hindistan kast sistemi2

Sosyo-Ekonomik Kast Sistemi Ve Kürt Sorunu!

SOSYO-EKONOMİK "KAST" SİSTEMİ ÜZERİNDEN "KÜRT" SORUNUNUN İRDELENMESİNE GİRİŞ...

Başlangıç :

Teşhis-tedavî bütünlüğünü herkes bilir; hani şu doğru teşhis doğru tedavi meselesini... Tabii biz burada insanları ilgilendiren sosyolojik olaylara dair teşhisi ve tedaviyi kastediyoruz. Ne var ki bu bağlamda çok ciddi bir sorunumuz vardır: İnsanların eşit olduğuna dair genel kabullerimiz nedeniyle herkesin herşeyi aynı şekil ve düzeyde anladığına inanıyoruz. Üstelik tarihe de, tarih öncesi dönemlere de bugünkü algı, vizyon ve üstyapısı çoktan değişmiş olan zihinlerimizin yarattığı görüş açılarıyle bakıyoruz. Dolayısıyle teşhisimizi (analizimizi) de bu mantıkla yaptığımız için tedavilerde (sosyo-psikolojik ameliyatlarda) bir türlü olumlu sonuç alamıyoruz.

Buna rağmen ortaya koyduğumuz analiz maddelerini doğru olarak ele alıp almadığımıza, problemi doğru vaz'edip etmediğimize bakmaktan kaçınıyoruz. Oysa bilimsellik, genel kabullerin bile yeniden ve yeniden gözden geçirilmesini emreder. Bir başka deyişle, kendini memleketin geleceğinden sorumlu hisseden insanlar kıvırmadan, cehenneme sevkeden iyi niyet yollarına sapmadan ve gözleri köreden, dimağları dumura uğratan hamâsete kapılmadan "acı gerçekler"e parmak basmak zorundadır.

Bu çerçevede, "Kürt Sorunu" diye tanımlanan "emperyalizm-fukaralık" açmazına dair söylem ve çabanın,dış dinamiklerin de ağır baskısı nedeniyle başından beri yanlış teşhis ve tedavi yöntemlerine boğulduğuna, fazlasıyle politika malzemesi yapıldığına inanıyorum. Dahası, sadece 15 yıllık bir geçiş döneminden ibaret olan 1923-1938 sonrasında yapılması gereken Doğu Anadolu Açılımları düşünülmemiş,"toprak reformu", söylemi ise aşiret sisteminin büyük ağaları üzerinde bir oy şantajı olarak her zaman kullanılmıştır. Yani, rahmetli İzzet Baysal'ın ifadesiyle "Cumhuriyetle palazlanan zenginler"in yaptığı kapitalist taklidi, Marmara-Ege bölgesini sanayileştirmenin ötesinde bir işe yaramamıştır. Dolayısıyle, uzun bir süreden beri emperyalizmin bildiğini halktan saklamamak, gerçeğe doğru sıkıntılı ve hatta bölgemizdeki "aşiret sistemi"nin fukara halk ayağına berbat bir karakteristik vermek bakımından acı bir adım atma zorunluğu vardı; geç kalındı diye düşünüyorum. [Acı olan bir başka husus da, çerçevesi böylesine sıkıntılı bir konuya girişmenin, benim gibi sadece okur-yazar olan bir amatöre kalmış olmasıdır. Bunun nedenini de şimdilik sadece akademisyenlerimizin iş yoğunluğuna bağlıyorum.] Daha fazla uzatmadan, yapılacak eleştiriler sayesinde altı ve içi, eni-boyu ve derinliğine doldurulabilecek olan KASTLAR ve KÜRTLER'le ilgili konuya hemen giriyorum:

KAST, yaklaşık 250 yıldır üzerinde araştırma-inceleme yapılıyor olmasına rağmen bilimadamları arasında kökeni ile oluşum nedeni ve süreci hakkında mutabakat sağlanamamış olan sosyo-ekonomik bir sistemdir. Bir başka şekilde ifade edip, "siyasî (stratejik) spekülasyon alanı olması nedeniyle, pek de çözülmek istenmiyor" diyebiliriz; çünkü işin içinde sadece koskoca bir Hindistan ülkesi değil, dünyanın dört bir yanında henüz ve hâlâ terörize edilebildikleri için kullanım değeri yüksek olan kast bakiyesi insan topluluklarının mevcudiyetidir...

KAST, herşeyden önce binlerce yıllık geçmişi itibariyle kabaca şöyle bir hiyerarşik formasyona sahiptir veya işin uzmanları bu hususta ittifak edebilmişlerdir: Tanrının/tanrıların yeryüzündeki eşdeğeri ve en üstte yeralan Tanrı-Kral sayılmazsa, en genel hatlarıyle hiyerarşide, (1) Tanrı-Kral'a en yakın olan Din adamları (rahipler?mollalar) ile Yöneticiler; (2) Savaşçılar/Askerler; (3) Üreticiler ile Zenaatkârlar(1) yer alır. Çok daha sonraları Hindistan'da buna tüm diğer kastların emrinde olmasının yanısıra bütün pis işlerin de yaptırıldığı Köleler/İşçiler(?) (Şudra) eklenmiştir.(2) ("Dokunulmazlar", "paryalar" vs. diyerek ayrıntıya girmiyorum). Birinci maddede gösterdiğimiz din adamları ile yöneticiler arasında da her zaman büyük çelişkiler yaşanmış, iktidarın her iki taraf arasında zamana ve zemine uygun el değiştirdiği veya rahiplerin tüm iktidarı kendilerinde toplayarak tek başlarına yönettiği uzun dönemler yaşanmıştır. [(1) Tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar ile dönemin teknolojisini sağlayanlar. (2) Hindistan ve UzakDoğu'ya özgü değişerek deforme olan kast sistemi içinde Tanrı-Kral göklere yükselerek mistifiye edilmiş, onun yerini bizdeki "evliyâ" ve "veliullah"a, ama en doğru olarak da İran'daki ilk ve son söz sahibi?"mollalar"a nisbet edilebilecek olan Brahman rahipleri almıştır.]

KAST daha sonra, yukarıdaki en temel üç kastın da herbirinin içinde doğuma, yaşa, statüye, cinsiyete, yeteneğe, vb. gibi konulara uygun olarak çeşitli alt tabakalar barındıran çevreler, daireler (çemberler) şeklinde konuşlanır. Yani her bir kastın içinde başka başka sınıflanmalar, hiyerarşiler yeralır. (Dolayısıyle bunun nasıl olduğuna dair yüzlerce ihtilâflı tez vardır; ki, içinden çıkılamamaktadır).3 Ansiklopediler, kastların meselâ bugün hâlâ varlığını sürdürdüğü Hindistan'daki sayısının 3000 olduğunu, bunun da yaklaşık 25.000 alt kasta bölünmüş olduğunu yazabiliyor... [(3) İTÜ Taşkışla kampüsünün yanındaki altıgen mimarili Atatürk Kitaplığı'na giderek Encyclopædia Britannica'nın 1970 baskısında 10 sayfa tutan "Caste" maddesine bakarsanız, 250 yıldır yapılan tüm tartışmayı göreceksiniz.]

KASTLAR, parayı bulduğunuzda kolayca bir üsttekine atlayabileceğiniz bugünkü sosyal sınıflara hiç benzemez. (Zaten bir başka yönüyle az sonra da göreceğimiz gibi girdiğinizi sandığınız o üst sınıfın da bir kast hiyerarşisi vardır; ki, sizi sosyetesine almaz, uzaktan yalanırsınız). Kastlardaki tüm sosyo-ekonomik ilişkiler ölümüne kurallarla çerçevelidir; yani içinde bulunduğunuz kasttan çıkamaz, cezayı hakeden büyük bir yanlışınız sonucunda öldürülmeyerek kovulmakla kurtulsanız da bir daha asla geri dönemez, sokaklarda, ormanlarda telef olup gidersiniz. Ayrıca, bir başka kasta mensup kişiye aşık olamaz, cinsel ilişki falan kuramazsınız; öğrendikleri anda paralayarak öldürürler; sevaptır... Diğer yandan, bir çelişkiler yumağı olan kast sistemi, daha sonraki sınıflı toplumlara öyle kriterler aktarmıştır ki, bugüne bakiye "çocuk-gelin" ve "bebek-çocuk" fetişizminin kökünü bu düzende buluruz. Bütün bunlardan dolayı, tüm efsanevî aşk hikâyelerinin de bu mâsum söylencelerin tam tersini işaret eden pornografinin de, büyük kastlar bölgesi diyeceğimiz Hindistan ve OrtaDoğu menşeli olması, işte bu zengin(!) çelişkiler yüzündendir.

Gelişme :

1) "KAST Sistemi sadece Hindistan'a özgüdür" diyen Marx'ın, bu iddiasını değil sadece ardıllarına, içlerinde emperyalizmin ideologlarının da yeraldığı hemen hemen tüm ünlü sosyolog ve ekonomistlere kabul ettirdiği bir gerçektir. Ne var ki bu tezinin doğru olmadığı 20. yüzyıl sonları itibariyle artık iyice anlaşılmıştır. Çünkü: (a) Kast sistemi Hindistan'da kalmıştır kalmasına da, dünyanın diğer bölgelerinde parçalanıp un-ufak olduğu için, Portekizli kolonizatör denizciler tarafından ilk rastlandığı 1500'lü yıllardan beri bizler onu biricikmiş gibi görmekteyiz...(4) Bugün artık dünyada yerleşik insan topluluklarının mutlaka kast geçmişinin olduğunu, meselâ Uzak Asya'dan batıya doğru Pers krallıklarının, antik Mezopotamya, Mısır ve Afrika imparatorluklarının, Amerika kıtasında da Maya-Aztek-İnka-Mississipi imparatorluk ve kültürlerinin KASTİK olduğunu ileri sürebiliyoruz. Hatta şehirlerin de kurulduğu tarım yapılan ilk büyük yerleşik düzene Mezopotamya-Anadolu-Mısır üçgeninde geçildiğini biliyoruz; ve biz de ona "Verimli Hilâl" (veya Bereketli Hilâl) adını vermişiz. Hemen eklemeliyim ki bütün bu bölgede âdetâ "şehir devletleri" halinde örgütlenmiş olan sistem kastlardan ve onların kompleks hiyerarşilerinden ibarettir. Dolayısıyle, üretim ilişki ve güçleri itibariyle yanlışlıkla "sınıflı" ve/veya "köleci" şeklinde tanımlanan bu yerleşik düzenin, aslında "kastlar düzeni" olarak ilk kez bu bölgede oluştuğunu ileri sürebiliriz. (Kitabımın ikinci cildi için geçen yıllarda hazırladığım, yerleşim ve tarım paralelliğini yaklaşık 11.000 yıl öncesine götüren Verimli Hilâl haritasını burada veriyorum). [(4) Tabii ki Hindistan'da VARNA adı verilen kast sisteminin yerleştirilmesinde, öncelikle çok ezici ve daha önce özgür olan insanlarda giderek kitlesel mental bozukluklara da yolaçan şiddet ve düzeyde bir zor kullanımı yaşandığını belirtmek gerekiyor. O süreçte, daha önce egemen olan Budizmi altederek yönetici pozisyonuna giren Brahman rahipleri "Vedalar", "Upanişadlar" gibi mistifiye edilmiş metinleri 3000 yıl süreyle birbiri üstüne eklemek, yığmak suretiyle sistemi sağlama almışlardır. (Ayrıca, Hindistan'da tüm yasal önlemlere rağmen hâlâ yaşayan kast sistemine dair en azından iki önemli çalışmayı PDF olarak okumak için bkz:  BHIMRAO RAMJI AMBEDKAR; "Who Were the Shudras?"; 3. Baskı; 1970, Bombay, Hindistan; . ? MICHAEL BERGUNDER; "Contested Past: Anti-Brahmanical and Hindu Nationalist Reconstructions of Indian Prehistory"; Historiographia Linguistica XXXI:1; 2004; ).]

(1) VERİMLİ HİLAL HARİTASI

(b) Dünyanın her tarafında parça-pinçik olarak dağılmış olan kast sisteminden bugüne derece derece, ve irili-ufaklı aşiretler, kabileler, klanlar, mafyalar ve cemaatler kalmıştır. (Sadece halkların içinde değil, aynı durum egemen sosyal sınıflar için de, dünyayı yöneten teşkilâtlar için de sözkonusudur)... Yani kast sisteminin parçalanması sonrasında dünyanın birçok yerinde birbirinden ince nüanslarla ayrılan farklı sosyo-ekonomik yapılanmalar ortaya çıkmıştır. Dolayısıyle, az sonra 2. maddede inceleyeceğimiz gibi, dünyanın büyük bir çoğunluğunda da, Türkiye'de de, "feodalite" ve "feodal ilişkiler" söylemi abesle iştigâldir... Yani çevre ülkelerde olmadığı gibi bizde de, ne bu sistemin altyapısını dolduracak üretim ilişkileri ve kölelerle birlikte kurulmuş bir aile yapılanması vardı(r) veya oluşmuştu(r), ne de üstyapısında soyluluk ve buna bağlı bir hiyerarşi... Çünkü kendinden başka sülâleye tahammül etmeyen Osmanlı birkaç istisna dışında bütün büyük aileleri bir şekilde lüzumsuzlaştırmış veya ortadan kaldırmıştır.(5) Yani Türkiye'de, değil sülâlesinin 500 yıllık şeceresine dair evrak ortaya koymak, 100 yıl öncesine ait sözel bir bilgiye sahip olan insan dahi yoktur. Veya, artık günümüzde değil dedesinin dedesini bilen, dedesinin babasının adını bile hatırlayana rastlanmamaktadır diyebiliyoruz; ki bu da, sonuçları şimdiden kestirilemeyecek olan büyük bir tehlikedir... Üstelik TC Nüfus İdaresi, kayıtları elektronik ortama aktarırken bilgisayar programını, insanların şeceresini bulmasına engel olacak şekilde ayarlamıştır... (Herhalde, "maazallah" Rum veya Ermeni bir akraba çıkar da dengemiz bozulur diye)... [(5) Bizzat tanıdığım ve vakıf sahibi (mütevellî) de olan istisna ailelerden bazıları şöyle: Istanbul'da taksicilik yapması nedeniyle İsmail İsfendiyaroğlu ile tesadüfen tanışmış, otomobilinin içinde 15 dakika konuşmuştuk. Kendisi Molla Fenârî'nin torunu ve vakıflarının mütevellisidir. Diğer yandan 20 yıl birlikte iş yaptığımız Ali Güran'ın, vakıflarının mütevellisi olduğu Molla Güranî, Kanunî'nin hocası Mevlânâ Bektaş Efendi ve Kiremitçi Ahmet Çelebi ile, bir vesileyle uzun boylu sohbet ettiğimiz Oktay Sinanoğlu Hoca'nın, vakfına mütevelli olduğu Bursa'daki Karaca Bey ailesi... Oysa, meselâ 1200'lerde ortaya çıkan Danişmend'li Malkoç Sülâlesi'nden başlayarak yüzlerce soylu Türk ailesi vardı.]

2) Dolayısıyle, 19. yüzyıldaki teori kurucuların, tarih öncesinden süzülüp gelen sosyo-ekonomik yapılanmaların bir yerinde "feodalite"nin bulunduğu şeklindeki vurgusuyla başlayıp, 20. yüzyıl ortalarında kesinleştirilerek günümüze kadar hiç tartışmasız getirilen sosyo-ekonomik sistemlere dair klasik Marksist tez de bir yanılsamadır. (Yıllarca insanlara ülkelerinde "feodalizm" aratmıştır; arayanlar da bir yerinden benzeştirerek mutlaka bulmuştur)... En basit ifadesiyle, Marx-Engels'in yoğunlukla Roma İmparatorluğu'nu kerteriz alarak geliştirdiği ve "ev köleliği" adıyle şekillenerek en ileri "familia"ya kadar uzanan süreç sonunda aileler federasyonu gibi örgütlenmiş ama topraklarıyle birlikte alınıp, satılıp devredilebilen serflerden oluşmuş feodal bir yapılanmaya sadece Avrupa'da rastlanır. Ne var ki teori kurucuları, "biz sadece ipuçlarını verebildik, teoriyi sonraki nesiller tamamlayacak" demiş olmasına rağmen, Marx-Engels'ten sonra neredeyse hiç kimse bu işlere elini sür(e)memiştir.

Özetle, Avrupamerkezcilik, en genel ifadesiyle "sol" içinde de hakim kılınmıştır. Dahası, Stalin'in ceberrut tarzının da yardımıyle büsbütün kemikleşen Avrupamerkezcilik, Marksizmin teorisyen ardıllarının ilkel komünal toplum, kölelik, feodalite, kapitalizm, sosyalizm şeklinde belirlediği sosyo-ekonomik sistemler zincirinin genel kabul görmesiyle zafer kazanmıştır. Oysa bugünkü arkeolojik, vb. bulgulardan iyice anlaşılmaktadır ki varsayıldığı gibi "Neanderthal" öncesi ilkel komünal toplumda sayıları 50'yi bulan insan grubu bile yoktur. (Arkeologların ancak 5-6 ilâ 20-25 kişilik gruplara rastlayabildiğini görüyoruz). Dolayısıyle o dönemlerde insanların yiyecek aramak için sürüler halinde oradan oraya sürüklendiği bir ortam da sözkonusu değildir; fevkalâde abartılı bir varsayımdır. Bir başka yazının konusu olsa da yeri geldiği için üstünü çizerek belirtmek gerekir ki insan, hayvanın tam tersine yememek üzerinden sarfettiği emekle ritim kavramını geliştirip aklını oluşturmuştur... Nitekim, annesinin "yemeğe gel!" çağrısına kulak asmayıp oyununa devam eden çocukları gözleyerek hepimiz bunun tarih öncesine dönük projeksiyonunu yapabiliriz.

Bir başka deyişle, yamyamlığın da davranış biçimleri arasında yeraldığı ilkel topluluklar süreci sonrasında yerleşik tarım düzenine geçen insanlar, tam olarak kestirilemeyen bir zaman aralığında haklarından ve konumlarından kendi rızalarıyle vazgeçmek zorunda kaldı.(6) Bunu en son, 4500 yıllık Keops piramitinin esas olarak köleler tarafından değil de, tanrıları için gönüllü çalışan Nil havzası köylüleri olduğu ortaya çıkınca anladık. Hatta 1990 yılında piramitin yapımında çalışan yüzlerce ustanın özel değer verildiği için saklanması gerektiğine inanılan bedenlerinin mumyaları bulundu ve insanı göklere (tanrı babaya) ulaştıracak olan sanatın/zenaatin, "firavun" diye-diye Hz Musa sayesinde lânet okunan o dâhî tanrı-krallar tarafından hangi düzeyde korunduğu o vesileyle anlaşıldı... [(6) En önemli vazgeçme gerekçesi, savaşların dayattığı acil ihtiyaç nedeniyle profesyonel ordu besleme zorunluğu olabilir. Çünkü insanlar yanlarındaki yakınlarının ölüp gittiğini, kendilerinin ağır yaralandığını görüp anlayarak (idrak ederek) yeni "zorunluk" algıları geliştirebilirler. Dolayısıyle de, meselâ ekinlerinin, metal veya ahşap savaş araçları, vb. gibi el becerilerinin bir kısmını, geleceğin yöneticiler kastını oluşturacak lider unsurlara terketmiş olmalılar. Böylece bir yandan ürünler depolanır ve askerî hiyerarşi oluşurken, diğer yandan da şeklî bir devletin temelleri atılır.]

Binyıllarla ölçülecek zaman içinde, gerek step göçebelerinin ve komşu medeniyetlerin, kültürlerin baskı(n)ları, gerekse kast imparatorluklarında (şehir devletlerinde) yönetici durumunda olan rahipler kastı arasındaki büyük din/iktidar çelişkilerinin altından kalkılamaz bunalımları nedeniyle sistemin çözüldüğünü görüyoruz. Meselâ herkesin hatırlayabileceği bir Kleopatra olayından doğru görüntü alınırsa, daha önceki yüzyıllarda zaten dumura uğratılmış olan Mısır medeniyetinin en sonunda onlara nazaran "barbar" sayılan Batı Roma İmparatorluğu tarafından çökertildiğini kolayca çıkarabiliriz.(7) Dahası, Mısır'ı yıkan Roma İmparatorluğu da Germen kavimlerinin "barbar" saldırıları sonrasında üç kuruşa satılarak yıkılırken, arkasında bıraktığı yapılanmaya bugün "Mafya" adını veriyoruz... [(7) Mısır'ın sıkıntılı çöküşü ile Hiyeroglifin 1500 yıl boyunca karanlığa gömülüşü sürecini, "Amerika Birleşik Devletleri Anonim Şirketi-Doğum" adlı kitabımın 27-28. sayfalarında görebilirsiniz.]

Diğer yandan, kurulmuş ve inanılmaz ölçülerde yükselmiş olan böylesi kültürlerin medeniyetlerin içinde yeralanlar için, çöküşten, yıkılıştan sonrasının "Tufan" olduğunu söyleyebiliriz... İŞTE, Nil Havzası sakini ve büyük Mısır Medeniyeti kurucularının dili olan Kopt'çayı konuşan Kıptîler ile, İndüs Vadisi uygarlığını yaratanlar olarak Hindistan'ın Latince gibi ölü dili Sanskritçe'yi konuşan Çingeneler, yıkılmış kast sistemlerinden bize bakiye insanlardır.(8) Dikkatle bakıldığında görülecektir ki Çingeneler de, Kıptîler de aslında ya eski kast sisteminden sıyrılmış soylulardır veya o üst kastın içindendirler... Âdetâ yazılı tarihin başladığı dönemlerden kalmış olan bu insanların sosyolojik/antropolojik değeri ile, çöken sistemin sosyo-psikolojik buhraniyle dünyanın dört bir yanına savrularak tarih boyunca zulme uğramaları arasındaki inanılmaz çelişkiyi bir de bu açıdan analiz etmek gerekir diye düşünüyorum. [(8) Bengal Dili falan şeklindeki söyleme itibar etmemek gerekir; kökü Sanskritçedir...]

ÖZETLE: İlkel toplumdan başlayarak günümüze doğru bir hat izleyen klasik Marksizmin sosyo-ekonomik formasyonlar zinciri Avrupamerkezci bir düzenektir; dünyanın bütününü çerçevelemez, dolayısıyle de düşünen insanları yanıltır; yanıltmaktadır. Yani, 'ilkel komünal toplum'dan 'sosyalizm'e doğru böylesi bir hat çekenlerin günümüzdeki temsilcileri, dünya çapında varmış gibi kurguladıkları köleci düzen ile feodaliteyi birarada düşünerek bunu meselâ KASTLAR ve SONRASINDAKİ OLUŞUMLAR vb. gibi bir tanımlamayla düzeltmek ve toptancılığı bir yana bırakarak dünyadaki her yöresel sistemi, oluşumu kendi içinde (kendi özellik ve biriciklikleri çerçevesinde) yeniden değerlendirmek zorundadırlar...(9) Dolayısıyle bizim Kürtlerimizin de Türklerimizin de aşiretlerini, geniş ailelerini "feodalite" sanarak kendi aralarındaki tutarsız davranışlar için "feodal ilişkiler" diye bir söylem geliştirmiş olmaları somut bir abesle iştigâl hadisesidir. [(9) Çünkü teoriler, bir'den fazla branş birbiriyle irtibatlandırılabildiği, eşgüdümlenebildiği ölçüde gerçeklik kazanır; ayakları yere basarak pratikte karşılığını bulur. Dolayısiyle, tersinden de düşünerek diyebiliriz ki tarihsel kısmında zaafiyet bulunan bir kuramın meselâ sosyoloji ayağında da mutlaka ârıza vardır; çıkacaktır.]

Söylemeden geçmemek gerekir ki insanlığın ateşin yakılarak kullanılması sonrasındaki ilk şuurlu evresinde, cinsel ilişki içeriden kurul(a)mazdı; bu ilkel topluluklar, kız kardeş-erkek kardeş düzeyindeydi. Baskın basanındır diyerek komşu topluluklara saldırılır ve kaçılırdı. (Tabii komşu da aynısını size yapardı). Oysa kast sisteminde durum tamamen değişmiştir: Tüm kastlarda kural sadece içeriden evlenmeler yoluyla çoğalmak ve kasta özgü geleneksel işler yaparak hayatları idame ettirmektir Üstelik daha önce tabu olan cinsel ilişki burada "özgürlük" kazandığı için ensestin de yolu açılmıştır. Yani kastlar, bir anlamda ilkel ile modern ahlâk arasına sıkışmış bir görünüm sergilerler. Diğer yandan içeriden evlenmenin yoğunluğu nedeniyle de her türlü kan hastalığı ile sair genetik bozukluklar ve özellikle geri zekâlı doğumları, kastlardan bakiye olan aşiretlerde, kabilelerde daha fazla görülür. Aynı sorun, az önce "dünyayı yöneten teşkilâtlar" dediğimiz büyük Batı aristokrasisinde de görülür: İstediğiniz kadar "feodal" veya "aristokrat" deyin, daha önceki sistemden (kast'tan) getirilen sosyo-psikolojik alışkanlıklar sürdürülmektedir. Oraya da şimdi geleceğiz:

3) Meselâ Avrupa aristokrasisi birbiriyle tamamen akrabadır. İmparatorluklar, krallıklar, prenslikler, düklükler ve benzerleri İngiltere adalarından başlayarak dönemin Çarlık Rusyası'na kadar birbirinin bütünüyle içine geçmiş haldedir. Zaman zaman akıllarını kaybederek Hıristiyan yasaklarını çiğneyivermiş, kardeşlerinin çocuklariyle dahi evlenmişler ve şekilsiz, çapsız çocuklar doğur(t)muşlardır. Daha açık tarifiyle kastik hiyerarşik yapılanma ve ahlâkî davranış biçimi egemen sınıfların hayatından hiçbir zaman çıkmamıştır. Özellikle Avrupa diye tanımlanan Avrasya'nın en batı bölgesinde toprak mülkiyetine dayalı senyörlükler (efendiler düzeni) şeklinde ortaya çıkan feodal üretim biçimi ve ilişkileri, kendini burjuvazinin içine monte ederek bugüne kadar ortadan kaldırıl(a)madan varolmasını böylesi bir yapılanmaya borçludur. Meselâ İngiltere'de hâlâ toprakların büyük bir kısmı bu asilzâde ailelerin elindedir...(10) Yasalar, bunu garantiye almak üzere vardır... Dolayısıyle 18. yüzyılda palazlanan burjuvazi denen yeni yetme kapitalistler topluluğu feodalitenin aristokrasisini ortadan kaldır(a)mamış, tam tersine, güçsüzleşen aristokrasi, kendi egemenliğine burjuvazinin ortak olmasına izin vermiştir... [(10) İnternette adresine bakarsanız, orada kolayca "in 2010, over a third of the UK was owned by 1,200 families descended from aristocracy" ifadesini bulacaksınız. (Yaa, 1200 soylu aile ve toprakların üçte biri)...]

Diğer yandan, kastların çöküşü sonunda deforme olan halk kitleleri içinde ne kadar insan yapılanmasına aykırı, meselâ ensest gibi ahlâk-öncesi sosyal ilişki varsa, aynısını soylular ve diğer tüm egemen sınıflar arasında da görebilirsiniz. Aşağıda, 1400-1700 yılları arasında Batı aristokrasisi içinde yapılan evlilikler zincirine dair bir şemayı tekrar dikkatinize sunuyorum.(10) İsimleri internetten izlerseniz, durumu daha ayrıntılı göreceksiniz. Diğer yandan en son, İngiltere kraliçesi Viktorya'dan hem İspanya kraliyetine, hem de son Rus çarı Nikola'nın oğluna kadar uzanan, dolayısıyle dünya tarihine Rasputin'i de armağan eden bir Hemofili hastalığı sözkonusudur; hatırlatmak istedim. Demek ki 'kast'a ait olmak sadece halkı değil, bütün bir üstyapısal oluşumu da bağlayan, gerçek bir sistemin gereğidir. [(10) Beni eskiden beri izleyenler bu şemayı hatırlayacaktır: Temmuz 2012'de çizerek 35 no'lu bültende vermiştim.]

(2) HEMOFİLİ ŞEMASI

Bugün de Malezya, Kamboçya gibi UzakDoğu ülkelerinde varlığını sürdürdüğü için cazibe merkezi haline getirilerek turizm sektörüne açılan "çocuk-bebek seviciliği"nin büyük oranda zengin Amerikalı ve Avrupalı müşterisi vardır. Bundan yaklaşık 20 yıl kadar önce bu ülkelerden birinin turizm bakanı "Batılılar memleketimizi fuhuş yuvasına çevirdi" demiş de adamcağızdan bir daha hiç haber alınamamıştı... Altyapısını mafya ile garantiye alan egemen sınıfların gerçekte "demokrasi" diye bir sorunlarının olmadığını, hatta görünürde de, anlaşıldığı anlamda bir demokrasi olmadığını kapitalistlerin işte bu türdeki davranış biçimlerinden çıkarabiliyoruz. Meselâ "bebek-çocuk seviciliği"ni 8 yaş ile sınırlayan Alman egemen sınıfını da örnek gösterebiliriz. Dükkânlarda ruhsatlı silâh satan ABD'yi kayda gerek bile yoktur...

Son bir vurgu yapmak gerekirse, eğer herhangi bir kadîm kast meselâ Hindistan'da, UzakDoğu'da Müslümanlık gibi tek tanrılı dinlerden birine geçmişse, tanrısı neredeyse insanlaştırılmış (kişileştirilmiş) haldedir; çünkü kast mensubu somut olmayanı algıla(ya)maz. Daha da önemlisi, herhangi bir kast içinde yeralan fert, kast dışına çıkmak zorunda kaldığında âdetâ kısmî felçli hale gelir. Bir başka deyişle bireyliği, bireysel inisiyatifi yoktur; mutlaka bir kılavuza yani "ağabey"e muhtaçtır. Silâhla çok iyi nişan alarak ateş eder ama onun dışında kalan sosyal ilişkilerde aklî melekeleri zamanlama, hizalama, sıralama, vb. gibi olaylarda zayıftır. Bu nedenle de, hayatî bir gerekçe olmazsa kastının dışına çıkmaz; mutluluğu orada bulmuştur. Dolayısıyle, içinde kalabilecek tüm uhdelerin tatmini için reenkarnasyon, yani ölümden sonra bir başka bedende yeniden doğma inancını korur...

Diğer yandan, birbiriyle teması asgarîye hatta sıfıra indirgenmiş olan kastlar arasında tam da bu nedenle her zaman ciddî çelişkiler, çatışmalar yaşanabilir. Yine de bazen birlikte hareket ederek merkezî otoriteye isyan ettikleri de görülür. (Meselâ Hindistan'da Sihler). Eğer bir kast yeterince büyükse, verimli arazi ve/veya maddî imkân talebiyle bu isyanı tek başına da yapabilir. (Ansiklopediler bile "menfaat dayattığı zaman dışarıya karşı zor kullanmak şefin görevidir" diyor). Dahası, tarih öncesinden getirdikleri ölümsüzlük veya yeniden doğuş inancına dayandıkları için, kast mensupları sağlam bir gerekçe yaratarak isyan etmeden duramaz da denilebilir... Dışarıdan bakan sıradan, yani kastlar-dışı insanın bu görüntüyü kahramanlık, yiğitlik, gözüpeklik diye algılaması kaçınılmazdır.

4) TÜRKİYE'Yİ İLGİLENDİREN KISMIYLE BAKTIĞIMIZDA, Güney Kafkasya'dan başlayarak aşağıya doğru Anadolu, İran ve arkaik Yahudi topraklarıyle birlikte Mezopotamya bölgesi, kadîm kast imparatorluklarının Meselâ Sargon veya Nabuadnesar gibi "Tanrı-Kral"ların öncülüğünde yeşerip medeniyetler kurduğu alanlardır.(11) En- eskiden bugüne kalanlar itibariyle aşiret, kabile ve klan şeklinde nitelenebilecek olan yoğun kan bağıyla birbirine bağlı insan topluluklarının başında da Yahudi ve Kürt kastları gelir. (Zaten Batı tarafından öyle de sayılmaktadırlar). OrtaDoğu'da modern bir kast imparatorluğu kurmaya niyetli olan İsrail kısmına girmiyoruz; burada, onun daha sonra imparatorluğuna eklemlemeyi planladığı Kürt kastlarına bakacağız:

[(11) Malûm: Hitit, Asur, Akkad, Elam, Babil, Sümer, Mısır, vb...]

KÜRTLERİN varlığı Pers İmparatorluklarında askerî kast'a dahil bir Hind-Avrupa kavmi oluşu ve Hind-İran dillerinden birini konuşuyor olmasıyle bellidir. (Ayrıntıya girmiyoruz). Daha çok Ateşperest ve Mazdekîyyûn olan Kürtler, İslâmiyet'in ilk dönemlerinde kılıç zoruyla Müslüman (Müslimîn) edilmişler, ama bu durumdan da hiçbir zaman mutlu olmamışlardır.(12) Nitekim günümüzde ABD-İngiliz misyonerlerinin gayretkeşliği sayesinde, özellikle Irak Kürtleri arasında yoğun olarak Hıristiyanlığa dönüş yaşanmaktadır. [(12) Vaktiyle Mehdi Zana bu hususu "biz aslında Ateşperesttik" diye dile getirmişti.]

Buna karşılık, çoğunlukla kendi istekleriyle Müslüman (Müminîn) olan Türklerin 10. yüzyıl itibariyle batıya doğru kımıldayıp 11. yüzyılda artık Selçuklu olarak Pers topraklarını işgal etmesi, Kürtleri de güneye doğru daha geniş bir alana itelemiştir. Daha sonraki yüzyıllarda yoğunlukla Anadolu'nun dağlık bölgelerine yerleşeceklerdir. En son Türklerle birlikte Haçlı Savaşları'na katılacak ve tüm zamanların en büyük 10 askerinden biri sayılan Salâhaddin Eyyubî'yi yetiştireceklerdir. Günün şartlarına uygun olarak Türkçe konuşan ve Türk komutanlarla birlikte davranan Eyyubî'nin, "Anadolu Muhafızı" konumundaki 2. Kılıç Arslan ile hiç merhabası olmadan uzaktan sağladığı konsensus sonunda "Kudüs Muhafızı" ünvanını alması, ne kadar da denk düşmüştür... (O sürecin sonunda kurulan Eyyûbî Devleti'nin, SSCB'den daha uzun yaşadığını da burada kaydedelim)...

İşin üzüntü veren tarafı, maalesef hepsinin bundan ibaret olmasıdır. Daha sonra yine kendi içine dönecek olan Kürt aşiretleri Osmanlı-İran çelişkilerinde iki arada bir derede kalacak, özgün bir sanat-edebiyat-mimarî yapılanması sağlanamayacaktır. Üstelik İslâmiyet çerçevesinde Türklerin oluşturduğu tasavvuf akımlarına da katılmayacak, her nekadar Alevî Kürtler oluşsa da büyük çoğunluğu tamamen farklı mezheplere gideceklerdir.(13) (Bir başka deyişle mezhepler hususunda Türklere değil, Araplara yakın olmayı tercih etmişlerdir). [(13) Meselâ değil Hacı Bektaş, Mevlânâ dergâhına bile dahil olan Kürt zor bulursunuz.]

DAHA yakın zamanlara gelirsek, neredeyse 1300-1900 yılları arasındaki tüm Kürt-Türk ilişkileri barış içinde geçmiştir. Bunda, doğuya ve güneye doğru sefere çıkan Osmanlı ordusunun, dağlarda konuşlanmış olan Kürt aşiretlerine katırlarla gönderdiği zengin hediyelerin payı ne kadardır; bilemiyorum... O dönemden kayıtlara geçen bir çelişki, 1600'lü yıllarda isyan eden Celâlî Köroğlu'nun, diğer bir Kürt isyancı şefi olan Kiziroğlu ile atışmasıdır.(14) Demek ki Türklerin ve Kürtlerin birbiriyle doğrudan bir çelişkisi olmamış, Osmanlı'da da Kürtler devlet erkânında yer almışlar ve ancak 19. yüzyılda Batılı emperyalistlerin niyetleri çerçevesinde ilişkilerde kırılma yaşanmaya başlanmıştır. [(14)Ansiklopediler, Kiziroğlu'nun bir itiş-kakış sırasında Köroğlu'yu atından bile düşürdüğünü, buna rağmen Köroğlu'nun onu öven şiirlerinden vazgeçmediğini bildiriyor.]

Sonuç :

Tarihsel süreç sonunda parçalanarak günümüzün aşiretleri haline gelmiş olan kadîm kastlarla ilgili buraya kadar verdiğimiz ifadenin çok daha ayrıntılısını CIA bilmektedir. Onlar, Osmanlı'nın 18. yüzyılından başlayan, 1920'lerde akamete uğrasa da 1950'li yıllardan itibaren yeniden yapılandırdıkları sosyolojik çalışmalarına bugüne kadar devam ettiler. Bütün eski iktidarların gözünün önünde, açıkça yaptıkları araştırma-inceleme-irdeleme çalışmaları sonunda Türkiye'nin etnografik yapısını neredeyse birebir ortaya çıkardılar. Aşağıda, internette kolayca bulabileceğiniz, ilk hazırlıklarına 1908 yılında ünlü İngiliz ajanı Mark Sykes tarafından başlatılan ve 1958 yıllarından süzülüp gelirken en son CIA'nın güncellediği Kürt aşiretler konfederasyonu ve büyük aileler haritasını örnek olarak veriyorum. (Bkz: veya orada bulamazsanız ).

Cumhur AKSEL -  03 Aralık 2014 - BakiSelamlar

İlgili Yazıyı Okumak İçin Tıklayın!
Habip Hamza ERDEM - Cumhur Aksel’in ‘teşhis’indeki ‘çözümleme yanlışlıkları’ üzerine...

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Son Yazılar

Cloudy

27°C

Istanbul