deux freres kouachi charlie hebdo2

Paris saldırısının perde arkasında kimler var?

Paris terörist saldırısının hemen akabinde  Halk Tv’de Ayşenur Arslan’nın Medya Mahallesi

programında Soner Yalçın’ın insanlığın başına örülmekte olan felakate karşı isyan çığlığını ve meslektaşlarına sorumululuklarını hatırlatan haykırışını dinledikten sonra bu yazıyı kaleme almaya karar verdim. Biraz uzun olacak, ancak felaketin boyutu bunu gerektiryor.

Birbirinden çok farklı üç politikacı (İngiliz Başbakanları Harold MacMillan ve Margaret Thatcher ile ülkemizin başbakanlarından Süleyman Demirel) değişik zamanlarda politikacının görevini şu veciz ifade ile kamuoyu ile paylaştılar: "Politikacının görevi halka ne istediğini değil, politikacının ne istediğini konuşturmaktır." Dönemin başbakanının gündem değiştirme, algı yaratma konusunda ne kadar maharetli olduğunu artık ülkemizde herkes biliyor.

Bizim başbakanlarımız biliyor ve başarılı olarak uyguluyor da, dünyayı yönetmek iddiasında olanlar bunu bilmezler mi? Analize buradan başlayalım o zaman.

HİTLER'İN YÖNTEMİ...

Sınıflı toplumlardan öncesine, yani din, Tanrı düşüncesinden öncesine kadar gitmek olanaklı ancak biz burada Modern toplumlumdan başlayalım. Hatta burada 20. Yüzyıl başına, Freud’e kadar gitmek de gerek, fakat işin gerçekten vahim hal aldığı Nazi dönemiyle yetinelim.

Naziler 1000 yıl sürecek iddiasındaki iktidarlarını garantiye almak için insanları psikolojik olarak nasıl kontrol ederiz diye yola çıkıp bu bilim dalında çok kapsamlı bir proje başlatmışlar. Önlerine koydukları soru şu olmuş: İnsan beyninde duygu ve bilinç süreçlerini kontrol eden iki ayrı bölüm var. Ne yaparsak bu ikisinin arasındaki bağı koparıp bilinci yok edebiliriz ve duyguyu egemen kılıp o yolla kitleleri kontrol edebiliriz. Daha sonra beynin bu iki fonksiyonunun iki ayrı kompartman olmayıp bir süreç olduğunu keşfetmişler ki, Amerikalı beyin fizyolojisi uzmanı Antonio Damasio bunu labaratuvarda ispatlamış bulunuyor. Savaş sonrası bu araştırma bilgileri CIA’nin eline geçiyor ve Noami Klein adlı Canadalı gazetecinin yazdığı “The Shock Doctrine” adlı kitapla psikolojinin ve daha sonra beyin fizyolojisi hakkında elde edilen bilgilerin nasıl insanı kontrol etmek için kullanıldığının serüveni tüm detayları ile anlatılıyor. Eskiden beri Holywood, moda, pop kültürü beyin şekillendirmede(yıkamada) çok önemli roller üstlenmiş bulunmaktadır. Dünya çapında çocukların sevgilisi Walt Disney’in CIA ile içli dışlı ilişkileri ortaya çıkmış bulunmaktadır.

Tabii her şeyi metaya dönüştürmek içgüdüsü ile hareket eden kapitalizmin elinde bu bilginin birinci işlevi reklam yoluyla kitleleri tüketime yönlendirmek şeklinde oluyor. Örneğin kırmızı rengin açlık duygusunu depreştirdiğini öğrenince bu alanda çalışan Coco Cola, McDonalds, Burger King gibi dev tekellerin logosunda bu renk egemen kılınıyor. Medya bu psikolojik operasyonda, özellikle politik davranışı kontrol etme çabasında,  çok önemli rol oynuyor. Yerleştirilmiş gazeteciler, yalaka basın veya havuz medyası; veya şöhrete tapma, kült yaratma aracı haline getirilmiş sit-com’cu medya bu branşın son yıllarda aldığı biçimler.

YENİ TEHDİT ALGISI İSLAM ÜZERİNDEN YARATILMALI!

Buraya kadar anlatılanlar artık harcı alem cinsten bilgiler oldu. Fakat güç merkezinin elinde bu beyin kontrol etmede elde edilen son başarılar, işte Soner Yalçın’ın felaket dediği cinsten, insanlığa karşı tehdidi oluşturuyor. Bizzat kendi ağızlarından dinleyelim. İngiliz Başbakanı Margaret Thatcher’ın İngiliz işçi sınıfını yola getirmek için kullandığı şu ifade anlatacaklarımız arasında masum kalır: "Çalışma hayatını öyle zorlaştıracağım ki, insanların politika yapacak enerjileri kalmayacak.” Ve yaptı da. Hadi diyelim, Thatcher bu sinsi düşünceyi sadece kendi halkına karşı kullandı, dolayısı ile o İngiliz vatandaşlarını ilgilendirir. Ancak öyle mi? Onun diplomat kökenli, tam anlamıyla aristokrat olan, boş zamanlarında roman yazan dışişleri bakanı Douglas Hurd Sovyetler Birliği dağıldığında Financial Times gazetesinde hiç sıkılmadan şunları yazmıştı: "Artık komünizm tehdidi ortadan kalktı. Şimdi yeni bir tehdit algısı yaratmalıyız. Sendikalar üzerinden yaratılacak tehdit algısı yeterince güçlü olamaz. Bu algıyı İslam üzerinden yaratmalıyız.”

Geliyoruz 1998 yılına.... 1976-1980 yılları arasında ABD cumhurbaşkanlığı yapmış Carter’ın ayni Kissinger gibi Rockafeller yetiştirmesi Polonya asıllı Ulusal Güvenlik danışmanı Brzezinski Sovyetlerden boşalan alanların(Orta Asya ülkelerinin) nasıl doldurulacağına dair yazdığı kitapta aynen şunları söylüyor: "Dünya hegemonu olmak arzusunda olan bir gücün bunu ancak Avrasya’yı kontrol ederek elde edebileceğini bilmesi lazım. Tarih boyunca tüm tektonik gelişmeler bu alanda ortaya çıkmıştır. Dünya nüfusunun dörtte üçü burada yaşamaktadır. Dünyadaki petrol rezervinin yüzde yetmişbeşi bu bölgede bulunmaktadır. Dünyadaki üretimin yüzde atmışı burada gerçekleşmektedir. Ne var ki, bu kadar geniş bir alanı kontrol etmek devasa bir askeri güç gerektirir. Amerikan kamuoyuna egemen olan Vietnam Sendromu’nun yarattığı savaş karşıtı duruş ve Soğuk Savaş’ın bitimiyle yaratılan barış primi beklentisi varken bu çapta bir fedekarlığı Amerikan halkından istemek olanaksızdır: (Ve işin püf noktası burada)...... ola ki olağanüstü travmatik bir gelişme sayesinde halkımız bu fedakarlığı üstlenmeye hazır hale getirilebilsin."

Ve bu beklenen travmatik olay ünlü 11 Eylül olayı oluyor. ABD 1979 İran Devrimi’ni Saddam Hüseyin ile boğmaya çalışırken Afgan Devrimi’ni boğmak için oluşturduğu, Sovyetlere karşı en ileri teknolojili silahlarla donattığı El Kaide’yi nedeni anlaşılmayan sebeplerle aniden düşman ilan ediyor ve böylece Avrasya’yı ele geçirmek için Douglas Hurd’ün açıkladığı şekilde İslam ve Müslümanlar Medeniyetler Çatışması’nın merkezine yerleştiriliyor.

"BİZE ON SENE VERİN, BUNLARIN HEPSİNİ TEMİZLEYELİM"

Burada tekrar beyin fizyolijisine dönelim kısaca. Tıpta ve psikolojide yapılan çalışmalar sayesinde insan beyninde hafızanın travma yolu ile silinebileceği, şarkıları kaydettiğimiz ayni eski magnetik kasetler gibi, yeniden doldurulabileceğini  öğrenmiş bulunuyoruz. Hatta bundan birkaç ay önce beynin faaliyetinin ayni ışığın yakılıp sündürülmesi gibi kontrol edilebileceği de açıklandı. Bunlardan başka, beynin uzaktan magnetik dalgalar aracılığı ile yönlendirilebilir olduğu bilgisi de kamuoyuna sunulmuş vaziyette. ABD’de Kennedy kardeşlerden Robert Kennedy’nin bu şekilde kontrol edilmiş bir birey tarafından öldürüldüğüne inanılıyor. Buna benzer bir iddia John Lennon cinayeti için de konuşuluyor. Ünlü Nikita filmi bu tez üzerine kurulmuş senorya ile sahnelendirilmiş bulunuyor.

11 Eylül bahane edilerek Afganistan’ın işgali Batı’ya İslam’ı arzu ettiği en vahşi şekilde dünya kamuoyuna sunmaya yardım etti. Öyle ki, işgalin sorumluları Bush ve Blair eşlerini bile bu kampayada kullandı. Zamanın İsrail başbakanı Ehud Barak 11 Eylül gecesinde İngiliz televizyonuyla yaptığı söyleşide “Biz bunu yapanların hepsini tanıyoruz, adreslerini biliyoruz; bize on sene verin, bunların hepsini temizleyelim,” şeklinde konuştu. O İsrail ki, ulusalcı, laik Filistin Kurtuluş Örgütüne düşman yaratmak, yeni silah teknolojilerini denemek, bölge ülkelerine gözdağı vermek  için radikal İslamcı Hamas örgütünü kuran ülkedir. Ancak en özünü başkan Bush söylemiştir: Bu yeni bir Haçlı Seferidir.

Birkaç fanatik için Haçlı Seferi düzenlenemeyeceğine göre, İslam genel olarak hedef tahtasına nasıl oturtulabilir?  Müslümanların büyük çoğunluğunu teröre bulaştırmak olanaksız olduğuna göre başka bir yöntem gerekir. Bu da Ilımlı İslam sayesinde elde edilmiştir. Müslüman ülkelerde Ilımlı İslam projesi ile dindar kesimler politik olarak ajite edilmiş, iktidara getirilmiş, kendilerine misyonlar verilmiş ve bu sayede yığınlar ulusal, sınıfsal aidiyetlerini üstlerinden atmış, din kimlikleri ile kamusal alana çıkarılmıştır. Arap Baharı, AKP, Müslüman Kardeşler’in dini kimlikleri öne çıkararak meydanlara yığdığı kitleler İslamcı teröristlerin yeşermesine uygun bereketli bir toprak oluşturmuştur. Birkaç fanatik teröristden yola çıkılarak tüm İslam alemi dünyadaki nefret söyleminin merkezine oturtulmuştur. Bu şekilde oluşturulmuş bireylere ister görevi sen ver, ister onlar kendileri eylemlerine karar versin, istenen amaca ulaşılmaktadır. Ancak biraz sonra açıklamaya çalışacağımız üzere bu kişiler bilinmekte ve devamlı takip altında tutulmaktadır.

CIA: ATATÜRK TÜRKİYESİNİN HAFIZASI SİLİNDİ, YERİNE...

Şok Doktrini ilk defa 1973 yılında Latin Amerika’nın en gelişmiş demokrasisi olan Şili’de uygulamaya konmuştur. Bu ülkenin tüm kurumları, tüm hafızası bizzat Kissinger’in yönetimide tarumar edilmiş ve arkasından kapitalizm en vahşi haliyle topluma egemen kılınmıştır. Bu doktrinin ikinci uygulaması 1980 yılındaki 12 Eylül darbesidir. Toplumun kollektif hafızasını silip yeniden istedikleri gibi yazabilmek için sokak cinayetlerini günde 25’e kadar çıkarmışlar ve darbecilerin lideri Kenan Evren’in değimiyle bu yolla hafıza silme aşamasına gelmek için “şartların olgunlaşmasını” beklemişlerdir. Bu hafıza silme sonucunda bir zamanların solcuları aniden Özalcı, “liberal”,  yapılmış ve Türkiye’deki CIA İstasyon şefi Graham Fullerin Radikal gazetesinde açıkça belirttiği gibi Atatürk Türkiye’sinin ulusalcı, Aydınlanmacı hafızası silinmiş ve yerine Ilımlı İslam, etnik ve mezhepsel aidiyetler  yeni hafızaya kaydedilmiştir. Sonuçta Cumhuriyet’in tüm kurumları işlevsiz hale getirilmiş, Anayasal vatandaşlık ilkesi yerini ümmet hayalleri almıştır.

Yukarıda bıraktığımız konuya dönecek olursak, Ehud Barak’ın ifşa ettiği gibi Ilımlı İslam’ın mümbit toprağında yetişen bu teröristler yakın takip altında. Bunu göstermek için birkaç örnek vereceğiz. Zaten son Paris olaylarının da gösterdiği gibi iki kardeş  niyetleri itibariyle kayıtlardaymış. Eylemlerinin mekanına geldikleri kıyafet ve silahlarına bakıldığında başka türlü olması olanak dışı. 11 Eylül olaylarından da hatırlayacağımız üzere eylemciler hem FBI hem de CIA tarafından biliniyormuş ancak aralarında iletişim olmamış! Bu olaylarda zaten en ilginç olan hadise kolluk kuvvetleri ile gizli servisler arasında muğlak olan ilişkilerdir. Olayları polisiye sorun olarak ele alan asayiş birimlerine karşı gizli servislerin kendi gizli acendalarının olabileceği artık biliniyor. Örneğin İngiltere’de 2005 yılında meydana gelen ve elliden fazla kişinin yaşamını yitirdiği terör saldırılarında rol alanların hem polis hem de gizli servisler tarafından takip edildiği ancak gizli servisin bilgileri polis ile paylaşmadığı iddiaları uzun süre gündemde kalmıştı. Bu konuda ABD’de Yeşil Kart’a müracaat eden Fethullah Gülen için FBI ile CIA arasında geçen çekişmeleri hatırlamakta yarar var. Yine ayni çerçevede bir Türk vatandaşının  İngiltere’de esrar ticareti ve haraç almak suçlarından 24 yıl hapis cezası almasına rağmen dört yıl sonra, hem de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün İngiltere ziyareti sırasında ilginç bir gerekçe ile serbest bırakılması olayı incelemeye değer.

FRANSA'DAKİ SALDIRI EN ÇOK KİME YARAYACAK?

Peki Fransa’da olan  olayların bu oluşturulmuş İslami terörizme sahne olarak seçilmesinin arkasında ne olabilir? İngiltere’de Irak işgaline karşı olan İşçi Partisi hükümetinin güçlü ismi Gordon Brown Tony Blair’den başbakanlık makamını teslim alınca askerlerini Irak’dan çekeçeğini açıklamasını hemen akabinde Glasgow’da akim kalmış fakat ciddi bir terörist eylemi ortaya çıktı ve Gordon Brown Irak konusundaki kararından anında vazgeçti. Zaten 2005 eylemlerinden sonra İngiliz Hükümeti arka arkaya, ABD’deki 11 Eylül sonrasında olduğu gibi, özgürlükleri kısıtlayan kanunlar çıkarmaya başladı, terörizmle mücadele iddiası ile. Dolayısı ile Fransa’daki olay büyük bir ihtimalle özgürlükleri kısıtlayan kanunların çıkarılması için kullanılacak. Gelişmiş Batı merkezlerindeki derin ekonomik kriz de “halkın ne istediğini değil, istenileni konuşması” için de bu olaya ellerini kovuşturanlar olacaktır. Krizden hala çıkılamayışı, krize rağmen zengin daha zengin olurken yoksulluğun, işsizliğin, umutsuzluğun artması karşısında eyleme geçmeye hazır kitlelerin pasifize edilmesinde bu tür sansasyonel olaylar çok önemli rol oynamaktadır. Üstelik eylemcilere uygun görülen son da- sadece teröristlerin değil, onlarla birlikte sade vatandaşların da öldürülmesi- kamuya verilen son derece net bir mesajdır.  Bu olayla birlikte itibarı eski Başkan Chirac’ın yolsuzlukları neticesinde adamakıllı sarsılan De Gaulle’cü merkez sağ partisinden sonra Fransız solu da kolay kolay onaramayacağı bir darbe yiyecektir. Sosyalistlerin ekonomik alanda yarattığı memnuniyetsizlikten sonra bu terör şoku ister istemez yabancı ve AB düşmanlığı üzerinden iktidara yürüyen aşırı sağcı Le Pen’in partisine yarayacaktır. İsveç gibi Sosya-Demokrasi’nin kaleleri birer birer düşerken Fransa neden olmasın? Tabii burada sorumluluk Nilüfer Göle gibi naif liberal sosyologların Fransa’nın dışlanmış, yabancılaştırılmış Müslüman azınlığını dini aidetleriyle kamusal alana çıkmaya teşvik eden, bunu aklınca Medeniyetlerarası Uzlaşmanın bir göstergesi olarak değerlendiren ve hatta bu uzlaşmanın sonucunda beyaz, Hıristiyan Avrupa’nın “Eboni” bir renk alacağını iddia edenlere de düşüyor.

Fransa’nın ayrıca nüfusu Müslüman olan Afrika’daki kolonileri üzerinden ABD ile girişmiş olduğu etki alanı mücadelesi de bu olaydan etkilenecektir. Gülen okullarının da faaliyette bulunduğu bu ülkelerdeki Müslüman nüfus “acımasızca öldürülen din kardeşlerine” duyacağı sempatiyi Fransa nefretine dönüştürmesi beklenebilir, özellikle teröristlerin  Cezayirli etnik Arap olmaları göz önüne alındığında. 1990’lı yıllarda Fransa’daki bombalama olaylarında Fransız Hükümeti açıkça İngiltere’yi suçlamış ve eylemlere katılanların telefon görüşmelerinde İngiltere’deki kişilere ulaşıldığını açıklamıştı. Afrika’da eski koloniler üzerinde yürütülen Anglo-Sakson ve Fransa karşıtlığının aldığı en dramatik olay Rwanda katliamıdır. Bir provokasyon sonucunda Fransa bu eski kolonisinde oyuna getirilmiş, itibarına büyük darbe vurulmuş ve ülke elinden alınarak Anglo-Sakson nüfus alanına katılmıştır- öyle ki Başkan Chirac bu olaydan sonra İngilizlerin kendilerinden daha iyi kolonyalist olduğunu itiraf etmek zorunda kalmıştır.

EN TEDİRGİN ÜLKE İSRAİL...

Fransa’da 7 milyon Müslüman olduğu söyleniyor;Almanya’da da 5 milyon civarında. Tüm Avrupa’da 45 milyon...İngiltere’de de Pakistanlı ve Bengladeşli Müslümaların sayısı oldukça ciddi rakamlarda. Özetleyecek olursak, nüfusu ABD’ye yetişen kıta Avrupası’nda Müslümanlar toplam nüfusun yüzde onuna yaklaşıyor-bazı iddialara göre yüzde beş, yani onbeş milyon. Ve doğurganlık oranları oldukça yüksek olduğu için bu sayının hızla arttığı biliniyor. Yerli nüfusun yaşlanması karşısında Avrupa ülkelerinin bu genç nüfusa ihtiyacı var. Diğer taraftan ekonominin gittikçe teknoloji yoğun nitelik kazanması, üretimin yükselen ekonomilere taşınması  nedeniyle bu gençleri topluma doğru dürüst entegre ettirecek istihdam alanları kapanıyor. Bu nüfus ya beceri gerektirmeyen ayak işlerinde kullanılıyor, ya da tamamen marjinalleştiriliyor. Dolayısı ile, kendilerine aidiyet ararken bulabildikleri tek değerleri olan dine yöneliyorlar. Ancak dine yaklaşımları, ayni bizdeki İslamcılar gibi, maneviyattan ziyade kendilerini ötekileştirmeye yarıyor ve kin ile nefreti besliyor. Nilüfer Göle gibi sosyoloji profesörleri, AKP gibi, İslam’ın heybetli günlerine duydukları nostalji ile dinlerini politikleştiren Ilımlı İslamcılar bu nüfusu bu haliyle yaşadıkları Avrupa ülkelerinde kamusal alana yönlendiriyorlar, orada hak sahibi olduklarını iddiaya zorlanıyorlar. Zaten umutsuzluktan kendileri de kinden beslenir hale gelmiş yerli halktan gördükleri tepkilerle ister istemez kin ve nefretleri aşırılıklara zemin hazırlıyor.

Bu gelişmelerden en tedirgin olan ülkelerin başında, ilginçtir, İsrail geliyor. 2005’deki Londra olaylarından sonra hemen Fransa’ya uçan zamanın İsrail başbakanı Ariel Sharon bu olayı bahane ederek Fransız hükümetini uyardı (adeta tehdit etti) ve hızla artan Müslüman azınlığın ileride İsrail için çok ciddi tehdit oluşturduğunu ifade etti. Sharon’a göre toplumda ağırlık kazanmaya başlayınca Müslümanlar ister istemez Avrupa’nın İsrail yanlısı politikalarını ters yönde etkileyecekti. Nitekim son Paris olayının hemen sonrasında şu anki başbakan Nethanyahu bu görüşlerini çok daha keskin ifadelerle dile getirdi ve adeta Avrupa’yı İsrail ile birlikte savaşa davet etti, Fransız Yahudilerini İsral’e göçe çağırdı. İstanbul bombalamaları olduğunda da İsaril Hükümeti bir bakanını hemen Türkiye’ye göndermiş ve “terörizmle ortak mücadele” çağrısı yapmıştı, hatırlanacaktır. Son  olayın tam da Avrupa ülkelerinin bir biri ardına Filistin Devletini tanımaya başlaması ve Birleşmiş Milletler’in neredeyse bu devleti tanımasına ramak kalmışken ortaya çıkması ilginç bir tesadüftür. Ayrıca operasyonun bir Yahudi süpermarketinde sonlandırılması, masum vatandaşların da olayda öldürülmesi bu olaya polisiye olmanın çok ötesinde sosyolojik, politik ve stratejik anlamlar yüklemektedir.

Nüfusunun çoğunluğunun Müslüman olduğu ülkelerin büyük oranda kendi hatalarından ortaya çıkan bu tehlikeli gidişin nasıl felaketlere yol açabileceğini artık anlayıp dinlerini politika amacıyla kullanmaya son vermelerinin, kamusal alanın din amacıyla kullanmalarını sonlandırmalarının zamanı gelmiş ve geçmektedir. Bu toplumlar artık gerçek anlamda Aydınlanma sürecini başlatmak zorundadırlar. Aksi halde kendilerine kurulan kumpası anlamadan, hatta ona alet olarak, halklarını belki yüzyıllar sürecek din savaşlarında tüketip eriteceklerdir.

Enis ÜSER - 20 Ocak 2015 - Odatv

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Son Yazılar

Mostly clear

22°C

Istanbul