merkel cameron obama2

Almanların Yunanistan stratejisi duvara mı tosladı?

Almanya, Bismarck ile başlayan ulusallaşma ve sanayileşme yolunda devamlı Anglo-

Sakson engeline takılıp duruyor. AB'deki son gelişmeler Almanya'nın kaderinin değişmeyeceğini gösteriyor sanki.

Sanayileşmesine geç başlayan Almanya etrafına baktığında tüm dünyanın İngilizler, Fransızlar ve İspanyollar tarafından paylaşılmış olduğunu gördü. Tek çözüm vardı:askeri gücünü pekiştirerek dünyayı yeniden paylaşmak. 1. Dünya Savaşı bu sorunun çözümü için yapılmıştır. Ne var ki savaştan İngilizler galip çıktı;hem de yeni sanayileşme döneminin enerjisi olan Orta Doğu'daki petrol kaynaklarını Osmanlı'nın elinden alarak.... Almanya şansını 2. Dünya Savaşı'ndan yeniden denemek istedi yine olmadı. Orta Doğu petrolleri yerine bu defa Kafkaslar'daki petrol kaynaklarına uzandılar, Sovyet ordusu tarafından darmadağın edildiler. ABD ve İngiltere kendilerine en büyük rakip olarak gördüğü Almanya ve Japonya'yı enerji kaynaklarına yaklaştırmama konusunda son derece kararlıydılar. "Seven Sisters" adını verdiği petrol şirketlerinin bu stratejideki rolünü Anthony Samson aynı adlı kitabında detayları ile anlatır.... 1991'deki ilk Körfez Savaşı'nın Orta Doğu'da nüfusları gittikçe artan Almanya ve Japonya'ya karşı yapıldığı basında açıkça dillendirilmiştir. Buna göre ABD Saddam'ı kullanarak önce Kuveyt'i işgal ettiriyor daha sonra rakiplerini atıp kendisi yerleşmek için Kuveyt'i kurtarmak bahanesi ile bölgeye giriyor.

Anglo-Saksonlar 1. dünya Savaşı sonunda Almanya'yı ekonomik ve finansal olarak çökertince Nazilere iktidar yolu açılmış oldu. 2. Dünya Savaşı sonrasında da bu ülkeyi neredeyse komünistlere kaptırdılar. Nitekim bir parçasını da, Doğu Almanya'da kaptırdılar da. Savaş sırasında komünistlerin Nazilere karşı gösterdiği olağanüstü başarı onları hemen hemen her yerde iktidar yapmak üzereydi. O nedenle Anglo-Saksonlar 1.Dünya Savaşın'daki hatalarını tekrarlamamak ve komünistlere şans vermemek için Almanya'yı yardıma boğdular ve savaşın yıkımını bir an önce onarmak istediler. Hatta bu projede Türkiye'ye de özel bir rol biçtiler. "Avrupa savaştan yıkıma uğradı, aç.... Siz sanayileşmeyi boş verin, tarıma yönelin," dendi ve Cumhuriyetin sanayileşme programı sona erdirildi. Ayrıca yıkılan Avrupa'yı yeniden inşa etmek üzere en dinamik ve yetenekli nüfusumuz trenler dolusu gurbete yollandı.

ALMAN KAPİTALİZMİ SAVAŞIN KÜLLERİ ÜZERİNDEN YENİDEN KURULDU...

Kapitalizmin en bağnaz, acımasız ekonomistleri, ekonomik krizler gibi savaşların da kapitalizme taze kan verdiğine inanarak bunu "Yaratıcı Yıkım," olarak adlandırır. Esasında Marx'ın kapitalizm analizinde tohumları bulunan bu düşünce daha sonra Lenin tarafından komünistlere bir uyarı olarak da dile getirilmiştir. Nitekim Alman kapitalizmi savaşın külleri üzerinden yeniden kuruldu, hem de daha modern bir şekilde. Üstelik askersel gücü galip devletler tarafından sınırlanınca kaynaklarını çarçur etmeden sanayiye aktarabildi. Fransızlarla geçmişteki egemenlik kavgasının merkezinde olan kömür zengini Alsasce Loraine bölgesi üzerine anlaşarak Demir-Kömür Birliğini kurdular ki, bu anlaşma gümüzün AB'sinin nüvesini oluşturdu. Yani Fransa ve Almanya ham madde kaynakları için artık savaşmayacaktı. Daha sonra buna Benelüks ülkeleriyle İtalya da katılınca AB'nin öncüsü EEC ortaya çıktı. İngilizler de bunun içinde yer almaktansa Kuzey Avrupa ülkeleriyle EFTA'yı kurdu.

İngilizlerin amacı Almanların savaşla yapamadığını ekonomi ile yapmasını engellemekti-yani Avrupa'nın Alman egemenliğine girmesinin önüne set çekmekti. Ne var ki bunda başarılı olamayacaklarını anlayınca Amerikalı Ağabeylerinin sözünü dinleyip Truva atı olarak AB'ye girmeyi kabul ettiler. ABD'nin AB içindeki ikinci Truva atı Türkiye olacaktı, ancak tüm baskılara karşı Almanlar bunu kabul etmedi. Öyle ki, 2004 öncesi görüşmelerde AB yetkilileri Türkiye için lobi yapmakla görevlendirilen Dışişleri Bakanlığı temsilcisine "Öyle ısrar ediyorsunuz ki, alacağımız varsa bile almayacağız," demek zorunda kaldılar. İngiltere'nin neden Türkiye'nin üyeliği konusunda en büyük destek olduğu buradan anlaşılıyor. ABD, İngiltere ve Türkiye üzerinden AB'yi kontrol edeceğini hesaplıyordu. Bundan başka şöyle bir korkuları da vardı ki bu eski ulusal güvenlik danışmanı Brzezinski tarafından "Global Balkans" adlı kitabında dile getirildi: "Eğer Türkiye'yi Avrupa'ya bağlayamazsak nereye gideceği belli olmaz."

Sovyetler Birliği'nin dağılması Almanya'nın AB stratejisinin tam anlamı ile su yüzüne çıkmasına vesile oluyor. Alman Federal Cumhuriyeti (Batı Almanya) sosyalist Doğu Almanya'yı bünyesine katarak nüfusunu 80 milyona çıkarıyor ve Avrupa'nın en büyük ülkesi haline geliyor. Savaş sonrası mütarekesinde imzası olan İngiltere ve Fransa kendilerini aldatan Alman başbakanı Dr. Helmuth Kohl'e tepkileri çok sert oluyor. ABD'nin karşı atağı eski sosyalist ülkeleri NATO'ya almak şeklinde ortaya çıkıyor. NATO üyesi yapıldıktan sonra Almanların tüm direnmesine rağmen bu ülkeler, koşulları müsait olmamasına rağmen, AB'ye üye yaptırılıyor. 1980'lerde Batı ittifakı içinde oldukları için kurallara aykırı olarak üye yapılan Portekiz, İspanya ve Yunanistan'dan sonra bu ülkelerin getirdiği mali ve politik yükle Almanlar cezalandırılmak isteniyor.

ABD'nin bu strateji çerçevesinde Almanya'ya empoze etmek istediği diğer ülke, Türkiye ile birlikte Ukrayna idi. Zamanın Alman Cumhurbaşkanı buna "Ne Türkiye ne de Ukrayna coğrafi ve kültürel açıdan Avrupa'nın parçası değildir," şeklinde karşılık vermişti. O günden bugüne gelindi ve bölünmüş, iç savaşa boğulmuş Ukrayna Almanların kucağına ateşten bir kor olarak bırakıldı.

Almanya Doğu ile birleşince ve artık bu amaçla dostlarının desteğine ihtiyaç duymayınca yeni bir strateji uygulamaya başladı. 1970'lerde karizmatik Sosyal-Demokrat lider Willy Brandt'ın Doğu Almanya üzerindeki hak iddialarını sağlam tutmak amacıyla Sovyetlerle kurduğu dostluk politikası olan Ostpolitik, bir casusluk skandalı nedeniyle iktidardan düşürülünce, sona erdi, yerine tam anlamı ile Atlantikçi olan Helmuth Schmidth geldi. Schmidth'in Avrupa'ya yeni nesil orta menzili Amerikan füzelerini yerleştirmedeki kararlılığı Alman Sosyal-Demokrat Partisi içinde radikalleşmeye yol açmış ve buna paralel olarak diğer bir radikal grup olan Yeşiller güçlü bir şekilde tarih sahnesine çıkmıştı. Öyle ki, bu iki grup 16 yıllık sağcı Hıristiyan -Demokratlardan iktidarı alınca ilk yaptıkları iş nükleer santralların sökülmesi kararını almak olmuştu. Almanya bunun neden olacağı enerji açığını bir şekilde kapatmak zorundaydı. Orta-Doğu petrollerine ulaşımı engellenmiş ülkenin elinde tek bir alternatif kalmıştı:Rus petrol ve doğal gazı..... Nitekim Almanlar tüm güçleri ile bu hattı kullanmaya başladı; öyle ki enerji ihtiyacının yüzde otuzu bu kaynaktan sağlanır oldu.

ÜRETTİĞİNİN ÜÇTE BİRİNİ İHRAÇ EDEN BİR ÜLKE...

Almanya enerji ihtiyacını garantileyince arkasından sanayisini modernleştirme çabasına girdi. Bu konuda da Çin ile çok güçlü işbirliğine girdi ve bu ülkeye yatırımlar yaptı, kendi sanayisinin verimliliğini çok üst düzeye çıkardı. Ürettiğinin üçte birini ihraç eden bir ülke için verimlilikte başarı çok önemliydi. Üstelik bu ülke neredeyse toplu iğneden uzay teknolojisine kadar her dalda hem de en iyi kalitede ürün üretebilen dünyanın nadir ülkesiydi. İyi eğitilmiş, örgütlü işçi sınıfı bu başarıda önemli rol oynuyordu. Ülkenin dünyaya ilham kaynağı olan para politikası da ayrıca ekonomik ve politik istikrarın güvencesi idi.

Almanya'nın stratejisinin üçüncü ayağı da altın rezervlerinin büyütülmesi üzerine kurulmuştu. Kriz anları için çok önemli bir güvence olan altın rezervi bakımından Almanya 3 bin ton ile ABD'den sonra dünya ikincisi idi.

Enerji gereksinimini garanti altına almış, sanayisini modernleştirmiş, altın rezervini büyütmüş Almanya artık politik reflekslerini sergileyebilirdi. Üstelik karşısına engel olarak çıkabilecek Anglo-Sakson bloğu finansal kumarlar sonucunda sosyal dokularını lime lime edecek bir krize girmişti. Almanya hemen harekete geçti ve İngilizlerin Avrupa'daki etki alanı olan, krizden derin bunalıma giren İrlanda, Portekiz, İspanya ve Yunanistan'ı İngilizlerin elinden alıp ekonomilerine egemen oldu. İki Dünya Savaşı ile elde edemediğini, yani Avrupa'yı egemenliği altında birleştirme işini şimdi ekonomik politikalarla yapmaya başlamıştı.

ALMANLAR YUNANİSTAN'DA DUVARA TOSLAYACAK GİBİ...

Ne var ki, İrlanda, Portekiz, İspanya Almanların kucağına sessiz sedasız düşerken Yunanistan'da adeta duvara tosladı veya toslayacak gibi.... Yunanistan Batı Medeniyeti'nin (Hellen Medeniyeti) beşiği olarak kabul edildiği için oraya egemen olmanın duygusal bir anlamı da vardı. Helen Medeniyeti etnik temelli olmayıp bütün Doğu Akdeniz Halklarının ortaklaşa oluşturduğu bir medeniyet, kültür olmasına ve bunun asıl merkezinin Anadolu olmasına rağmen, İngilizler bu medeniyeti Yunanistan coğrafyasına hapsederek orasını Osmalı'ya karşı etnik temelli ulusalcı kalkışmaların nüvesi olarak kullanmak istedi. Halbuki Marx Osmanlı hakkındaki yazılarında bu yöre halkına Güney Slavları olarak atıfta bulunur. Nitekim Hellen Medeniyetine politik imparatorluk tacını giydirip Pers ve Mısır Medeniyetlerine karşı hegemonya savaşı başlatan Büyük İskender bir Yunan (Greek) olmayıp Makedondu.

ABD ve İngiltere Almanya'nın oluşturduğu yeni tehlikeye karşı ilk tepkilerini önce onun Rus enerjisine bağımlılığından duydukları memnuniyetsizliği gündeme getirerek gösterdiler. Almanlara tekrar nükleer enerjiye dönmeleri için baskı yapmaya başladılar. Hatta İngiltere bu yönde ikna çabalarına etkinlik vermek için kendisi güvenlik sorunlarıyla terk ettiği nükleer enerjiye yeniden geri dönmeye başladı. Bu konuda başarılı olunamayınca enerji hattının geçtiği Ukrayna destabilize edildi ve Almanya zor durumda bırakıldı. Alternatif olarak oluşturulmak istenen ve Bulgaristan'dan geçmesi beklenen hat ABD kontrolünde olan bu ülke tarafından reddedildi. Şimdi Ruslar Türkiye üzerinden bir hat teklif etmiş bulunuyor. Ayrıca Fransa hem ABD'nin Ukrayna politikasının hem de AB düşmanı Le Pen tehlikesini gördüğünden hemen Almanya'nın yanında yer aldı ve Ruslarla anlaşma yolunu bulmaya çalıştı.

AB'NİN "ALMAN İMPARATORLUĞU"NA DÖNÜŞMESİ ÖNLENMEYE ÇALIŞILIYOR...

Fransa'daki son katliamla bu ülkede oluşturulmak istenen yabancı düşmanlığının Le Pen Partisine sağlayacağı iktidar ihtimali Almanya'nın AB egemenliğine yönelik bir girişimdi. Diğer taraftan Yunanistan krizi ile Avro'ya vurulmak istenen darbe aynı amacı güdüyor. Yani Almanya batısında (ve şimdi de kuzeyinde Danimarka'da) ırkçı sağ ile tehdit edilirken güneyinde radikal sol tarafından sıkıştırılmaya çalışılıyor ve doğusunda da enerji hatları koparılıyor, böylece AB denen birliğin yeni bir Alman İmparatorluğuna dönüşmesinin önüne geçilmeye çalışılıyor.

Türkiye 1978 G7 zirvesinin Guadolupe'da yapılan toplantısında Almanya'nın sorumluluğuna terk edilmişti. AKP iktidara gelinceye kadar bu böyle devam etti. AKP Türkiye'yi tekrar Anglo-Sakson etki alanına soktu ve Almanlardan karşılığını almaya başladı. Deniz Feneri soygunu, 2000'li yıllarda AKP iktidarına gelinceye kadar neredeyse yok olmuş PKK terörünün yeniden ve çok daha güçlü olarak başlatılması vs. Almanların AKP'den rövanş alma çabası olarak görülebilir. AKP bir yandan ABD'nin ılımlı İslam(Müslüman Kardeşler) politikası ile bölgeyi Almanlara kapatma görevinde başarısızlığa uğramış iken, diğer yandan "ihanet ettikleri" Almanların hışmına uğrayarak ülkeyi PKK sayesinde bölünme aşamasına getirmiş ve emperyalistler arasında bitmemiş kavga olan 1. Dünya Savaşı'nın kesin mağlubu olma ihtimaliyle karşı karşıya bırakılmıştır....

Enis ÜSER - 27 Şubat 2015 - Odatv

Son Yazılar

Mostly cloudy

13°C

Istanbul