aselsan cinayetlerin izini surmek2

Aselsan cinayetlerinin perde arkası!

Aselsan, 1975 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin haberleşme cihazı ihtiyaçlarını karşılamak

üzere kurulmuş, geçen zaman içinde kripto ve bilgi güvenliği de dahil olmak üzere sürekli genişleyen bir teknoloji yelpazesi içinde imza attığı başarılı işler ve değerli çalışanları ile dünyanın ilk 50 savunma şirketi içine girmiş, milli savunma sanayimizin gelişmesi için öncü bir kuruluşumuzdur.

Ancak, Aselsan ismi, son yıllarda kurumda çalışan çok değerli mühendislerimizin daha çok suikast kokan intihar ya da kaza haberleri ile gündeme gelmektedir. Son olarak, Aselsan’da çalışan mühendis Erdem Uğur’un evinde ölü bulunması ile birlikte kurumun altı mühendisi esrarengiz ölümlere kurban gitmiş oldu.

Bu olayların üstü hep kısa sürede kapatıldı ve geriye gene komplo teorileri kaldı. Aslında ilk ölümler, 2004 yılında Kara Kuvvetleri Komutanlığı ve TÜBİTAK’ta çalışan iki uzmanla başladı. Olayların arkasındaki sır perdesini çözmesi gereken başta MİT ve polis teşkilatımız olmak üzere devletimizin ilgili güvenlik teşkilatlarıdır. Mühendislerin ölümleri ile ilgili soruşturmalarda gerekli özen gösterilmedi, kayıtlara kaza veya intihar olarak geçirilerek, hemen aceleyle ilk dosyaları kapatıldı. Daha sonra tekrar açılan dosyalara farklı bilgiler girdi. Her süreçte gizli bir elin devrede olduğu anlaşılıyor. Ölen mühendislerimizin başta kriptografi olmak üzere, daha çok milli projeler üzerinde çalışıyor olması, bu cinayetlerin arkasındaki dış gücün ABD olduğunu işaret ediyor. ABD, Türkiye’nin en önemli savunma sanayi tedarikçisi oldu ancak hiçbir zaman Türkiye’nin kendisinden bağımsız ve kontrolü dışında bir teknolojiye sahip olmasını istemedi.

aselsan cinayetlerin perde arkasi3

ABD İÇİN KRİPTOGRAFİNİN ÖNEMİ VE NSA!

ABD için tarihsel olarak kriptolama yani şifreli haberleşme en önemli ulusal güvenlik alanlarından biri olagelmiştir.

Haziran 1942’de Pasifik’teki Midway deniz savaşında Japon donanmasını deniz haberleşme şifresini çözerek tuzağa düşürmüşlerdi. Eğer o savaşı kazanamasalardı, Pearl Harbor’a denizaltı sokmaları bile mümkün olmayacaktı. Şifre çözme ile Japon savaş planı da büyük ölçüde açığa çıkmıştı ama Japonlar bunun farkında değildi. Böylece Pasifik’te savaşın yönü hep ABD lehine gelişti. ABD, Almanya karşısında da kriptografi avantajını kullandı, Alman haberleşmesine sızıldı. II. Dünya Savaşı’ndan beri Amerikan güvenliğinin kurgulanmasında Pearl Harbor ve kriptografi hep hafızanın bir kenarında bakış açılarını etkiledi.

Soğuk Savaş boyunca James Bond tipi ajanlar hep gizli bilgiler ve şifreler peşindeyken film çevirmişlerdi. Kripto çözümü ABD tarafında bir takıntı haline geldi ve mümkün olan her şeyi öğrenmek için Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) saldırgan yöntemler kullanmaya başladı. Savaş sonrası ABD istihbaratı yapılandırılırken 1951’de kurulan NSA, diğer ülkelerin gizli haberleşmelerini takip ve deşifre etme görevi verilmişti. NSA; esas olarak gizli telefon dinlemelere angajedir ve şifre çözme, kripto ve sinyal istihbaratından sorumludur. Sadece askerleri değil, karşı istihbarat ve karşı terörizm unsurları ile önemli müttefikleri de destekleyen NSA sinyal istihbaratı ve bilgi güvenliği de sağlamaktadır. NSA bünyesinde matematikçiler, fizikçiler, istihbarat analistleri, dil bilimciler, kripto-analistler, bilgisayar mühendisleri gibi bilim adamları çalışmaktadır

ABD istihbarat servisleri içinde en gizlilerinden biri müşterek NSA-CIA gizli sinyal istihbaratı (SIGINT) birimi olan Özel Toplama Servisi (SCS) oldu. Eski NSA çalışanı Edward Snowden’in ortaya çıkardığı bilgilerin başında ABD’nin tüm dünyayı nasıl dinlediğini ifşa eden bir “telekulak haritası” var. Alman Der Spiegel dergisinde yer alan söz konusu harita NSA-CIA ajanlarının dünyanın çeşitli yerlerindeki 90 adet SCS birimini kullanarak aralarında 35 ülke liderinin de bulunduğu milyonlarca kişiyi dinlediğini ortaya koyuyor. ABD, dinleme yapmak için ilgili ülkede özel bir istihbarat ekibi kurmaktadır. NSA-CIA’nın birlikte oluşturduğu bu SCS’ler, sadece izleme yapmakla yetinmemekte, seçilen hedeflere örtülü operasyonlar da düzenlemektedirler. Örneğin Türkiye gibi bir ülkede sadece dinlemekle kalmayıp, bu kayıtları değiştirebilir, ya da sahte bilgileri kayıtların içine de karıştırabilir, ya da CIA ile birilerini öldürebilirler. Son yıllarda Ergenekon operasyonlarına yansıyan ses kayıtları ve belgelerin kaynağını tahmin etmek zor değildir. Der Spiegel’in yayınladığı haritaya göre ABD adına dinlemeleri yürüten ekibin Türkiye’deki ayakları İstanbul ve Ankara’daki diplomatik temsilcilik binalarıdır. Türkiye’deki Ergenekon komplosu başlamadan önce 35 Amerikalı istihbarat görevlisinin Türkiye’ye gelişiyle bilgiler, böylece yerine oturmaktadır.

CİNAYETLERİN PERDE ARKASI!

ABD istihbaratının önceliği her zaman hedef ülkelerin gizli bilgileri olmuş, dost diye içinde yapılandığı ülkelerin dahi bağımsız bilgi ve şifreleme sistemlerine müsaade etmemiştir.

ABD, yaklaşık 10 yıldır Rusya, İran ve Türkiye’de bilim adamlarını öldürüyor. Rusya’da yazılım uzmanları, İran’da nükleer fizikçiler, Türkiye’de kriptocular öldürülmektedir. 1990’lı yıllarda ABD’ye giden istihbaratçı ve askerlere TÜBİTAK ve Aselsan gibi kurumlarda tanıdığı olup olmadığı soruluyordu. 2003 yılından itibaren TÜBİTAK, Aselsan, Havelsan gibi kuruluşlar hükümetin dikte ettiği isimleri işe almak zorunda kaldıklarında aslında Cemaat’in yapılanması başladı. TÜBİTAK içinde oluşturulan Cemaatçi yapılanma ile Türkiye’nin araştırma bütçesi bir yandan belirli üniversite hocalarına verilen projeler ile Cemaat’e aktarılırken, başta kripto teknolojileri olmak üzere TÜBİTAK’ın güvenirliği oldukça zedelendi. Özetle söylemek gerekirse Aselsan cinayetlerinin izleri; başta Aselsan, TÜBİTAK ve MİT olmak üzere devletin en önemli kuruluşları içine sızmış olan Cemaat uzantıları ve bunların CIA bağlantıları üzerinden bulun- malıdır. Bu bulunduğu takdirde Türkiye’deki habersiz dinlemelerin, kasetlerin, telefon kayıtlarının, kumpasların ve Türkiye’nin bilgi güvenliğinin arkasındaki casusların izi bulunmuş olacaktır. Bugüne kadar Cemaat üzerinde yapılan operasyonlar, henüz değil kuklacıya, kuklalara bile ulaşamamıştır. MİT kurulduğundan beri en büyük zafiyetimiz hep kontr-espiyonaj yani casuslarla mücadele ve bilgi güvenliği oldu. Bu durum bugün her zamankinden daha acil ve hayati bir güvenlik sorunu olarak önümüzde duruyor.

Sait YILMAZ - 27 Ocak 2015 - Aydınlık

Son Yazılar

Cloudy

22°C

Istanbul