi ve Gizli tanığı korumak İçin Devlete Sahtekârlık yapma Yetkisi tanındı. Şöyle:

5726 sayılı yasa ile gizli tanığın tanınmaması için kimliğinin tüm belgelerinde (evlilik cüzdanı, pasaport, nüfus kaydı dahil) değişiklikler yapılmasını,

devletimiz sağlayacak yani sahtekârlık yapacaktır. Devleti korumakla görevli olan Çan­kaya’daki kişi Abdullah Gül,bu ahlak dışı yasayı onaylamıştır.

61 Anayasasında “milli güvenlik ve kamu düzeni bakı­mın­dan gecikmesinde sakınca bulunan hallerde kanunla yetkili kılınan merciin emri bulunmadıkça konuta girile­mez, arama yapılamaz” hükmünün kapsamı 82 Anayasa­sında genişletildi: Yani, “Suç işlenmesinin önlen­mesi, genel sağlık ve genel ahlâkın ve ya başkalarının hak ve özgürlüklerinin ko­runması koşulları eklenerek yetkili merci, kişinin suç işleyece­ğini tahmin ederek konuta baskın düzenlenmesine karar verebilmektedir.

Kişinin dokunulmazlığı da ortadan kaldırıldı. 82.Anayasasındaki madde 17 ile “tutuklu ya da hükümlünün kaçmasını önlemek için yetkili merciin verdiği emirle silah kullanılarak yaşamı yok edilebilmektedir. Anayasa’nın 17.ci maddesi:

Bir tutuklu veya hükümlünün kaçmasının önlenmesi, bir ayaklanma veya isyanın bastırılması, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde yetkili merciin verdiği emirlerin uygulanması sırasında silah kullanılması birinci fıkra hükmü dışındadır”deniyor. Nedir 17.maddenin ilk fıkrası: “Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip” olamayacaktır. Bir hükümlünün kaçacağına kim karar vere­cek, ilgili merci. İlgili merci kim, siyasal iktida­rın görevlen­dirdiği silahlı müneccimler!

Ceza Muhakemeleri Yasasında 1992 yılındaki değişiklikle Zabıta amir ve memurlarına ilk tahkikatı yapma yetkisi,

Verildiğinde, İki ayda bir yayınlamayı sürdürdüğüm Türkiye So­runları kitap dizisinin ilk sayısında (Şubat 1994) CHP eski Senatörü arkadaşım Hayri Öner ile yaptığımız söyle­şide

CMUK’da 1992 yılında yapılan değişiklik bir yanlış yön­temi yasal hale getirmiş ve bu niteliğiyle bir hu­kuk ci­nayeti işlenmiş oldu, demişti.

61 Anayasa’nın bir önemli maddesi “İktisadî ve Sosyal hayatın düzeni güvence altına alınmıştı:

Madde 41-İktisadî ve sosyal hayat, adalete, tam çalışma çalışma esasına ve herkes için insanlık haysiyetine yaraşır bir yaşayış seviyesi sağlanması amacına göre düzenlenir hükmü de 82 Anayasasında kaldırılmış ve AKP iktidarında taşeron işçilik gibi bir uğraş alanı yaratılmıştır.

7.AKP’nin Hukuku 1860’ların Mecelle Hukukunun da Gerişine Düşmüştür.

1850’lili yıllarda Osmanlı Devleti’nde çağdaşlaşmaya yönelik çok önemli devrimler gerçekleşmiştir. Bunlardan en önemlisi mezhepler arası hukukun (Fıkh’ın) birbiriyle çelişen hükümlerini ve padişahın iki dudağı arasından çıkan sözün yasa olması koşulunu ortadan kaldırarak Mecelle denilen tek bir hukuksal yapıya indirgemiştir. Osmanlı Devleti geç kalmış olsa bile ilk kez evrensel hukuka adım atmış oldu.

Ne yazık ki Sözcü Gazetesi’nin başmakale yazarı Rahmi Turan,29 Eylül 2014 günlü yazısına “Mecelle Denilen Ahmaklık” başlığını koyabilmiş ve ne denli yanıldığını kendisine bildiren yazımız yanıtsız kalmıştır. Oysa bugün AKP iktidarının faşizmin hukuku Mecelle’nin de çok gerisindedir. Örneğin Mecelle’nin 1717’nci maddesi, kişinin tanık olabil­mesini ve sözüne güvenilir olmasını sağlamayı bakınız nasıl koşul görüyordu:

Şahitler gerek sırren ve gerek alenen (gizli ve açık) mensup oldukları canibden yani talebe-i ulümden ise sakin oldukları medrese müderrisi ile mutemed ahalisinden ve askeriyeden ise taburu za­bitan ve kâtiblerinden ve ketebeden ize kalem zabi­tan ve hü-lafesinden ve tüccardan ise tüccarın muteberanınden ve esnaftan ise kethüdasıyla lonca ustalarından.. teskiye olunur.

Adaletsiz ve kalkınmasız parti iktidarı (AKP) Cumhuriyet Türkiye’sinin hukukunu 220 yıl öncesi Me­cellesinin gerisine düşürmüştür. AKP iktidarın hukukunda gizli tanığın sözleri kanıt olabilmekte ve kimsenin onu tanımaması için nüfus kayıtlarında tahrifat yapılması devlete görev olarak verilmiş yani sahtekârlık dahi hukuklaştırılmıştır.

AKP İktidarının Faşizmin Hukuku, Roma Hukukunun da Gerisindedir.

AKP iktidarında hukuk kavramı 1500 öncesinin Roma hukukun da gerisine çekilmiştir. İmparator Iustinianus, eyaletlerin birbirinden farklı hukuksal kurallarını Corpus Iurus Civilis adıyla bütünleştirmişti. Oysa AKP iktidarı, yasalara ve yargı organlarına getirdiği ikilemle bütünlüğü bozmuş yargı kararları arasında çelişkiler doğmasına neden olmuştur.

Özetle:

Kenan Evren Anayasasından ayrılarak 61 Anayasasının temel ilkelerine yeniden ulaşmak amaç olabilmelidir. Çünkü o Anayasanın 28’nci, maddesi:

Herkesin, önceden izin almaksızın, silahsız ve saldırısız toplanma veya gösteri yürüyüşü yapma hakkını sahip, olmasını tanımıştı.

82 Anayasası böylesi gösteri yürüyüşlerinin biber gazıyla, basınçlı su fışkırtan tomalarla, güvenlik güçlerinin çizmeleri ve silahlarıyla önleyen faşizmi Türkiye’mize getirmiştir Ve AKP iktidarı, tarihte yönetime çalanı, ekonomiye talanı ve hukuka yalanı sokan parti olarak anılacaktır. Onun böyle anılmasının kaynağı 82   Temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunan yasaların tümüdür. Öylelikle 61 Anayasasını saygıyla anımsıyorum. Çünkü o Anayasanın 11’ci maddesine yeniden gereksinim duymamız gerekecektir:

Temel hak ve hürriyetler, Devletin ülkesi ve milletiyle bütünlüğünün, Cumhuriyetin, millî güvenliğin, kamu düzeninin, kamu yararının, genel ahlâkın ve genel sağlığın korunması amacı ile veya Anayasanın diğer maddelerinde gösterilen özel sebeplerle, Anayasanın özüne ve ruhuna uygun olarak, ancak kanunla sınırlanabilir. Kanun, temel hak ve hürriyetlerin özüne dokunamaz.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ulusuyla var olabilmesinin temel koşuludur bu. Ülkeyi faşizmin hukukundan kurtaracak bir Anayasa bu koşulla birlikte var olabilecektir. Çünkü 61 Anayasası, yüksek yargı kurumlarına Cumhurbaşkanının asil ve yedek üye atamasına olanak sağlamamıştı. Eski TBMM Başkanı Sayın Hasan Korkmazcan’ın “Yeni Anayasa Cumhuriyete saldırı demektir” sözü (Ulusal Kanal,6.1.2016 saat 19) yanlıştır; tersine 61 Anayasanın ilk 30 maddesi korunarak siyasal iktidarın yüksek yargı kurumlarına üye ataması söz konusu olmaksızın erkler arası tam bağımsızlığın sağlanması koşulunda 82 Anayasasının kaynağı olan faşizmin hukukunun tüm yasalarının yok edileceği yepyeni demokratik ve tam bağımsızlığımızı koruyacak Anayasa gereklidir. Mustafa Kemal Atatürk 1930 “İktisadî Program”ının 3’ncu maddesinde:

Adil yasalar ve yargıçlar iktisadi gelişmeyi özendirerek geliştirmelidir, ilkesine yer vermişti.

Bu temel ilke 1950’ler sonrası yok edildi. Toplumsal refah (gönenç) ancak adil yasalarla korunabilir. Adil yasaların koruyucusu da tam bağımsız yargı organları olacaktır. Muhalif Parti liderlerinin AKP ile Anayasal pazarlığına girişimi o nedenle çok sakıncalıdır. Kendilerine soruyoruz Anayasa taslağınız var mı? Türkiye Cumhuriyeti Devleti Tük ulusuyla birlikte varlığını sonsuza kadar koruyacaktır.

Azınlıklara özerklik kavramı misak-millî sınırlarımıza sahip çıkmamazın yok oluşunu sağlamayı amaç almaktadır ve bunun mimarı BOP eşbaşkanlığını üstlenen AKP iktidarıdır. BOP’a karşı mısınız yanıt veriniz muhalif partiler? Faşizmin hukuku ülkemizde BOP’un aracıdır. Böyle biline çare buluna.

Ali Nejat ÖLÇEN - 10 Ocak 2016

https://www.bakiselamlar.com/

*** *** ***

Yazar Hakkında İlgili Bir Yazı :

Yurtseverlikte ölçüsüz plancı Ali Nejat Ölçen!

1960’lı yıllar hızla tükenmekte, Türkiye bunalımlı yıllar yaşamaktadır. DPT’deki sayıları çok sınırlı devrimci, yurtsever, hatta ‘tarafsız’ kadrolar bile astımlı hastalar gibi soluk almakta güçlük çekmektedirler.

1960 İhtilâlinden hemen sonra kurulan DPT’nin ilk üç uzmanından biridir A. N. Ölçen.

Devlet Yokuşu adlı güldüşün (mizah) kitabında, örgüte girdiği andan başlayarak tanıyoruz onu. O güne değin neler yaptığı ve yirmili yaşlarında o yurtseverlik bilincini, o çelik omurgayı nasıl oluşturduğu takılıyor insanın usuna. 

Kitaptan öğrendiğimize göre Ölçen, Ankara’da vatani görevini, askerliğini yapmaktadır. Ve 27 Mayıs 1960 İhtilali’nin çiçeği burnundadır. Genç plancı, ihtilalle devletin yeniden yapılandırıla- bileceğini düşünüyor, katkıda bulunabilme olasılığı yurtseverliğini ve coşkusunu kamçılıyor. 

Bilmediği birilerinin seçimiyle, nöbet yerinden alınarak, kuruluş çalışmaları sürdürülen Devlet Planlama Teşkilatı’na (DPT) uzman olarak atanmıştır. Askerliğinin kalan bölümünü sivil olarak tamamlayacaktır. 

Bugün olduğu gibi o zamanlar da devlet; dürüst, başı dik, hele biraz da solculuğu varsa yaşama hakkı tanımaz gençlere. Gençlere dememiz boşuna değil. Yaşı ilerlemiş, ‘’devlet umuru görmüş’’ olanların; günün geçerli, inançlar üstünden sürdürülen siyaset anlayışına karşı bir dirençleri kalmamıştır çünkü. Bugünlere gelişimizin; gerçeğin elinden tutmayışımızla, ona olabildiğince uzak durmamızla, aymazlığımızla o denli açık bir bağlantısı var ki... İnsan düşünmeden edemiyor. DPT’de, bilime ve gerçeğe sımsıkı sarılan bir değil birkaç A. N. Ölçen olsaydı, olaylar nasıl gelişir, ülkenin yazgısı ne ölçüde değişirdi acaba? 

Ölçen, DPT’de çalıştığı on iki yıl, başındakilere boyun eğmek, doğru bildiğinden şaşmak şöyle dursun, ‘’büyük devlet adamlarının’’ işbirlikçiliğine set çekmek, hatta tersine çevirmek için boyundan büyük işlere girişiyor. Ölümüne mücadele veriyor, hem de tek başına. Ne bakan, ne müsteşar ne yabancı uzman önünde kırıyor belini. Kendine ve bilgisine güveni tam, sorumluluk duygusu çok yüksek bir gençtir. Başına gelmedik kalmaz doğal olarak. Yetkileri elinden alınır, masasız sandalyesiz kalır, koridorlarda raporlarını ayaküstü yazar ama pes etmez. Planlamada, hem hayranlıkla izlenen, vaz geçilemeyen;  hem uzak durulan, kuşkuyla bakılan biridir.

A. N. Ölçen, 12 yıllı aşan planlamacılığı sürecinde sekiz müsteşarla çalışmıştır. Bunlardan yedincisi Turgut Özal’dır. Özal, birkaç yıl içinde medrese haline getirdiği, koridorlarında ‘’Selamın aleykum, aleykum selam’’ parolalarından başka sesin yankılanmadığı bir alan haline getirmiştir DPT’yi.  DPT’de yapılan çalışmaların, planların dayanağı kutsal kitaba ve din ulemalarının fetvalarına göre belirlenmeye başlamıştır. Musluk başlarında abdest alanların oluşturduğu kuyruk her gün daha da uzar. 

Devrin Başbakanı Demirel; kendi arkadaşları, partili milletvekilleri tarafından DPT’de olanlar için uyarılmak istenir ama yanıt hep aynıdır, ‘’Turgut bir dehadır, ondan yararlanmamız gerekir, ufak tefek kusurlarını görmeyelim.’’ O ufak tefek kusurlar ki ülkeyi bugün, Süleyman Demirel’in bile ‘’batıyoruz!’’ diye feryat ettiği günlere getiren önemli nedenlerin başında gelir.

1960’lı yıllar hızla tükenmekte, Türkiye bunalımlı yıllar yaşamaktadır. 

DPT’deki sayıları çok sınırlı devrimci, yurtsever, hatta ‘’tarafsız’’ kadrolar bile astımlı hasatlar gibi soluk almakta güçlük çekmektedirler. 

Boğulmak üzereyken gerçekleşir 1971 darbesi, ilk günler ülke yararına kimi iyileştirmeler yapsa da ardından, yaşattığı daha büyük felaketlerle yurtsever çevreleri düş kırıklığına uğratır. 

O arada Demirel’le birlikte Turgut Özal’da yönetimden uzaklaştırılır. 

Devlet Yokuşu’nu kısa bir yazıyla anlatmanın güçlüğünü aşabilmek için Ölçen’in, güldüşün (mizah) yüklü kitabından bir alıntı yapmanın doğru olacağını düşünüyorum.

Ölçen, DPT Müsteşarı Turgut Özal’ın danışmanlığına atanarak sözde onurlandırılmıştır. Aslında, etkisizleştirilmiş, elindeki yetkiler budanmış, kızağa çekilmiştir.

O günlerde ünlü iş adamı Vehbi koç DPT’yi ziyaret etmektedir. Gerisini Ölçen’in kaleminden okuyalım:

‘’Aradan on dakika geçmişti ki odamın kapısı açıldı ve içeriye kısa boylu yaşlı bir kişi girdi.

Masamın karşısındaki deri kaplı koltuğa oturdu ve iki ayağını koltuğun yanından aşağı sarkıttı.

‘Yeğen, ben Vehbi Koç’ dedi.

Bana saygı duymadığını, küçümsediğini göstermek istiyordu. 

Ben de ayağa kalkıp pencerenin önündeki radyatörün üstüne oturdum. Pabuçlarımın tabanı ikimizin suratı arasında, istediğim engeli oluşturuverdi. Yüzümü göremiyordu. 

‘Sizi dinliyorum’ dedim.

Bir kamu görevlisinin karşısında nasıl oturması gerektiğine karar vermesini ona bırakmıştım. Yanlamasına oturduğu koltuktan kalktı, yeniden yerleşti ve ayaklarını gövdesiyle aynı düzlem içine aldı. Yerimden kalkıp masama oturdum.

‘Sizi dinliyorum efendim’ dedim.

Yeğen demekten vaz geçmişti, ‘beyefendi’ diye söze başlayarak anlatmaya koyuldu.’’

Benzeri yüzlerce ince eleştiriden, dokundurmadan oluşuyor Ölçen’in kitabı.

Devlet Yokuşu kitabının, gençler için bulunmaz bir kaynak olduğunu söylemeliyim.

Celal İLHAN - 09 Şubat 2015 - Aydınlık

Son Yazılar

Mostly cloudy

24°C

Istanbul