bursa oyak direnisi2
MDD’nin anlamı ve sınıflar...

Zaman zaman gazetemizin gerek “emek” sayfasında, gerekse yoğun işçi eylemleri

olduğunda, baş sayfa ve diğerlerinde bu eylemler bazen açık, bazen de örtülü olarak “sınıf mücadelesi” şeklinde veriliyor. Oysa ülkemiz; sanayisi gelişmekte olan az gelişmiş ülkeler sınıfında yer almakta ve bu nedenle Atatürk’ün “Altı Ok” ilkesini rehber edinmiş, emperyalizme bağımlılık nedeniyle de “Milli Demokratik Devrim” sürecini yaşamaktadır.

1950’lerden sonra Batı ile ilişki ve işbirliğine giren ekonomide büyük sanayi ve mali sermaye, yaklaşık yüzde 50 civarında yabancı ortaklığı haline gelmiş ve bugün tamamına yakını emperyalizm ile işbirliği halindedir. Kamu malları satılmış, genel olarak onlar da yabancı sermaye ortaklıklı kuruluşlara dönüşmüştür. Başta otomotiv olmak üzere, plastik, demir, tekstil vb. birçok sanayi dalı yabancı sermaye ile büyümüş, aynı şekilde sanayinin en büyüğü ve en üstte yer alanından en aşağıdaki sıradan esnafa kadar bir bağımlılık zinciri oluşmuştur. Bu da, “Demokratik Devrim”in en zor tarafını işaret etmektedir. Bunu bir örnekle, en gözle görüleni olması açısından otomotiv sanayii ile açıklamaya çalışayım.

Otomotiv sanayii ülkemiz ekonomisinin birinci sırasında, GSYH’nın yüzde 25 civarındaki payın sahibi, ülke ihracatında ilk 50 ve onun içinde ilk onlarda da yer alan, dışarıdan otomobil olarak ithal edilenler dışında, Reno, Tofaş, Otosan, MAN, BMC, Toyoto, Mercedes, Hundai, Honda vd. gibi 15 ana firmanın oluşturduğu bir sektördür. Eski ve oturmuş büyük firmaların imalatlarının yüzde olarak büyük çoğunluğu yerli olarak yapılmaktadır. Bunların dışında kalan firmaların ise, üretimlerindeki satış rakamlarına uygun olarak, kullandıkları parçaların ithalat yüzdesi azalır ya da çoğalır. Ancak son yıllarda iktidarın üretim anlayışı nedeniyle, imalatta kullanılan parçalar, yerli yerine, ithal olarak Çin vb. ülkelerden getirilmektedir.

DEVRİMDEN SONRA NE OLACAK?

Ayrıca enerji ve hizmet sektörüyle de çok yakın ilişkileri vardır. Ana fabrikaların kendi içlerindeki üretimleri her firmanın yatırım ve siyasetine bağlı olarak yapılmaktadır. Genel olarak plastik-kauçuk, kimyasal, elektrik-elektronik ve el işçiliği yoğun olan türlerin dışında kalan temel büyük parçalar ana sanayilerde üretilmektedir. Yaklaşık 5 bin çeşit parça kullanılmakta ve bunların büyük bölümü yan sanayilerde üretilmektedir. Tamamen ana firmaya çalışan ve aynı zamanda yabancı sermaye ortaklı olup tasarımcı olarak Batı ülkelerindeki büyük otomotiv firmalarına da parça üreten ve satan 200 civarında yan sanayi firması; hem ana firma, hem de piyasaya ürün verenler; bunların dışında tamamen bu alanda piyasaya mal veren bir kısmı da merdiven altı diye nitelenen üreticiler vardır...

Bu sanayi dalında ana firmaların ve yan sanayilerin tamamına yakını, yabancı ortaklı ve onların yönetimindedir. Bunun dışında tamamen yerli sermayeli olan birkaç firma da vardır. Yukarıda açıklananlar, zincirleme birbirlerine bağlı bir sistem olup, o sistemde çalışanlar ve ondan nemalananlar milyonla ifade edilmektedir. Ana firmalar, yan sanayiler, toptan ve perakende ticaret yapanlar, bakım-onarım ile dağıtım, pazarlama ve satış ağlarıyla birlikte resmi SGK kayıtlarına bakarak yaklaşık 500 bin kişinin istihdam edildiği, kayıtlı istihdamın yüzde 5’i gibi bir parçasını oluşturan bir üretim dalıdır.

Devrimci bir iktidar işbaşına geldiğinde, bu firmaların ne olacağı, devrim sonrasında üretimlerine devam etmesi için ne düşünüldüğü; ya da etmemesi söz konusu olduğunda, bu dalda gerek üretim yapan çok sayıda firma ve gerekse farklı sınıftan işçi, imalâtçı ve esnaftan oluşan bu insanlara aç kalmayacaklarının yolunu göstermek, önlerine A,B,C şeklinde somut programlar koyarak anlatmak gerekir...

Kabaca açıkladığım sanayinin bu bölümü ülke ekonomisi ve gayri safi yurt içi hasılasının yaklaşık yüzde 25’ini oluşturuyor. Aşağıdaki verilerle açıklanan toplam istihdamın ise yüzde 5’in üzerinde bir rakamı istihdam ettiği ve araç sayısına bakarak söyleyecek olursak, ilgi açısından ülke nüfusunun en az yüzde 25’ini ilgilendiren bir sektörden söz ediyoruz.

Niçin ülkemiz içinde yer alan bir sektörü diğerlerinden ayırarak ele aldım?

Çünkü bu sektör; bugün dünyada sanayi olarak hem kullanım, hem de tüketim açısından en önde yer alan ve Batı’nın önemle üzerinde durduğu, geniş kitleleri ilgilendiren bir üretim dalıdır. Yabancı sermaye ortaklığı açısından da dikkatle incelenmesi ve devrimci bir iktidar oluştuğunda da bu alanda nasıl bir program olması ve uygulanması gerekliliğidir.

Ülkemizde zaman zaman çeşitli işçi eylem ve grevleri olmaktadır. 7 Haziran öncesinde otomotivde de geniş çaplı böyle bir kalkışma yaşandı. Bu olayın iki ilginç yönünden birincisi, tamamına yakını Türk-İş’e bağlı Türk Metal sendikasına ve ikinci olarak da, Reno ve bazılarını dışında tutarsak, büyük çoğunluk “Koç Grubu”na, yani sektörde yüzde 50’nin üzerinde yerli sermaye sahibi ve Tayyip Erdoğan’ın bir türlü barışamadığı bir gruba yönelik olmasıydı. Şüphesiz en altta kalan bir sınıf olarak işçilerin grevini desteklemek gerekir ve onların haklı isteklerinin yanında yer alınmalıdır ve şüphesiz onlar kendilerine verilen bu desteği sevecek ve takdir edeceklerdir. Ancak bu tür eylemleri “devrimci iktidar” çözümü olarak sunmak ya da dışarıdan destekleyerek onların “devrimci saflara” katılacağını düşünmek çok gerçekçi değildir.

İŞÇİ SINIFI NASIL DESTEKLENMELİ?

Bu sorunun bir yönü, diğer ve esas yönü ise; gerek bu son eylemlerde, gerekse daha önceleri ortaya çıkan grev vb. hareketlerde çeşitli beyanlarla bir anda “ekonominin çözümü”, “iktidarın gerçek sahipleri”, “tarih yazanlar”, “sınıf savaşı” söylem ve yazıları ortaya çıkarılmaktadır. Oysa bunlar ne bağımsızlık, ne de siyasetle ilgileri olmayan yaşam şartlarıyla ilgili eylemlerdir... Bununla bu hareketlerin desteklenmemesini söylemek istemiyorum. Desteklemek çok değişik biçimlerde olabilir ve bu desteği verirken ülke ekonomisi ile işçi ve işvereni bir bütün olarak düşünerek hareket etmek ve çekebildiğimiz kadarıyla büyük çoğunluğu milli saflara katmak gerektiğini, “işçicilik” yapmamak gerektiğini söylemek istiyorum.

“Demokratik Devrim”in çağımızda ve de günümüzde büründüğü karakterin milli olması bize sınıfsal olarak olaya tek taraflı bakmamamız gerektiğini söylüyor. Ülkemizin emperyalizme karşı genel menfaati ile ekonomimizin içinde bulunduğu durum bunu gerekli kılmaktadır. Sınıflar arası dengeyi sağlamak, işçilerin yaşam şartlarının düzeltilmesi için verdikleri mücadelenin yanında işverenin de yaşam mücadelesi olduğunu ve bu ikisini dengelememiz gerektiğini unutmamak gerekir. Her şeyden önce “herkesin emeğine göre” ilkesinin geçerli olduğu ve bu ilkeye bağlı olarak ülke ekonomisi ile işçi-işvereni bu bütünlük içinde ele alan bir toplumsal anlayışla hareket etmek gerekir. (Sayın Perinçek’in 22 Haziran tarihli yazısında Çin Devrimi ile ilgili bir videodan bahsetmesi tam da bu konuya açıklık getirmektedir. Ancak olaylar karşısında aynı mantıkla hareket edilmediğini belirtmek isterim. Bunun en güzel örneği de aynı tarihli Aydınlık’ta Sayın Yıldırım Koç’un yazısının bütünü ve özellikle şu son cümlesidir: “Artık sınıf mücadelesi zamanı”) Her şeyden önce bugün önümüzdeki temel görev; “sınıf mücadelesi”, “sınıflar arası mücadele” mi, yoksa demokratik devrim süreci ve onun da öne çıkardığı milli görev ve mücadele mi? İşçilerin hak mücadelesinde hakkaniyet ölçülerindeki taleplerini dile getirmek, onları savunmak, uzlaşma önerileri sunmak, işverenin bu talepleri dikkate almasını ve bunu milli menfaatlerle birleştirmesini istemekle, bu eylemleri “sınıf mücadelesi” olarak göstermek ve o açıdan desteklemek tamamen farklı bir anlayışın sonucu ve işvereni resmen düşman ilân etmektir. Bir yandan program olarak Atatürk’ün Altı Ok programını ilân etmek, üreten ve işveren olarak sanayiciden, esnaftan yana olduğunu açıklamak, diğer yandan işçilere sınıf mücadelesi çağrıları yapıldığında işverenler de şunu söyleyecektir: “Bizlere üreten olarak sizlerin yanınızdayız diyorsunuz, diğer yandan işçilerimizi bize karşı sınıf savaşına zorluyorsunuz! Bu ne biçim iştir!” Böyle olunca onlar da eyleme katılanların önderlerini işten çıkararak kendilerini korumaya alacak; onlar da sınıf savaşı verecek ve olan çıkarılan işçilere olacak, geride ise bir tarafta yılgınlık kalacak, diğer tarafta ise saflardan uzaklaşma...

DEVRİMCİ İKTİDARIN ÖNÜNDEKİ GÖREV!

Ayrıca devrimci bir iktidar gerçekleşmiş olsa da onun önündeki görev sınıf savaşı olmayacak, milli görev emperyalizm var olduğu sürece de ön plânda olmaya devam edecektir. Otomotiv sektöründe yer alan işletmeler yabancı sermaye tarafından kapatıldığında, demir yığınından başka bir şey değildir. Bu firmalarda üretim durduğunda, yabancı ortaktan bağımsız olarak bu işletmeler çalıştırı- lamayacağına göre ve böylece orada çalışanlar, yan sanayi ve diğerleri işsiz kaldığında ne olacaktır? Bu sorunun bir tek cevabı olabilir, o da, yukarıda belirttiğim gibi şayet elimizde sunabileceğimiz bir program varsa ve bu günden hazırsa... Şayet bu işletmelerin devrimci bir iktidar döneminde “millileştirileceği” ya da “kamulaştırılacağı” söyleniyorsa, o takdirde, şimdiden söylemek gerekirse ülke ekonomisinin bir bölümü felç, orada çalışanlar da işsiz demektir. Çünkü bu sektörde kamulaştırma yapılabilir, ama üretimin sürdürülmesi bizim elimizde olmayacaktır.

Hasan USTA - 06 Temmuz 2015 - Aydınlık

Son Yazılar

Cloudy

11°C

Istanbul