sait yilmaz

İran ile anlaşma; sonun başlangıcı değil, başlangıcın sonu...

Geçen hafta Yemen’de başlayan savaş, bu hafta da İran ile varılan nükleer anlaşma ne

yazmamız gerektiğini dikte etti, aklımızdan geçen konuları öteledi. Tarih Ortadoğu’da başladı ve burada bitecek, hızlanan tarih ile birlikte artık kısa zamanda önemli evreler dönülüyor. İran ile P5+1 ülkeleri (1) arasında 2006 yılından beri devam eden nükleer silah programı ile ilgili görüşmelerde taraflar 02 Nisan 2015 günü anlaşmanın parametreleri konusunda anlaştıklarını açıkladılar. Yapılan araştırmalara göre, sıradan ülkeler arası anlaşmalar ortalama 899 günde (2.5 yıl), silahların sınırlandırılması ile ilgili görüşmeler ise ortalama 1.120 günde (3 yıl) tamamlanır (2). İran ile anlaşma ise sadece 1.5 yıl sürdü. Bu da tarafların samimiyetini ya da daha açıkçası anlaşmak için kararlı olduğunu gösteriyor. Yapılan görüşmelerin sonucunda İsviçre-Lozan’da İran’ın nükleer program ile ilgili müşterek bir eylem planı ortaya çıktı. Bu planın detayları P5+1, AB ve İran arasında yapılacak görüşmeler ile 30 Haziran’a kadar tamamlanacak ama bir anlaşma ile sonuçlanacığının garantisi yok. ABD içinde pek çok Cumhuriyetçi ve bazı Demokratlar anlaşmaya karşı çünkü İsrail’in çıkarlarını koruduğunu düşünmüyorlar. Anlaşma ile ABD ve İran tarafı şimdiden farklı şeyler söylemeye başladılar. Belki de tarafların elindeki anlaşma metinleri de aynı şekilde anlaşılmıyor ya da bilmediğimiz gizli protokoller var. Bir anlaşma yapılırken reel-politikte iki şeye bakılır: alabildiğimiz kadar çok alıp, tüm çıkarlarımızı sağladık mı? (mutlak kazanç: absolute gain). Bu işten karşı taraf ve diğerleri ne kazanacak? (nisbi kazanç: relative gain). Bu makalede, tarafların bu anlaşmadan ne kazanabileceğine, Ortadoğu bölgesine olası yansımalarına değineceğiz. Ama önce İran’ın nükleer silah programına son verdiğine inanılan anlaşmanın neleri kapsadığı ile işe başlayalım.

İran anlaşması neleri kapsıyor?

36 yıldır süren ABD-İran düşmanlığını bitirmesi beklenen anlaşma Ortadoğu’daki başka bir savaşın alternatifi olarak ortaya çıkıyor. İran, ABD’nin 2002’de açıkladığı Şeytan Ekseni’nin Kuzey Kore ve Irak ile birlikte diğer ülkesi idi. Yakın zamana kadar İran’ın nükleer silah edinme peşinde olduğu propagandası ABD tarafından İran’a yönelik askeri harekat hazırlıkları için sürekli gündemde tutuluyordu. Afganistan ve Irak başarısızlıklarından sonra Obama, İran’a karşı ‘havuç ve sopa’ politikası izlemeye başladı. Obama’nın danışmanlarından biri olan Zbigniew Brzezinski, Avrasya’ya açılmak için Washington-Tahran eksenini tavsiye ediyordu (3). Böylece ABD; Ortadoğu, Orta Asya ve Hindistan’a uzanabilecekti. 2008’deki ekonomik kriz ABD’nin planlarını yeniden gözden geçirmesine neden oldu. Suriye’deki başarısızlık, İngiliz kamuoyunun Ortadoğu politikasında kendi hükümetine olan tepkisi, süregelen Rusya ve İran’ın muhalefeti; sonunda ABD’yi strateji değişikliğine zorladı. Ukrayna’da da Rusya ile karşı karşıya gelen ABD için İran ile yakınlaşma aradığı başarı olabilirdi. Hangi Amerika’dan bahsediyoruz, dünya sıralamasındaki yeri ile özetleyelim;

- Emek (işçi, memur) ücretlerinde dünyada 16. (1965’den beri Amerikalıların yarısı asgari ücretle çalışıyor), gelir eşitsizliğinde Uganda ve Fildişi’nin arasında 91. sırada, on yıllardır dünyanın en borçlu ülkesi,

- Yüksek teknoloji ülkesi olarak adlandırılmasına rağmen yarı iletken ürün üretiminde 6., şimdi benzin karşılığına bilgisayar ithal ediyor, hammadde (4) ihracında 3., üniversite bitirmede 13., eğitimde 25., internet hızında 31.

- Son yıllarda özel sanayinin %80’ini kaybetti, 47 milyon iş, 182 bin fabrika (60 bini Bush zamanında) dışarıya kaçtı, altyapıda 25., demiryollarında 23., elektrik hatlarında 14. sırada, sağlıkta ise henüz 37.liğe yükseldi.

İran’ın elektrik üretmek için nükleer santral kurma gerekçesi hala çok zayıftır. İran büyük ölçüde hidrokarbon ve doğal gaza sahip bir ülke ve elektrik için daha pahalıya gelecek olan nükleer enerjiye ihtiyacı yok. Diğer yandan İran’ın anlaşmada öngörülen zenginleştirme kabiliyetlerine de ihtiyacı yok çünkü zaten elindeki tek reaktör Rusya tarafından uzun dönemli yakıt tedarik düzenlemesine tabidir. İran’ın nükleer silah edinme gayretlerinin arkasında Körfez Savaşı sonrası Irak ile aynı kaderi paylaşmamak düşüncesi vardı. 2003’te Irak’ı işgali sonrası ABD’nin hedefi olmamak için nükleer programını yavaşlattı ancak ABD’nin Irak’ta başı belaya girince BM GK kararlarına rağmen nükleer programını genişletti. 2003 yılında İran henüz 164 santrifüjü varken ABD’ye görüşme teklif etmiş ama Bush yönetimi -Şeytanla konuşmayız, diyerek reddetmişti. İran 2005’de 3 bin santrifüje ulaştığında da görüşme teklif etti ama ABD gene reddetti. Obama, 2009’da iktidara geldiğinde 8 bin olan santrifüj sayısı, 2013 sonunda 22 bine ulaşmıştı. İran artık hem düşük hem de orta zenginlikte uranyum stokuna sahip ve nükleer silah edinmeye oldukça yakın. Müşterek Eylem Planı kapsamında üzerinde anlaşmaya varılan parametreler şunlar (5);

- İran 19 bin civarındaki uranyum zenginleştirme santrifüjünü 6.104’e indirecek ve bunlardan sadece 5.060’ında 10 yıl için uranyum zenginleştirilecek. Bunların hepsi ilk nesil olarak kalacak ve sadece Natanz tesislerinde işletilecek.

- İran elindeki 10 bin kg. civarındaki düşük zenginlikte uranyumu 15 yıl içinde 300 kg. %3.67 düşük zenginlikte uranyuma azaltacak.

- Bütün fazla santrifüj ve zenginleştirme tesisleri Uluslararası Atom Ajansı (IAEA) kontrolünde olacak. IAEA, bütün faaliyet ve tesisleri sıkı bir şekilde denetleyecek yetkilere sahip olacak.

- İran ancak 10 yıl sonra daha yüksek nesil uranyum zenginleştirmesi için IAEA’ya verdiği bir plan dâhilinde araştırma ve geliştirme faaliyetlerinde bulunabilecek.

- IAEA tarafından yükümlülüklerine uyduğu teyit edilirse İran’a yönelik ABD ve AB’nin nükleer yaptırımlara ilişkin yaptırımları durdurulacak. Eğer İran’ın kurallara uymadığı tespit edilirse yaptırımlar tekrar yürürlüğe konacak. BM GK’nın İran’a nükleer silahlara ilişkin yaptırımları için de benzer uygulama yapılacak
.
ABD’nin İran’a terörizm, insan hakları ihlalleri ve balistik füze kapsamındaki yaptırımları devam edecek. 15 yıl sonra bile İran, IAEA tarafından onaylı bir plan dâhilinde nükleer programı olsa bile, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’nın (NPT) imzacısı olarak nükleer silaha sahip olamayacak. Obama’ya göre; anlaşma uygulanırken İran nükleer silah edinmeye tekrar karar verse bile bunu bir yıldan önce başaramayacaktır. Halen bu süre 2-3 aya kadar inmiş olarak değerlendiriliyor. Anlaşma ile İran’ın zenginleştirme programında stoklar ve gelişmiş santrifüjlere büyük sınırlamalar getiriliyor. Anlaşma, İran’a uranyum zenginleştirmesi için 15 yıl, plutonyum için 10 yıl sınırlama koyuyor. Anlaşmaya göre İran, kuralları ihlal ederse yaptırımlar tekrar yürürlüğe konacaktır. İran ile yapılan anlaşmanın en önemli dayanaklarından birisi de sıkı denetim yapılacağı varsayımıdır. Ancak, geçmişteki uygulamalar karışık sonuçlar üretmiştir. İran’ın gizli bir nükleer silah programı olduğunu biliyoruz ve henüz deklare edilmemiş ya da bilinmeyen tesislerinde IAEA denetiminden saklanarak, gizli bir programa devam edebilir. Önümüzdeki dönemde Batı istihbaratı en çok böyle bir tesisin varlığını araştıracaktır. İhlale nasıl bir mekanizma karar verecek, yaptırımların kalkması ve yeniden uygulanması otomatik mi olacak, ihlal olduğunda Rusya ve Çin yaptırımlara uyacak mı, ara süreçler İran’ın bomba yapma süresine nasıl etki edecek gibi konular henüz belli değildir. İran anlaşmaya uysa bile füzeler, teröre destek ve bölgesel hegemonya ile ilgili konularda süren anlaşmazlık ve yaptırımların etkisi ne olacak? BM GK, İran’a hassas teknoloji ve faaliyetlerin taşınmasını yasaklamıştı. Şimdi bunlardan hangisi kaldırılacak, hangileri devam edecek? ABD anlayışına göre yaptırımlar İran’ın uyumuna bağlı yani 15 yıl sonraki süreç için hala yaptırımlar olacak ve olanların nasıl kalkacağı belli değil. Eylem planı parametreleri henüz bu boyutlara cevap vermiyor.

Eylem planının 30 Haziran’a kadar yani üç ay içinde detayları ile tamamlanması ve uygulamaya geçmesi ile ilgili pek çok riskten bahsediliyor. Bu riskleri en çok dile getirenler anlaşmanın olmasını istemeyenler yani İsrail lobisi. İddialardan ilki İran devlet başkanı Hameney’in bir fetva ile nükleer silah hedefinden vazgeçmeyeceği hatta anlaşmayı onaylamayacağı (6) spekülasyonudur. En başından beri görüşmeler Hamaney’in bilgisi dâhilinde yürütüldü ve onun onayı ile eylem planı ortaya çıktı. Çünkü İran, ambargoları kırmak için başından beri oldukça kararlı idi. Ancak, İran basını Dışişleri Bakanı Zarif’in Lozan Anlaşmasına farklı tepkiler verdi. Fars News, anlaşmayı “felaket” olarak nitelerken, sertlik yanlısı resmi yetkililer ise Zarif’in görüşmelerde teslim olduğunu söylediler (7). İran ile ABD arasındaki anlaşma ne Hameney ne de Kongre tarafından onaylandı, henüz detaylar tamamlanmadı ve üstelik tarafların şimdiden farklı açıklamalar yapması ellerindeki anlaşmanın en azından bazı detaylarının farklı olduğu ya da anlaşıldığını ortaya koyuyor. Örneğin ABD tarafında bakılırsa İran, hemen her konuda teslim oldu, araştırma-geliştirmeden, zenginleştirilmiş olanları yurt dışına çıkarmaktan bile vazgeçti. Tahran’a göre ise henüz anlaşmanın hangi yaptırımları kaldıracağını belirlemeden tüm yaptırımların hemen kaldırılacağı bekleniyor. İran’daki sevinç gösterileri bu nedenle bir zafer işareti. Kongre’deki Cumhuriyetçilerin büyük çoğunluğunun anlaşmayı reddetmesi bekleniyor. ABD içinde birçok muhalif anlaşmayı engellemek için elinden geleni yapmaya devam edecek, bunların asıl korkusu önümüzdeki seçimleri kazanamamak. Amerikan Kongresi ve Senatosu’nun onayı esnasında ilave istekler için de daha detaylı bir anlaşma isteği gelebilir.

Yeni dönemde İran-ABD ilişkileri..

ABD’nin son dönem İran nükleer politikası üç şeye odaklandı (8); nükleer konuları çözerek İran ile ilişkileri pozitif yöne koymak, İsrail kamburundan kurtulmak, konuyu diplomatik şekilde çözerek Çin ve Rusya’nın İran kartını elinden almak. ABD ve İran arasında önümüzdeki dönemde ilişkilerin çok daha güçlenmesi ve genişlemesi söz konusu çünkü iki ülke arasında bunun için gecikmiş bir potansiyel var. Her şeyden önce ABD, Sünnilerle işbirliği yaparak yani sözde ılımlı İslam olan Siyasal İslam ile radikal İslama ve cihatçılara karşı mücadele edemeyeceğini aslında bunların cihatçılığın kaynağı olduğunu gördü. Yeni dönemde cihatçılara karşı en iyi müttefik Şiiler ve özelikle İran olacak. İran, hem 11 Eylül saldırıları olduğunda ABD’ye hava sahasını açmayı teklif etmiş, hem de Afganistan’da Taliban’a karşı cephede yer almıştı. Bugün ise ABD ile yan yana olmasa da Suriye ve Irak’ta IŞİD’a karşı iyi bir mücadele örneği veriyor. İki ülke gelişecek ilişkilerini daha kapsamlı bir stratejinin parçası haline getirebilirler. Amerika, Ortadoğu’da İran’ı yanına almadan ne IŞİD ile savaşabilir ne de Afganistan’da Taliban’ın yeni bir isyan çıkarmasının önüne geçebilir ya da Suriye ve Yemen olaylarını çözebilir. Obama’nın Esat’ı değiştirmekten vazgeçmesi, Irak’ta merkezi hükümetin onayı olmadan Kürtlerin bağımsız devlet olma isteğini ertelemesi, Tahran’ın kuvvetli etkisi olarak görülüyor.

İran ile ilgili anlaşmanın ABD dış politikası için stratejik yansımaları şu şekilde sıralanıyor (9);

- İran liderliği nükleer silahsız bir ülke olarak içeride ve dışarıda edineceği rolleri yeniden düşünmek zorunda olacak, sürekli Batı denetiminde olmayı politikalarının bir parçası haline getirecek. Bu İran içinde bir rejim değişikliği getirebilir ya da anlaşmaya uymaktan vazgeçip tekrar nükleer bir ülke olmayı seçebilir.

- İran ile anlaşma NPT anlaşmasının bundan sonra uygulanmasına bir standart teşkil edecek ve nükleer silaha başvurmak isteyecek ülkeler üzerinde önemli bir caydırıcı etki yapacaktır.

- İran ile yumuşama ABD’nin Ortadoğu politikasında Irak, Suriye ve IŞİD gibi konularda daha fazla işbirliği imkanları açmak yanında ekonomi ve iş dünyası ilişkileri için de gelişme sağlayabilir.

- ABD, dış politikasında bugüne kadar uyguladığı bazı kötü alışkanlıklardan vazgeçebilir. Örneğin, ABD istisnacılığının yol açtığı dünyayı iyiler ve kötüler diye ayırmak (ülkeler arası ayrımcılık yapmak) alışkanlığından vazgeçebilir. ABD Kongresi’nde partizanlığa son verebilir (Cumhuriyetçiler hep İran’a karşı gelmişlerdi). ABD dış politikasında sağcı İsrail hükümetinin ve lobisinin aşırı etkisi azalabilir (görüşmelerin durması için Cumhuriyetçiler bazı çirkin yöntemlere başvurdular).

ABD’nin Ortadoğu’da IŞİD’a karşı savaştığı tek müttefik İran oldu. İran Devrim Muhafızları Kolordusu’nun özel kuvvetleri Erbil’den Bağdat’a kadar Irak içinde istikrarın sağlanmasında rol aldılar. Bunlar olurken Türkiye hala IŞİD’i terörist örgüt ilan etmekte mızmızlanıyordu. Suudiler ancak geçen yıl IŞİD’a para göndermekten vazgeçtiler. İranlı komutanlar (Amiral Ali Şamhani vd.); -Eğer şimdi IŞİD ile Irak’ta savaşmaz isek yarın Tahran’da savaşmak zorunda kalırız, diyorlardı (10). IŞİD karşısında İran, Irak merkezi yönetimini desteklemek ve güvenlik boşluğunu doldurmak için üç şey yaptı (11):

- Öncelikle üst düzey güvenlik danışmanlarını Bağdat ve diğer şehirlere göndererek, savunma planlarına yardım etti. İran özel kuvvetler komutanı Kasım Süleymani, operasyonları yönetmeye başladı ve son operasyonda Tikrit’i IŞİD’tan kurtardı.

- İkinci olarak İran, her ne kadar Talibani tarafına yakın gibi dursa da Barzani’ye silah göndererek destek oldu, öyle ki Barzani, en çok silah veren ülke olarak İran’ı lanse etti. İran bu silahlardan merkezi yönetimin Şii kuvvetlerine de verdi.

- Ayetullah Sistani’nin IŞİD’e karşı topyekûn savaş ilan etmesinden sonra İran ön cephedeki vekilli savaşı devraldı ve Asaib Ahl el-Hak, Katib Hizbullah ve Bedr örgütü gibi güçleri takviye etti. Bunların hepsi ABD tarafından terörist örgüt ilan edilmişti.

Tikrit’i kurtaran 30 bin militanın üçte ikisi Şii idi ve bunlara yüzlerce savaş tecrübesi olan subay liderlik etti. Ancak Irak lideri Abadi ve Kürt gruplar yardımını istemekle beraber, İran güçlerinin bölgeye hâkim olmasından mutlu değiller. Gerçekte İngiliz ajanı olan Abadi, İran’ın desteğine ve iyi niyetine muhtaç ama çok güvenemiyor. Özetle İran, Irak’taki etki mekanizmasını yenilerken, Şiiler, Sünniler ve Kürtler arasında yeni bir yapılanma sağlıyor. Hürmüz Boğazı’ndan gönderilecek Irak petrolü için yeni planlar yapıyor, böylece Yemen’e cevap vermeye hazırlanıyor. Lübnan'daki Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın "Suudi Arabistan'ın Yemen'deki yenilgisi büyük olacak ve bu kraliyet ailesine yansıyacak (12) " ifadesi bu anlamda önemli. Irak’ta aşırı Şii militanlara karşı bile İran, ABD’ye destek verirken, Yemen’deki savaşa ABD, Suudilere istihbarat ve lojistik desteği verdi ancak Tikrit’te karadaki Şii güçleri havadan destekledi. Bu ileri-geri stratejisi Suudiler ve İran arasında bir denge ile Ortadoğu’dan bir köşesinden diğerine yeni ittifaklar ile yürütülecek. Bunların hepsinin arkasında ise ABD’nin Ortadoğu’da büyük ölçekli bir harekât yapma bütçesinin olmaması yatıyor. Ancak, Yemen’deki savaş ile ABD’nin Ortadoğu stratejisinde üç yeni nokta ortaya çıktı (13). Öncelikle ABD artık Ortadoğu’da açık bir polis gücü olmayacak, ikinci rolde kalarak masrafları bölgesel güçlere yükleyecek. İkinci değişim, on yıllardır aldıkları silah, araç ve teçhizatla Körfez Ülkeleri artık en azından Yemen gibi konularda kendi başının çaresine bakacak hale getirildi. Üçüncüsü ise Tikrit örneğinde olduğu gibi artık Sünni-Şii çatışmalarını ABD arkadan izleyebilecek yani iki tarafı da idare edebilecek. Daha açıkçası ABD, İran’ın bölge gelişmelerine aktif katılımının önünü açıyor. Bu işten ABD’nin çıkarı kısa vadede IŞİD, sonrasında geleneksel olarak Ortadoğu’da güç dengelerini yerine oturtma politikası ve nihayetinde İran’ı Orta Asya politikalarında ön cepheye koymak. Ancak, bazı yorumculara göre; İran ile anlaşma bu ülkeyi ABD ile müttefik yapmayacak hatta hep düşman olarak kalacak (14). Çünkü düşmanın düşmanı hala senin düşmanındır. Cihatçılara ve IŞİD’a karşı ortak düşmanlık olsa da Irak, Yemen, Suriye ve Lübnan’da hala iki ülke karşı karşıyadır. Üstelik terörizm, balistik füze ve insan hakları gibi konularda yaptırımlar bir yandan devam edecek.

Anlaşmanın Ortadoğu’ya olası etkileri..

2011 yılı sonunda ABD’nin Irak’tan çekilmesi Ortadoğu’yu İran’a açtı. ABD bu çekilmeyi de İran’a, onun Şiileri kontrolde tutması ile sağladığı istikrara borcu idi. Bundan memnun olmayanlar Sünni ihtirasları olan Suudiler ve Ankara idi. Nitekim Türkiye, merkezi yönetim ile iyi geçinerek kuzeydeki Kürtleri ve PKK’yı baskı altına almak yerine, Sünni aşkı ile Barzani’nin devletini kurmasına, PKK’nın palazlanmasına yardım etti. Türkiye-Suudi Arabistan-Katar gibi Sünni cephenin Irak’ın bütünlüğünü korumayan politikaları iç çatışmaları tekrar başlattı ve nihayetinde Irak’tan Suriye’ye IŞİD doğdu. Maliki, Sünnileri dikkate almayarak IŞİD’i doğurduğu için değil tam aksine ülke bütünlüğünü savunduğu için gönderildi. Şimdi tavuklar fırına giriyor ve başta Irak olmak üzere ülkeler bir bir bölünecekler. ABD’nin Ortadoğu’daki Sünni müttefiklerine ve İsrail’e göre Obama, bölgede istikrar için İran kartı ile yeni bir şekillendirmeye gidiyor. Obama’ya göre İran ile anlaşmanın iki safhası var. Öncelikle ilişkilerin normalleşmesi yani İran’ın nükleer silah edinmekten vazgeçirilmesi ile başlayan süreç. Diğeri ise Tahran’a angaje olarak onu Ortadoğu’nun istikrar gücüne dönüştürmek (15). Burada anahtar kelimeler istikrar ve dönüştürme. Buradaki ‘istikrar’ Amerika’nın hegemonik istikrar teorisini yani “Pax-Americana” dediğimiz Amerikan Barışı’nı ifade etmektedir. Dönüşüm ise İran’ı yumuşak güç kurgusu ile içine sızarak rejimi dönüştürme yani pro-Amerikan bir hükümet kurma sürecinin hedefidir. Özetle ABD için istikrar ve dönüştürme Amerikan barışının örtülü yollardan rejimler değiştirilerek, masrafsız ve asker kaybı olmadan iç huzursuzluklar çıkarılarak sağlanması için kullanılan derin anlamlı kelimelerdir.

Suudi Arabistan yıllardır ABD’den en çok silah alan ülke, onu bir kez 2013’te Hindistan geçti. 2014’de Suudi Arabistan’dan 6.000 yeraltına etki edebilen mühimmat, milyonlarca radar, uçak savar ve kara füzesi aldı (16). İsrail de ondan geri kalmadı. Şimdi ABD için İran tarafına geçme zamanı. Önceki Suudi kralı ABD’ye İran’ın nükleer silahlarına saldırarak ‘yılanın başını kesmesini’ tavsiye etmişti. Suudi Arabistan yeni kral Salman ile yeni bir doktrine geçiyor; İran’a yaklaşan ABD’ye dayanmak yerine kendi gücünü kurmak. Suudi varsayımına göre en büyük düşman cihatçılar ve IŞİD olduğuna göre, Suriye’de Esat rejimi devam ettikçe El Kaide ve IŞİD kendilerine gerekli ortamı bulacak ve Suudi Arabistan’ın rollerini çalacaklar. Madalyonun öbür yüzünde ise bugün ABD’ye yaklaşan ancak Ortadoğu’da gittikçe kendini çevreleyen İran tehdidi var. Salman şimdilerde Müslüman Kardeşler korosu olan Türkiye, Katar, Sudan ve Hamas ittifakına katılıyor ve asıl hedef IŞİD ya da El Kaide olduğu kadar İran (17). Suudiler, İran-ABD anlaşması sonrası İran özel kuvvetlerinin tüm bölgeye yayılacağından korkuyor. Bu yüzden Kerry, Mart 2015’de Suudi Arabistan’a gelerek İran ile anlaşmanın Suudi güvenliği için hiçbir şeyi değiştirmeyeceği garantisi verdi. Son gelişmelerden sonra S. Arabistan, Müslüman Kardeşler ile bile yakınlaşmayı düşünüyor. Tüm bunlar tam da Erdoğan’ın istediği şeyler. Yemen savaşı ile Suudiler üç mesaj veriyor (18); İran’a “dur” deniyor, kendi kamuoyuna “silaha harcadığımız paralar boşa gitmediği” gösteriliyor, ABD’ye ise “sen istesen de istemesen de ben işime bakarım” iması yapılıyor. Irak’tan sonra Yemen ve Bahreyn’de de Şiiler tarafından kuşatıldığını gören Suudi Kralı Saddam’ın akıbetine uğramaktan korkuyor. Bu yüzden Pakistan üzerinden nükleer silah edinme niyeti beklenirken, sıradaki diğer nükleer adayları BAE, Mısır ve Türkiye (19). İran ile anlaşmayı örnek alarak bu ülkeler özellikle Suudi Arabistan nükleer potansiyel hedefleyebilir. Böylece Ortadoğu’da isteyen ülkeler, nükleer silah edinmek için bir yıllık hazırlık kabiliyetine ulaşmış olacaklar. Nitekim Amman, Ruslarla 10 milyar dolarlık ilk nükleer enerji santralı için anlaşma yaptı. Şubat ayında aynı anlaşma Mısır ile tekrarlandı. BAE, kendi yolunu çiziyor ve ABD’nin nükleer işbirliği teklifini dikkate almıyor.

Bölgedeki en büyük ekonomi ve orduya sahip Türkiye; Ortadoğu, Kafkasya ve Ukrayna’da olup-bitenleri izleme moduna geçti. Çünkü Türkiye’nin Ortadoğu’da Müslüman Kardeşler oyunu başarısız oldu ve geçen hafta bu başarısızlığın nedeni olarak gördükleri İran hesapsızca suçlandı. İran’ı mezhepçilikle suçlarken aslında kendinden bahseden Ankara, Musul’a İran’ın değil Sünni güçlerin gelmesini istiyor. Irak’ta Barzani ile kirli petrol parasından başka Türkiye’nin eline geçecek bir şey yok ama Kürt yönetimi ancak Türkiye’den aldığı borç ile ayakta durabiliyor. Türkiye’nin sorununun temelinde irrasyonalite var yani böyle bir ordu ile Ortadoğu’da Sünni liderliğine oynayamazsın, ABD ise sana bedava liderlik vermez. İran-ABD anlaşması ise Ortadoğu’daki güç dengesinde Türkiye’yi mindere davet etmektedir ancak ülke içi dengeler artık kırılma noktasına geldi. Seçimlerden sonra artık biz Ortadoğu’yu değil, onlar Türkiye’nin iç sorunlarını konuşmaya başlayacak. Erdoğan, Ortadoğu’da yeni dönemin başlangıcının son liderlerinden biri olarak İran’a gidiyor. Türkiye’den beklenen desteğin zayıf ve yavaş olması Kürtleri, İran tarafına itiyor. Bu Kürtlerin petrolü İran üzerinden satma gibi bir arayışa yol açarsa, zor oyunu bozacak yani Ankara’nın tek dayanağı da elinden gidecek. İran ve Şiiler, Türkiye’nin aklına bir türlü gelmeyen şeyi yapıyorlar, bölgedeki Sünni güçleri silahsızlandırma çalışmalarına başladılar. Böylece hem yeni bir isyanı engelleme hem de bölgedeki silahlı güçleri kontrol altına alma imkânına kavuşuyorlar. Diğer yandan başta Türkmenler ve bazı Sünni gruplara silah vermeyi teklif ederek; Türkiye, ABD ve Suudilere güvenmemeyi öğretiyorlar.

bir abd vatandasinin israil tepkisi

Bir ABD Vatandaşının İsrail Tepkisi

1980’lerden beri Ortadoğu’da köprülerin altından çok sular aktı ve artık Türkiye, Suudi Arabistan ve İsrail gibi eski çamlar bardak oluyor. Suudi Arabistan ve İsrail’in başından beri bu anlaşmaya tepkisi zaten İran’ın nükleer silah sahibi olması değil, ABD ile ilişkilerinin gelişmesi ve ötesinde kendilerinin konumunun zayıflaması ve gözden çıkarılma korkusu idi. İsrail Başbakanı Netanyahu, anlaşmayı ülkesinin varlığını devam ettirmesine bir tehdit olarak gördüğünü açıkladı. İsrail lobisi pek çok grubu biraraya getirerek anlaşmayı reddettirmek için çalışmaya başladı bile. İronik olan, İran bundan sonra tüm Ortadoğu ve Kuzey Afrika’nın nükleer silahlardan arındırılması ve IAEA teftişinin uygulanmasını isteyebilir (20). Bu doğal olarak bu silahları edinen İsrail’i vuracaktır. İsrail bugüne kadar İran’ı nükleer silah edinme program için suçlarken, kendi faaliyetlerine sansür uyguladı. İsrail’de 100 nükleer silah varken İran’da durum sıfırdır. İsrail’e artık silah satmak ve yardım yapmak için gerekçe kalmayacak, belki de bu para IŞİD’le mücadele için İran’a verilecek. Diğer bir ironi, şimdi ABD Ortadoğu barış süreci için önemli bir adım atıyor. ABD Dışişleri Bakanı Kerry tarafından BM GK’ne getirilecek yeni tasarıya göre bundan sonra dışarıdan katılım olmadan İsrail ve Filistin tarafının doğrudan görüşmesi yöntemi önerilecek (21). ABD, yaklaşık yarım yüzyıldır sürdürdüğü arabuluculuğun başarısız olduğunu öne sürerek, İsrail’i arkasına saklanma avantajından mahrum ediyor. İsrail, 1967 öncesi sınırlarına çekilmeyi ve Filistin topraklarından çıkmasını gerektiren anlaşmayı, şartlar değiştiği için yeniden ele alınması gerektiğini öne sürerek işgalci konumuna devam ediyor, bu bölgelere sürekli yeni Yahudi yerleşimciler taşıyordu. Artık İsrail, iki devletli çözüme karşı çıkarak Filistinlileri asimile etme politikasında yalnız kalıyor.

Sonuç :

Uluslararası ilişkilerde 10-15 yıl çok uzun bir süredir hele ki özellikle Ortadoğu’da çok şeyler önümüzdeki birkaç yılda değişmeye yakın iken. Geçmişte ABD ve Sovyetler arasında yapılan pek çok silahsızlanma anlaşması ya Kongre onayından bile geçmedi ya da şimdi yürürlükte değil. Cumhuriyetçiler, 2018’de İran ile savaşmayı planlıyorlar ve on yıldır ABD savaş mekanizması bu ordunun geliştirilmesi için çalışıyor, çünkü aynı ordu 2030’lar da Çin’e karşı da kullanılacak. Eylem planı, ABD ile İran arasında daha büyük bir stratejik çerçeve anlaşmasının parçası değil. Son anlaşma ile yaptırımlar kalkmıyor, beklemede tutuluyor ve ilk ihlalde geri gelecek. Kaddafi’de Batı ile benzer bir anlaşmayı 2003’de yapmıştı ve 2011’de sonunun ne olduğunu gördük. Aynı hatayı Suriye yaptı ve sınırlarını Batıya açınca olanları hala yaşıyoruz. Özetle anlaşmalar hep vardır ama Batının emperyalist hevesleri ve planları asla son bulmaz, daha derinlerden çalışır. Şimdi de yeni dönem İran’da bir rejim değişikliği denemek için fırsat olarak kullanılacak. ABD’nin Irak’ta bir milyon kişiyi öldürmesi İran’ın nükleer silahından daha büyük tehdittir. Amerikan postalı değmedikçe Ortadoğu’da Amerikan barışı olamayacaktır, tıpkı Kandil’e gitmedikçe PKK’nın yaşayacak olması gibi. ABD, İran’ı artık ön cepheye koyarak sadece Asya-Pasifik’in değil Orta Asya’nın kaynaklarına da rahatça el atabilir ve Rusya, kendi etki bölgesinde ABD ile karşılaşabilir. İran ile ilişki Çin’in ana enerji kaynağının kontrol altına alınması demektir. İran, genç, iyi eğitimli, şehirli ve modern bir toplum olarak modern dünyada hak ettiği yerini almak istiyor. Başkalarını şeytanlaştırarak, kendi hukuksuzluklarımızı ve derin emellerimizi gizlemekten vazgeçelim artık. İran’ın bölgede güçlenmesi Türkiye’nin lehine, çünkü Ankara’nın tersine İran’ın Barzani ile göbek bağı yok ve bir Kürt devletine asla müsaade etmez.

Sait YILMAZ - 07 Nisan 2015 - Ulusal Kanal

Kaynakça Ve Dipnot :

(1) P5; BM GK’de veto hakkı olan 5 sürekli üye (ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa) ülkeyi, +1 ise Almanya’yı ifade ediyor.

(2) Trita Parsi: Confirmed: The Hawks Were Wrong on Iran, National Interest, (April 3, 2015).

(3) Peter Symonds: Iran Nuclear Deal: US Prepares for New Wars, World Socialist Web Site, (April 06, 2015).

(4) AB; ABD’den %50 daha fazla ihracat yapıyor ve hammadde ve yiyecek kadar yüksek kaliteli işlenmiş gıda ihraç ediyor.

(5) Full Text: U.S. Statement on Iran Nuclear Deal, National Interest, (April 2, 2015).

(6) Zalmay Khalilzad: The 4 Fatal Flaws of the Iran Deal, CSIS, (April 4, 2015).

(7) Alex Vatanka: What Iranians Are Saying about the Nuke Deal, Middle East Institute in Washington D.C., April 4, 2015

(8) Flynt Leverett, Hillary Mann Leverett: Busted Stuff: America's Disastrous Iran Policy, (March 28, 2015).

(9) Paul R. Pillar: The Importance of the Iran Agreement, (April 4, 2015).

(10) Mansour Salsabili: How Iran Became the Middle East's Moderate Force, Belfer Center for Science and International Affairs, (March 20, 2015).

(11) Zalmay Khalilzad: Checkmate: Breaking Iran’s Stranglehold over Iraq, Center for Strategic and International Studies, (March 16, 2015).

(12) AA: Nasrallah: Suudi Arabistan'ın Yenilgisi Büyük Olacak, (7 Nisan 2015).

(13) George Friedman: The Middle Eastern Balance of Power Matures, Stratfor, (March 31, 2015).

(14) Michael McBride: Sorry, America: Iran Will Always Be an Enemy, (April 2, 2015).

(15) Dov S. Zakheim: The Spin Zone: Don't Buy Obama's Hype on Iran, (April 3, 2015).

(16) Amal Mudallai: Sorry, Obama: The Arab World No Longer Needs America, (April 1, 2015).

(17) David Andrew Weinberg: Doomsday: Stopping a Middle East Nuclear Arms Race, Foundation for Defense of Democracies, (March 31, 2015).

(18) Fahad Nazer: Revealed: Saudi Arabia's Plan to Transform the Middle East, The New York Times (April 1, 2015).

(19) Dov S. Zakheim: The Spin Zone: Don't Buy Obama's Hype on Iran, (April 3, 2015).

(29) Chandra Muzaffar: The Iran Nuclear Agreement: A Step in The Right Direction, Global Research, (April 5, 2015).

(21) James Kiffield: Tough Love: Obama's New Hardline Israel Policy, National Journal, (April 2, 2015).

Son Yazılar

Partly cloudy

18°C

Istanbul