Türban Neyi Örtüyor

Başörtüsü, çember, oyalı yazma,  yaşmak, al yazma, kara yazma, eşarp, yemeni vb …
Bunlar, Anadolu kadınlarının yüzyıllardır başlarını kapattıkları örtülerin bazılarıdır
1980’lerden beri bunlara türban adında özel bir örtünme şekli eklendi…

Ve üniformaya benzeyen bu tarz giyinme adeta müslümanlığın bir göstergesi oldu. Kendilerini ifade etmek, sosyal yaşama katılmak, dinini yaşamak, özgür olmak gibi gerekçelerle her yerde ortaya çıkan türban eylemcileri siyasetin ve medyanın da büyük desteğiyle bir avuç suda fırtınalar koparmayı başardılar…

Sorun; devlet başörtüsü takmaya izin vermiyor şeklinde propaganda edilince at iziyle it izi birbirine karıştı.  Bir de islâmiyetin şartı budur denilince akan sular durdu.

Geleneksel olarak başlarını kapatan inançlı, saf Anadolu kadınları eylemcilerin asıl niyetlerinden habersiz, onları kendilerinden biriymiş gibi gördü.

AKP, kırsal alanlarda aldığı oyların bir bölümünü başörtüsü suistimaline borçludur.
Kendimizi o kadınların yerine koyalım. Zaten yoksuluz. Ekonomiden, emperyalizmin oyunlarından anlamayız. Derdimize derman yok… Şimdilik hükümetin verdiği sadakaları alıyoruz. Hükümet ise durmadan bizim gibi başını örten kadınları ve islamiyeti savunuyor… Ortada-size göre- daha iyi bir seçenek de görünmüyor…

Oyunuzu kime verirsniz?(!..)

İnsanların giyim ve örtünme şekilleri kimliğine, yaşadığı yöreye, geleneğine, iklime ve yaşam koşullarına göre farklılık gösterir. Toplumların ekonomik olanakları, kültür düzeyi, sosyal çevre ve doğaya karşı sürdürdüğü yaşam savaşımı kıyafetini de belirler. Moda çevrelerinin etki alanı dışındaki insanlar kıyafetlerini zevk olsun diye seçmezler. Kıyafetleri iş ve yaşam koşullarıyla ekonomik koşullar belirler.

Bu gerçeği bilen Cumhuriyet yönetimleri hiçbir zaman kadınlarımızın baş örtüsüne ve giyimlerine karışmamıştır. Örnek olmayı ve yol göstermeyi uygun görmüşlerdir…

Bugün de yöresel kıyafetler her alanda giyilebilmekte, zenginliğimizin bir parçası olarak kabul görmektedir.

Osmanlı döneminde bütün etnik unsurlar, devlet görevlileri, farklı inanç grupları ve zenginler ayrı kıyafetlere sahiptiler. Musevi, hristiyan ve müslüman din adamları özel kıyafetleriyle toplum içinde özel bir itibardan yararlanarak dinsel sömürünün tadını çıkarıyorlardı.

1925’ten 1930’lara kadar ulusal birliğin, dayanışmanın, ilerlemenin ve devrimci anlayışın yansıması olarak bir dizi kıyafet düzenlemesi yapıldı. Şapka yasası yalnız kamu görevlilerine yönelikti. Din adamlarının görevleri dışında cüppe, sarık gibi simgelerle dolaşması önlendi. Bayan memurların kıyafetleri modernleştirildi. Halka yeni bir giyim modeli önerildi. Halk zorlanmadı. Şapka ve modern giyim kent merkezlerinden taşraya doğru yayılmaya başladı. Öylesine ki; sarık ve fes yüzünden kışkırtılıp isyan edenler bir süre sonra kasketi ulusal bir başlık olarak kabul ettiler…

Fakat; şapka yasasını isyan gerekçesi yapan zihniyet  asla vazgeçmedi..
Bu yüzden türban hareketi bir karşıdevrim girişimidir…

O kafaların eylemidir…

Geçmişteki kara çarşafın bugünkü yüzüdür. Aynı işlevi görür…

Çarşaf; kadını dışlayan, kimliğini yok eden, köleleştiren bir simgedir.

Öz olarak türban da kadınları mumya gibi sarmalayarak siyasi dinciliğin yeni militanları haline getirmektedir.

Kara çarşaf giyenler gerçek anlamda cahildiler. Toplumda korkunç bir baskı altında büyüyen, sürekli emir altında,  yokluk içinde, öğrenim olanağı olmayan, sosyalleşemeyen çaresiz kadınlardı.

Türban giyenler ise baskının ve yoksulluğun göreceli olarak azaldığı dönemin ürünleridir. Öğrenim olanaklarından yararlanarak ve “sözde” dindarlığa sığınarak türbanı siyasi, ekonomik ve sosyal savaşımlarının en önemli aracı olarak kullanmaktadırlar.

Bunların hemen hepsi gençtir. 50 yaşın üzerinde kimse yoktur. Bin yıllık islâmi yaşamda bir kırılma gibidirler. Caddelerde erkeklerle el ele dolaşabilirler. Flört normaldir. El şakaları yapabilirler. Vücut hatları bellidir. Kısa kollu elbiseler giyebilirler. Her konuda bilmişlik havasındadırlar.

Her konuda sözleri vardır.

İslâmın beş koşulunu ne kadar yerine getirdikleri ayrı konudur.

Ama ille de sıkmabaş olmayı özgürlük diye savunurlar…

Dikkatle inceleyince görülür ki; omuzlar üzerinden göğüsleri örtme peygamberin kadınları ve kızları için getirilmiş bir kuraldır. Onların dışarıda rahatsız edilmelerini önlemek için düşünülmüştü. Bu nedenle sınırları net olmayan- zinetlerini ve zinet yerlerini örtecek şeklide- bir örtünme önerilmiştir. Ama, o dönemde çok fazla olan köle kadınlara ve cariyelere böyle bir kural uygulanmamıştır. Köleler ve cariyelerin de büyük ölçüde müslüman olduğunu düşünürsek, onlara örtünme kuralının neden konmadığını da sorgulamamız gerekir. Ayrıca; köleler ve cariyeler hiçbir şeyi olmayan insanlardır. Onların başlarını örtmek, sahiplerinin görevidir. Böyle bir zorunluluk olsa kuşkusuz köle sahipleri bu görevi yerine getirmek zorunda kalacaklardı.

Çöl ikliminde başı kapatmak sağlık gereğidir. Sahipleri bunu da düşünmemiştir. Köle ve cariyelerin başlarının açık olması toplumsal statülerinin bir gereğidir. Çünkü, kıyafet her dönemde statüyü ve kimliği göstermiştir.

Türban kullananlar ne kadar yalanlamaya çalışsalar da bu kıyafet, hem dinsel hem de siyasi kimliklerini göstererek, diğer insanları ötekileştirdiklerini, barışı ve sevgiyi değil kavgayı seçtiklerini kanıtlar.

Özgürlük kavramı derin ve geniş bir kavramdır… Kamu alanlarında başörtüsü takmakta ısrar etmenin özgürlüklerle ilgisi yoktur. İnsan hakları “dilediğim gibi giyinirim… “ gibi bir basite indirgenemez.

Dinin birçok asli kuralını dışlayabilen, “zaman ve çağa” uyarlayabilen türbancılar, kendilerine göre şekillendirdikleri bir kıyafeti islâmın baş koşulu gibi göstermeye devam ediyorlar…

Yoksa mahşer günü bütün uzuvlarının kendilerinden şikayetçi olacağına, görünen her bir saç telinin birer yılan olup boğazlarına sarılacağına inandıklarından değil…

Bu tam anlamıyla büyük bir saptırma başarısıdır. Büyük bir takiyyedir!…

İnançları gereği başlarını örttüklerini söyleyenler islamiyetin temel hükümlerine itaatsizlikleri için hangi gerekçeye sığınacaklardır?..

Asker, polis, doktor, yargıç, öğrenci, öğretmen kim olursa olsun hukuksal kurallarla belirlenmiş belli kıyafetleri taşımak zorundadırlar. Hukuk herkes için geçerlidir.

Kimse, ben böyle inanıyorum, ben böyle rahat ediyorum, böyle giyinmek istiyorum diyemez!…

Derse, başkaları da başka isteklerde bulunur. Çatışma çıkar. Toplumun huzuru, birlik ve bütünlüğü bozulur…

Türban, dinci bir siyasi bir hareketin simgesidir. Birkaç bin öğrencinin başını örtmek istemesi masum bir istek olarak başlamamıştır. Arkasında siyaset vardır. Bir adım sonrasında bütün kamu kurumlarında başörtüsü kullanmak zorunluluğu gelecektir. Bunun örneklerini on yıl önce yaşadık. Kimi öğretmenlerin, avukatların, doktor, hemşire gibi sağlık görevlilerinin de kapandığını, dahası sağlığın gerektirdiği özel kıyafetleri bile girmek istemediklerini ne çabuk unuttuk?..

“Ben böyle anlıyorum. Böyle yaşamak istiyorum. Bunun için kamunun kurallarına uymuyorum. Bu kurallar değiştirilsin”, diye isyan etmek  gerçek niyeti gizlemeye yetmemektedir…

Üniversitelerde başlayan türban eylemlerinin inanç gereği diye savunulması oldukça zordur. Saçların örtülmesi kesin ve sınırları belirlenmiş bir din buyruğu da değildir. Emperyalizmin uşağı birkaç din devleti dışında dünya Müslümanlarının böyle bir anlayışı yoktur. Yeryüzündeki beş yüz milyon dolayındaki müslüman kadın, başını, saçını, vücudunun çeşitli yerlerini açabilmekte, doğal koşulların ve geleneklerinin gereğince giyinmektedirler.

1400 yıldır zorunlu kural olmayan bir örtüyü inancın başat kuralı yapmak, yaşayan ve şimdiye değin bu dünyadan göçmüş olan milyarlarca insanı Müslüman saymama gibi bir sonuca götürür ki, son derecede çirkindir.

Bazı tarikatların “Müslüman olmak için Arapça bilmek, duaları Arapça okumak zorunludur “ demeleri kadar saçmadır.

Dincilik fırsat bulduğu zaman hiçbir kural ve sınır tanımaz… Saldırır, yok eder, tutsak eder…

Türbanı savunan radikal kesimlerin asıl amacı laik, demokratik, sosyal, ulusal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin rejimini değiştirmek ve 80 yılın intikamını alarak, insanlarımızı cehaletin ve yoksulluğun karanlık kuyularına atarak, sömürülerini katmerleştiren ve sürekli kılan bir  islâm devleti projesini gerçekleştirmektir…

Anayasa üzerinde yapılmak istenen değişikliklerin bir nedeni de budur.
Zira beğenilmeyen 1982 Anayasası bile özledikleri o gerici düzene izin vermemektedir…

İzlenecek yol; anayasa değişikliği ile devletin tüm organlarını denetim altına almak; laik hukuku bölmek; kıyafet ve öğrenim alanlarında yapılacak düzenlemelerle Pakistan ve Afganistan’daki gibi okullarımızı da kuran kursu ve imam- hatipler durumuna sokarak ulusal devletler arasında son kalelerden biri olan Türkiye cumhuriyeti’ni tasfiye etmektir…

Bunları yıllardır kendi ağızlarından duyduk…

Ve AB(D) Türkiye’den Lozan’ın intikamını anayasaya yerleştirilecek maddeler sayesinde almak istemektedir…

AKP gerçek amacını 2007 anayasa  taslağıyla afişe etmişti…

2011 de yapılacak değişikliklerin startı da daha şimdiden verilmiştir.

Son günlerde Türkiye’ye örnek olarak gösterilen Malezya, emperyalizmin bastonuyla çizilmiş yapay bir devlettir.

Türkiye ne Batı denilen ve kendilerini yeryüzünün efendisi sayan sömürgecileri ne de onların uydularını örnek almaz!…

Türkiye Kemalizm yolunda ilerlediği sürece onların hepsine örnek olacak değerlere sahiptir…

Türban kızlarımızın başlarını değil, ufuklarını örtmektedir. Kızlarımızın aydınlık, gönençli ve mutlu bir yurttaş olmaları önündeki perdedir.

Öte yandan, saf inanç sahiplerinin arkadaki kötü niyeti ve karanlık dünyayı görmelerini önleyen bir örtüdür de…

Kölelik ve cariyelik de kuran emridir.

Baş örtüsünü savunanlar onları da savunduklarını unutmamalıdırlar…

Altan ARISOY - 06.10.2010 - İlk Kurşun
http://www.ilk-kursun.com/

Son Yazılar