cinli asker kadinlar

Kadın olmaktan korkmamak!

Geçen hafta, annelik anneannelik görevi yanında kızımla kadın dayanışması için Beijing’deyim demiştim.

Kiraz, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptı, şimdi de Boğaziçi’nde doktora yapıyor. İki yıldır buradaydı. Çin üniversitesinden doktora araştırma bursu almıştı. Ortaçağ’da İpek Yolunda kültürler arası etkileşimi araştırıyor. Üzerinde az çalışılan keyifli bir konu. Geçen ay İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nde bir sempozyumda sunumu vardı. Eşi o zaman yanındaydı. Mercan’ı ona emanet etmişti. Onun izni bitti, Türkiye’ye geri döndü.

Şimdi biz geldik nöbete. Artık toparlanma zamanı. Hasret bitiyor.

BİLİM KADINLIĞI ZOR!

Kadınların bilimsel çalışma yapması o kadar kolay değil.

Yasalar açısından özgürlüğümüz tam! Bir kısıtlama var mı? Yok!

Ancak uygun ortam ve koşullar sağlanmayınca, daha doğrusu özel olanaklarla desteklenmeyince “özgürlükler” kullanılamıyor.

1920’lerin başı. Sanıyorum 22’ydi. Buradan bilgiye ulaşamadığım için tam yazamıyorum. O yıla kadar kadınlar ancak ebelik eğitimi alabiliyorlar. Uzun mücadele dönemi sonucunda tıp fakültesine girebilme hakkını kazanıyorlar. Oysa bu haklarını kullanabilmek için kıyafet devrimini beklemek zorundaydılar. Çünkü o giysilerle laboratuvarlarda, ya da anatomi dersinde örneğin, çalışabilmeleri olanaksızdı. Şimdi “türbanla, çarşafla” üniversiteye girmek özgürlük olarak tanımlanınca öyle şaşırıyorum ki... En azından büyük ninelerimizin emeğine, mücadelesine yazık!

BARAJ HER YERDE KARŞIMIZDA!

Uygun koşullar, evet. Ancak ilk önce kafalardaki bazı barajları aşmak gerekiyor.

Ünlü bir erkek şairimizin eşi. “Erkek” diye özellikle yazıyorum. Aslında “ünlü bir şairimiz” desem de siz onun bir erkek olduğunu, zaten otomatiğe bağlanmış bilirdiniz. Toplumsal ve kültürel bir ön yargı bu. “Kadın” şair de anlaşılması gerektiğini anımsatayım dedim. Yüzde elli. Neden olmasın...

Neyse, dallanıp budaklanmayayım.

Şairimizin karısı, kendi ayakları üzerinde duran, yaşamını kazanan, eğitimli, kişilikli bir kadın.

Uzun süre komşuluk yapmıştık.

O zaman anlatmıştı.

Bir gün yetiştirmesi gereken bir işi var. Kocası da diyor ki, bu akşam ben yapayım mutfak işini sen çalış. Bir türlü rahat edemedim, diyordu, en az otuz kere mutfağa gittim sordum, böyle mi yazsam, şöyle mi...

Çünkü derinlerde kökü var: “Yerlerimiz yanlış. Benim yerim mutfak, seninki masa başı...”

Tersinin sindirimi zor, arkadaş!

ACİL YARDIMA KOŞACAK EŞ!

Hele de çocuk varsa, toplumsal roller bastırır. Tam uyutursun iki satır okuyacaksın, inceden bir ses gelir içeriden... Kalk, saçlarını okşa, masal anlat, uyut gel... kırmızı başlıktan kuantum fiziğine yeniden geçmen biraz zor olur. Oysa genellikle babaların etrafta hazır dolaşan, acil yardıma koşacak bir “eşleri” mutlaka bulunur.

Bu görevlerimize yardımcı olacak uygun toplumsal örgütlenme olmadan, özgürlükleri nasıl kullanacaksınız.

Maaşınız yuvaya yetmezse... güvenlikli değilse... içinize sinmezse... kır dizini otur evde!

Yemeği, bulaşığı, çamaşırı, alış verişi... Yaşamını kolaylaştırmalı. Demeli ki devletin aman benim kadınımın kafası ve yüreği ve de zamanı rahat etsin; etsin ki bilimle, sanatla uğraşsın, yaratsın, yaratsın... Kendine güveni gelsin, yasal özgürlüklerin tadını sonuna kadar çıkarsın.

Ayrıca kişisel dönüşüm kolay değil. Ancak dönüşmeniz de nesnel koşullara bağlı. İnanın bazen Anadolu’nun bir köyünde öyle kadınlara rastlıyorum ki... “ah” diyorum “ah!” önüne keşke şu olanakları serebilsem kimbilir ne olurdu...!

Bir müzisyen, ressam, mühendis, şair...

BABALAR VE DEDELER...

Bir yandan bu yazıyı yazıyorum, bir yandan da Mercan’ın yuvadaki arkadaşlarının ailelerine bakıyorum. Okul bitti, çocukları aldık, oyun yerinin önündeki salonda oturuyoruz. Tam “benden başka anne yok neredeyse” diyecektim az kalsın, artık kendimi kaç yaşında sanıyorsam... Gerçekten “anne” çok az... Babalar var. Her gün gelen. Ağırlıklı olarak anneanneler ve dedeler. Galiba dedeler de daha çok. Babalar ve dedeler biz ne yapıyorsak, daha iyisini yapıyorlar, inanın. Onların zamanı daha kıymetli değil demek ki... Öğrenince pekâlâ oluyor. Fırsat tanıyın! Bebeciklerin yüzlerindeki terleri siliyor, yapıştırma alıyor, sularını içiriyorlar... Onlar ki Çin gibi çok geleneksel bir kültürden geliyorlar. Şunun şurasında devrimden sonra ne kadar yıl geçti? 60-70... Kadın ikinci sınıf filan bile değil. Yok. Hiç yok! Nereden nereye.

SUYUN BAŞI!

Çinli genç bir anne. Yurtdışında önemli bir iş imkanı çıkıyor. Birkaç yıl kalması gerekecek. Küçük çocuğu var. Babasıyla birlikte onu Çin’de bırakacak ve gidecek. Sanki çok olağan gibi. Biz olsak yüksek sesle de olmasa, çok ayıplarız:

Cık cık, kötü anne!

Oysa...

Neden gitmesin. Baba olsa aynı şeyi düşünür müydük?

İçi de rahat mı? Rahat. Yuva yanı başında, akşam yemek ucuz ve kolay. Her taraf lokanta dolu... vb.

İşte deminden beri, olsa olsa dediğim birçok şey Çin’de var. Yalnızca yasalar değil. Onlar bir ilk basamak olmuş. Eğitim ve fırsat eşitliği yaratılmış. Önemle vurgulanan bir konu da Mao döneminde siyasi yaşama katılım ve üst düzey görevler. Her zaman söylerim. Suyun başını oradan tutmak gerekir.

Yetki istememizin önemli bir nedeni buydu.

Vermediniz.

Neyse.

Dönelim yine konuya.

ÇİNLİ KADIN FARKI!

Kimse kimseye bağırmayınca hak armağan etmiyor. Söke söke. Kadın kitle örgütleri var. Bir buçuk milyara yakın nüfus. Kolay değil. Bu eşitlikleri ve olanakları köylük alana yaymaya çalışıyorlar.

Dışa açılmanın yarattığı olanaklar ve tahribat başka yazının konusu.

Batı’da yapılan bir araştırmada, Asya’da yaşayan Batılı erkeklere sormuşlar:

-Çin’li kadınların Batılı kadınlardan farkı nedir?

Önemli bir ayrıntı ilk yanıtta:

-Batılı kadınlar erkeklerle eşit olmaya çalışıyor. Bunun için de çoğunlukla, erkek gibi davranmaya çalışıyor. Çinli kadınlar ise kadın olmaktan korkmuyor. Kendi duruşları var, çok çalışıyorlar, farklı görüşte olabiliyorlar ama yine de kadınsı kalabiliyorlar.

İşte budur.

Öyle bir toplum olmalı ki kadın olmanın onurunu yaşayabilmeli!

Başı dik, kendine güvenli, eşit.

Bu bir lütuf değil!

Doğal bir hak edişin uygulanması.

Zor mu? Hele bizim toplumumuzda öyle kolay ki!

Kirletmesinler.

Ya da daha doğrusu, yeter artık kirletecekleri kadar kirlettiler; temizlik gerek!

Şule PERİNÇEK - 21 Haziran 2015 - Aydınlık

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Son Yazılar

Cloudy

18°C

Istanbul