turkiye ortadogu haritasi

Suriye ve IŞİD/Daesh Savaşının Jeopolitiği!

Ortadoğu uzmanı, siyasi analist Thierry Meyssan’ın yeni ve orijinal analizinde,

Suriye’de yürütülen ve Daesh/IŞİD örgütüne karşı yapıldığı iddia edilen savaşta başarısızlığın jeopolitik nedenlerini gözler önüne seriliyor. Konunun analiz edildiği bu makalesi, özellikle günümüz dünyasında uluslararası ilişkiler alanını ve Doğu Akdeniz’de (Irak, Suriye ve Lübnan) yaşanan çatışmaların daha da kristalleşmesi durumunu anlamak açısında önem arz ediyor.

Koalisyon bünyesinde meydana gelen üç kriz!

Bugünlerde, Suriye’ye karşı yürütülen savaşın daha başından beri saldırganların olduğu tarafta yaşanan üçüncü krize tanıklık ediyoruz.

Haziran 2012’de, Ortadoğu coğrafyasının ABD ve Rusya arasında yeni paylaşımı organize eden ve barış ortamına dönüldüğünü bildirmesi gereken Cenevre 1 konferansının yapıldığı zaman,  François Hollande’ı Devlet Başkanı seçen Fransa, konferansının nihai bildirisine kısıtlayıcı bir yorum konulmasını sağladı. Fransa yönetimi daha sonra, ABD Dış İşleri Bakanı Hillary Clinton ve CIA Directörü David Petraeus’un desteğiyle, İsrail ve Türkiye hükümetlerinin Suriye’ye savaş açma düşüncesine dayanarak, savaşın başlamasını organize etti.

Clinton ve Petraeus Başkan Obama tarafından elimine edildiler. Türkiye, Fransa ve İsrail, 2013 yazında, Suriye yönetimi tarafından yapılmış gibi, Şam yakınlarında, Doğu Ghouta’da kimyasal silahlarla bombardıman saldırısını düzenlediler. Ancak, ABD yönetimi halkı cezalandırıcı özelliği olan bu tarz bir savaşın sürmesini istemedi.

ABD yönetimi, Ocak 2014’te yapılan kapalı bir oturum sırasında, Irak ve Suriye devletlerinde bölünme olacak şekilde, Irak’ta Sünni Arapların yaşadıkları bölgeleri ve Suriye’de Kürtlerin yaşadıkları bölgeleri işgal etme görevinin de verilmesiyle birlikte, Daesh/IŞİD örgütüne silah ve finansman yardımı yapılması kararını Kongreden geçirdi. Türkiye ve Fransa hükümetleri, Daesh organizasyonu saldırı yapması için El-Kaide (El Nusra cephesi) örgütünü silahlandırdılar ve Koalisyonun ilk başlarda aldığı karara geri dönmemesi için ABD yönetimine itiraz ettiler. Ayman El-Zawahiri’nin sükûnete davet çağrısı üzerine, El-Kaide ve Daesh örgütleri arasında Mayıs ayında anlaşmazlık yaşanmadıysa, bu durum, Fransa ve Türkiye’nin o dönemdeki müttefik güçlerinin bombardıman saldırılarına katılmadıklarından dolayıdır.

Temmuz 2012’de düzenlenen, “yüz kadar devlet ve uluslararası kuruluşun yer aldığı”  Suriye dostları koalisyonu, bu gün itibariyle, sadece 11 ülkeden/kuruluştan oluşuyor. Daesh/IŞİD örgütüne karşı olan koalisyon resmi olarak “60’tan fazla devletten meydana geliyor”. Ancak, koalisyonu oluşturan tarafların, yapacakları görevler listesi gizli kalırken, ortak noktaları az olduğu görülüyor.

Farklı çıkarlar!

Doğrusunu söylemek gerekirse, oluşturulan koalisyon çok sayıda devletten meydan geliyor ve her birinin farklı çok özel çıkarları bulunuyor. Taraflar ortak bir hedef etrafında toplanamıyor. Dört ayrı gücün olduğunu görebiliyoruz:

ABD yönetimi bölgedeki hidrokarbür yataklarını kontrol etmek istiyor. Başında (siyasetçi ve iş adamı, George W. Bush dönemi Başkan Yardımcısı, 20 Ocak 2001-20 Ocak 2009) Dick Cheney’in bulunduğu Ulusal Enerji Politikasını Geliştirme  Topluluğu/National Energy Policy Development Group (NEPDG) ilgili bölgelerde uydulardan alınan görüntüleri ve sondaj verileri incelemeye alarak, dünya hidrokarbür rezervleri yerlerini belirledi ve Suriye’de bulunan büyük doğalgaz yataklarını keşfetti. 2001’de yapılan askeri darbe sırasında Washington yönetimi, zengin doğal kaynak yataklarına el koyabilmek amacıyla, sekiz ülkeye saldırı düzenleme kararını aldı (Afganistan, Irak, Libya, Lübnan, Suriye, Sudan, Somali ve İran). ABD Dış İşleri Bakanlığı “Arap baharı” olaylarını organize etmek üzere Ortadoğu ve Kuzey Afrika/The Midlle and North Africa (MENA) dairesini kurarken, Genelkurmay Başkanlığı da (Suudi Arabistan ve Türkiye’nin bölünmesini içeren) “Genişletilmiş Ortadoğu Projesi”nin yeniden düzenleme konusunu gündemine aldı.

İsrail de kendi ulusal çıkarlarını savunuyor: Kısa vadede, coğrafi yayılmacılık politikasını izlemeyecek. Ancak, eş zamanlı olarak ve zaman kaybetmeksizin, Nil ve Fırat Nehirleri arasındaki bölgeleri kontrol etme stratejisini izleyebilir. Ekonomik alanları kontrol etmeyi, dolayısıyla, hidrokarbür yataklarının bulunduğu bölgeleri ele geçirmeyi düşünebilir. Füze çağında bulunduğumuz bu dönemde, kendi ülke güvenliğini sağlamak amacıyla, bir yandan, sınır bölgesinde bulunan alanların kontrolünü eline alırken, (Mavi Berelileri Golan tepeleri bölgesinden çıkardı ve yerine El-Kaide örgütünü ikame etti), diğer yandan, (NATO güçlerine ait Patriot füzelerini Türkiye’de konuşlandırarak, Irak’ta Kürdistan bölgesinin, Güney Sudan Cumhuriyetinin kurulmasına destek vererek)  Mısır ve Suriye ordularını nötralize etmeyi hedefliyor.

Fransa ve Türkiye hükümetleri eski ihtişamlı imparatorluklarının restorasyonunu hayal etmeye devam edebilirler. Fransa hükümeti Suriye üzerinde veya en azından bir bölgesi üzerinde manda yönetimi kurmayı hayal ediyor. Özgür Suriye Ordusunu kurdu ve ellerine, Fransız mandası göstergesi, üzerinde yeşil, beyaz ve siyah renklerden üç yıldız olan bayrağı verdi. Türkiye cephesinde ise Osmanlı İmparatorluğunun restorasyonu hayali ediliyor. 2012 yılı, Eylül ayından beri, ele geçirilmesi düşünülen bölge için bir Vali bile belirlenmişti. Türk ve Fransız hükümetlerinin projeleri uyumlu halde hazırlanmış tasarımlardır. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu egemenliği altındaki bazı bölgelerin yönetimine kolonyal güçlerden birisinin ortak olması kabul edilmişti.

Sonuç itibariyle, Suudi Arabistan ve Katar Emirliği, Suriye Arap Cumhuriyetinin bölgedeki tek örneği olduğu laik devlet rejimlerine karşı mücadele ederek, ABD’ye hizmet etmemeleri halinde, devlet olarak yaşamaya devam edemeyeceklerini biliyorlar.

Koalisyonun evrimi!

Anılan bu dört güç, Şubat 2011 – Haziran 2012 dönemi, savaşın ilk başlarında işbirliğine gitmişlerdi. Bu süreçte dördüncü kuşak bir stratejinin izlendiği anlaşılıyor: Özel kuvvetlerden birkaç grup, belirli yerlerde olayların çıkması ve pusu kurulması faaliyetlerini organize ederken, Atlantik ötesi ve Körfez monarşileri televizyon kanalları, halkın demokratik devrimini bastıran Alevi bir diktatörün görüntülerini ekranlarına taşıyorlardı. Bu amaç uğruna harcanan büyük paralar ve seferber edilen askerler onlar için pek önemli değildi. Çünkü her birinin, Suriye Arap Cumhuriyeti yıkılması halinde, ganimetin bir kısmını alma düşüncesi vardı.

Suriye halkı 2012’in başından itibaren, Cumhurbaşkanı Beşar Esad yönetimi çocuklarına işkence ettiği ve Suriye Cumhuriyetinin Lübnan tarzında mezhebi bir rejime dönüşeceği konusunda kuşku duymaya başladı. Baba Amr İslam Emirliği Tekfirciler merkezi, operasyonun başarısızlığa uğramasını bekledi. Fransa güçleri daha sonra, krizden çıkmanın bir yolu bulunmasını ve daha önce Suriye’de esir alınmış subayların serbest bırakılmasını müzakere etti. ABD ve Rusya yönetimleri, İngiltere ve Fransa’nın daha önceki yerini alma ve 1916’da yapılan Sykes-Picot anlaşması gereği Londra ve Paris’in Ortadoğu coğrafyasını paylaştıkları gibi, bölgenin paylaşım görüşmelerine başladılar.

İşte tam da bu aşamadan sonra, oluşturulan koalisyon işlemez hale geldi. Peş peşe yaşanan başarısızlıklar nedeniyle, koalisyonun kazançlı çıkmayacağı anlaşıldı.

Fransa yönetimi, Haziran 2012’de, büyük bir tantana ile koalisyonun en önemli toplantısını Paris’te organize ederek Suriye’ye savaşını başlatmış oldu. Devlet Başkanı François Hollande konuşma metni, muhtemelen İsrailliler tarafından İngilizce olarak kaleme alındı ve sonra Fransızcaya çevirisi yapıldı. ABD Dış İşleri Bakanı Hillary Clinton ve Büyükelçi Robert S.Ford (John Negroponte tarafında yetiştirilen) tarihin en büyük üstü örtülü savaşına giriştiler. Daha önce Nikaragua’da olduğu gibi, özel olarak teşkil edilmiş ordular, bölgeye sevk edilen paralı askerleri seferber ettiler. Ancak bu defa, paralı asker kadroları cihatçı sürüsünü eğitmek üzere ideolojik bir çevreye alındılar. ABD Savunma Bakanlığı Pentagon, Dış İşleri Bakanlığı ve CIA’da olup bitenler üzerine dönünce, Suriye’de yapılan operasyonların gözetimini ihmal etmiş oldu. Yürütülen savaşın maliyeti şaşırtıcı derece yüksek oldu. Ancak, ABD, Fransa ve Türkiye devlet hazineleri dikkate alındığında, bu maliyetin anılan devletler için pek de önemli olmadığı anlaşılıyor. Çünkü finansmanı Suudi Arabistan ve Katar Emirliği tarafından sağlanmıştı.

Atlantik ötesi ve Körfez monarşileri basınına göre birkaç yabancı unsur “Suriye demokratik devrimine” destek vermek üzere bölgeye gelmişlerdir. Oysa savaş alanı dikkate alındığında, herhangi bir “demokratik devrim” söz konusu olmayıp, “Barışçıl Devrim” sloganı atan bazı fanatik gruplar vardır: “Beyrut’taki Hıristiyanlara, Alevilere ölüm”¹ veya “Hizbullah’a hayır, İran’a hayır, Allah’tan korkan bir Cumhurbaşkanı istiyoruz”² sloganı atan gruplar. Suriye Arap Ordusu verilerine göre, gelen yabancıların sayısı birkaç bin olmayıp, 250.000 cihatçı savaşmak üzere Suriye giriş yapmış ve Temmuz 2012’den Temmuz 2014’e kadar olan dönemde çoğu da ölmüştür.

Başkan Obama’nın yeniden seçildikten hemen sonra, CIA Direktörü General David Petraeus’u istifa etmeye sevk etmiş ve yeni yönetim kadrolarını tayin etme sırasında Dış İşleri Bakanı Hillary Clinton’dan kurtulmanın yollarını aramıştı. Öyle ki, 2013 yılı başında Koalisyon, sahadaki uygulamada, Fransa ve Türkiye güçlerine dayalı olarak faaliyet gösteriyordu. ABD ise en az oranda katkıda bulunuyordu. Bu dönem tam da Suriye Arap Ordusunun işgal altındaki topraklarını yeniden fethetmek üzere beklediği zaman oldu.

François Hollande, Recep Tayyip Erdoğan, Hillary Clinton ve David Petraeus laik Suriye Cumhuriyetinin devrilmesini beklediler. Üst düzey Fransız subaylarının da görev alabileceği, doğrudan Türkiye’nin güdümünde, Sünni bir rejimi iktidara taşıma hesabını yaptılar. On dokuzuncu yüz yıl siyasetinden miras kalma bir yönetim modeliydi ve hiçbir şekilde ABD çıkarlarına hizmet etmiyordu.

Demokrat Başkan Obama, Demokrat ve Cumhuriyetçi Savunma Bakanları, Leon Panneta ve Chuck Hagel, politik kökenleri itibariyle farklı bir siyaset vizyonuyla harekete geçtiler: Savunma Bakanı Panetta, Baker-Hamilton Komisyonu kökenlidir, Obama ise, bu komisyonun programı üzerine iktidara gelmiştir. Onlara göre ABD, Akdeniz coğrafyasındaki anlamıyla, kolonyal bir güç değil ve olmaması gerekir. Yani, ABD yönetiminin, herhangi bir ülkeye koloniler kurarak, o ülkeyi yönetme faaliyetine girişmemesi gerekiyor. Bush dönemi Irak’taki yönetim deneyimi, yatırımlar üzerine yansımaları dikkate alındığında, çok pahalıya mal olmuştu. Aynı politikanın tekrar izlenmemesi gerekiyordu.

Fransa ve Türkiye yönetimleri, 2013 yılı yaz aylarında Esad rejiminin kimyasal silah kullandığı konusunu gündeme getirerek, ABD güçlerrinin Suriye’ye geniş kapsamlı bir bombardıman faaliyetine girişmeye sevk etmelerinden sonra, Beyaz Saray ve Pentagon kontrolü yeniden ele almaya karar verdiler. ABD yönetimi, 2014 Ocak ayında kapalı bir oturumla Kongreyi topladı. Irak devletinin üçe bölünmesini, Kürt bölgesini Suriye’den ayrılmasını içeren bir plan kararını aldı. Bu kararın gereği yapılabilmesi için, ABD Ordusunun, Uluslararası Hukuk kurallarına göre yapamayacağı işi gerçekleştirebilecek kapasiteye sahip bir cihatçı grubu finanse ederek, silahlandırma kararını aldı: yani, etnik temizlik yapmak.

Başkan Obama ve ABD silahlı güçleri, “Genişletilmiş Ortadoğu” projesinin yeniden düzenlenme konusunu kendilerine hedef seçmediler. Ancak, bu projeyi, bölgedeki doğal kaynakların kontrolünü sağlama aracı olarak gördüler. Klasik bir konsepte göre harekete geçtiler; Jimmy Carter (39.Başkan,1977-1981) döneminden beri izlenen ABD devlet politikasını uygulayarak, yeni devletler kurmak marifetiyle birilerine krallık veya cumhurbaşkanlık makamlarını ihdas ederek değil de,  bölgede hüküm sürmek üzere ülkeleri parçalama siyasetini izlediler.

ABD Başkanı Jimmy Carter, 23 Ocak 1980 tarihinde, ABD’nin ulusal çıkarları konusunda yaptığı bir konuşmasında, adını taşıyan bir doktrin (Carter doktrini) uygulamaya koydu: ABD yönetimi, Körfez ülkeleri hidrokarbür yataklarının işletilmesi ABD ekonomisi için gerekli ve kullanımına hazır olarak beklediği şeklinde değerlendirmesini yaptı. Şöyle ki “her kim ki bu politikaya itiraz ederse, bu itiraz ABD’nin yaşamsal derecede çıkarlarına saldırı olarak dikkate alınacak ve böylesi bir saldırıya karşı, askeri güç kullanma seçeneğinin de söz konusu olduğu, gerekli her türlü araçla mücadele edilecek”. Washington yönetimi zamanla, izlenen bu politika enstrümanı, CentCom (Merkezi Komutanlık) icraatlarının getirebileceği fayda konusunda fikir değiştirdi ve faaliyet alanını Afrika Boynuzuna kadar yaygınlaştırdı.

Bu nedenle, Koalisyon güçlerinin şimdilerdeki bombardıman faaliyetinin, ilk başlardaki izlenen, Suriye Arap Cumhuriyetinin yıkılması politikasıyla herhangi bir ilişkisi bulunmuyor. Koalisyonun “terörle mücadele” ilanıyla da herhangi bir bağı yok. Bombardıman kampanyası, gerektiğinde bölgede yeni devletlerin kurulmasını da içerecek şekilde (ama gerekli olmadığı anlaşılıyor), ABD çıkarlarını savunmak üzere düzenleniyor.

Pentagon, Suudi Arabistan ve Katar Emirliğine ait bazı uçaklarla, sembolik olarak yardım ediyor. Ama Fransa ve Türkiye uçakları katılmıyor. Havadan 4000’den fazla sorti gerçekleştirdiği iddia ediliyor, oysa sadece 300 kadar cihatçı savaşçının öldüğü tahmin ediliyor. Resmi söylemi dikkate alacak olursak, 13’ten fazla saldırı oldu ve bir cihatçının öldürülmesi için kaç adet bomba ve füzenin kullanıldığı kimse bilmiyor. Tarihin en maliyetli ve en gereksiz hava saldırı kampanyası düzenlendi. Akıl yürütme yoluyla konuyu düşünecek olursak, Deash/IŞİD örgütünün Irak’a saldırması petrol fiyatları üzerinde bir manipülasyon olduğunu görürüz; petrol varil fiyatı 115 dolardan, 83 dolara düştü. Bu oran , %25 düşüşe karşılık geliyor. Meşru yollardan Irak Başbakanı olarak seçilen Nuri El-Maliki, ülkesinde çıkan petrolün yarısını Çin’e satıyordu. Damgalandı ve iktidardan indirildi. Daesh/IŞİD organizasyonu ve Irak Kürdistan’ı Bölgesel Yönetimi de petrol satışlarında azalma oldu ve ihracat kalemleri %70’e indi. Çin menşeli petrol şirketlerinin kullandıkları tesisler tamamıyla yıkıldı. Irak ve Suriye petrol ürünleri fiilen Çinli alıcılardan uzak tutularak, ABD’nin kontrol ettiği uluslararası pazara yeniden entegre edildi.

Bu hava saldırı kampanyası “Carter Doktrininin” doğrudan uygulamaya konulması ve Çin Halk Cumhuriyeti Başkanı Xi Jinping’in uluslararası pazara girmeksizin, ülkesinin ihtiyaç duyduğu hidrokarbür ürünlerini karşılamak üzere ikili anlaşmaları yapmasını engelleme stratejisi gereğidir.

Geleceği öngörmek...

Bu analizden, şöyle sonuçları çıkarabiliriz :

ABD yönetimi, bugünkü konjonktür şartlarında, petrolün kendi kontrolündeki pazara verilmesi gibi stratejik çıkarları söz konusu olması haricinde, herhangi bir savaşı kabul etmiyor. Konuya bu açıdan bakılırsa, ABD yönetimi, Rusya ile değil, ama Çin ile savaşa girebilir.

Fransa ve Türkiye yönetimlerinin bölgeye ilişkin yeniden kolonizasyon hayalleri gerçekleşmeyecek.  Fransa yönetimi, AfriCom’un (ABD, Afrika Komutanlığı) Kara Kıtada kendisine tanıdığı rolü düşünmesi gerekiyor. Fransa hükümeti, Çin’e yaklaşmaya çalışan bütün devletler üzerinde hüküm sürmeye girişebilir (İvoire Sahili, Mali, Orta Afrika Cumhuriyeti) ve “Batı” düzenini o bölgelerde yeniden inşa edebilir. Ancak, Kolonyal İmparatorluğu yeniden asla kuramayacak³. Türkiye’ye gelince, bu atmosferde sesini yükseltmemesi gerekiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, işin doğasına ters gelen bir durum, Müslüman Kardeşler ile Kemalistler arasında bir ittifak kurmasını başarsa bile, yeni Osmanlıcılık hayalinden vazgeçmesi gerekiyor. NATO üyeliği sıfatıyla Türkiye, Yunanistan’da Gergios Papandreou ve Türkiye’de Bülent Ecevit hükümetleri döneminde olduğu gibi, ABD yanlısı bir askeri darbe kurbanı olmaya yatkın bir ülke olduğunu unutmaması gerekiyor.

Suudi Arabistan Hanedanlığı ve Katar Emirliği, Suriye Arap Cumhuriyetinin devrilmesi uğruna boşuna harcadıkları milyar dolarları hiç bir zaman Türkiye için tahsis etmeye yanaşmayacaklar. Türkiye’de olası toplumsal bir alt üst olma durumundan sonra, belki yeniden inşaat faaliyetlerinin bir kısmına katılabilirler. Suudi Hanedanlığı ABD’nin ekonomik çıkarları gereğini yerine getirmeye devam edecek. Ancak, bölgede büyük çaplı savaşların önlenmesi yönünde çaba gösterilmesinden imtina edecek. Suudi Arabistan Krallığı, Washington yönetiminin her zaman, Hanedan ailesinin kendi mülkü olarak gördüğü Arabistan’ı bölme kararını alabileceğinin farkında olması gerekiyor.

İsrail yönetimi, kısa vadeye yönelik, el altında Irak’ın gerçekten üçe bölünmesini teşvik edebilir. Güney Sudan’da daha önce gerçekleştirdiği gibi, Irak Kürdistan’ını kurdurabilir. Kuzey Suriye ile birleştirebilmesi düşük bir ihtimal görünüyor. İsrail yönetiminin, Birleşmiş Milletlerin Geçici Gücünü (FINUL) Güney Lübnan’dan alabilmesi ve Suriye sınırında olduğu gibi, Birleşmiş Milletler Salınımı Gözetleme Gücü (FNUOD) yerine El-Kaideyi ikame etmesi pek olası görünmüyor. Ancak, 66 yıllık devlet tarihiyle İsrail, büyük girişimde bulunup, ama az kazanım elde etmeye alışık. Suriye ile yürütülen savaşta ve Koalisyonu oluşturan taraflar arasında aslında kazanan tek aktör. Komşusu Suriye’yi uzun yıllara yönelik yalnızca zayıflatmadı, aynı zamanda, Suriye’nin kimyasal cephanelik oluşturmasını engellemiş oldu. Öyle ki, bugün artık dünyada, ileri düzeyde atom silahları cephaneliğine, kimyasal ve biyolojik silahlar cephaneliğine sahip tek ülke İsrail oluyor.

Irak Devleti bugün artık  fiilen üç ayrı devlete bölündü: İslam Halifeliği uluslararası camia tarafından tanınmayacak. İlk bakışta, Kürdistan’ın Irak’tan ayrılmasına engel olabilecek kimse görünmüyor. Aksi takdirde, Kerkük petrol sahaları da dâhil olmak üzere, idari tanımlamasına göre % 40 oranında topraklarında genişleme sağlamasını nasıl açıklayabiliriz. Halifelik yerine bir süre sonra tedricen, muhtemelen Daesh/IŞİD örgütünden “ayrılan” kişilerin yöneteceği, ancak yönetilen halka daha az eziyet edileceği Sünni bir devlet ortaya çıkacak. El-Kaide eski savaşçılarının, en ufak bir itiraz olmaksızın,  iktidara getirildiği Libya sürecinde olduğu gibi.

Suriye’de barış ortamı yeniden tesis edilecek ve uzun zaman gerektiren yeniden imar sürecine odaklanılacak. Suriye yönetimi, ülkesinin yeniden imar edilmesi amacıyla Çin inşaat firmalarına yönelebilir. Ancak, Pekin yönetimini hidrokarbür ürünlerinden uzak tutmayı tercih edecek. Petrol sanayisini yeniden inşa etmek ve doğalgaz yataklarını işletebilmek amacıyla Rusya firmalarına yönelebilir. Suriye’yi transit geçecek boru hatları konusu Rusya ve İran’dan alacağı desteğe bağlı olacak.

Lübnan Daesh/IŞİD örgütü tehdidi altında varlığına devam edebilir. Ancak, bu organizasyonun terörist faaliyetlerden başka bir rolü olmayacak. Cihatçı örgütler, anarşi batağına sürüklenmiş bir devletin siyasi faaliyetlerini dondurma aracı olarak işlev görecekler.

Rusya ve Çin yönetimleri, yerel halklara merhamet etmeleri için değil, ancak,  Daesh/ IŞİD enstrümanı gelecekte kendilerine karşı kullanılacağından dolayı, Irak, Suriye ve Lübnan’da Daesh organizasyonuna karşı hemen mücadele girişimde bulunmaları gerekiyor. Daesh örgütüne, finansmanını sağlayan Suudi Prensi Abdul Rahman ve operasyonları yöneten Halife İbrahim komutanlık ediyorlar. Esas yönetici kadrolarının hepsi de askeri istihbarat servisleri üyesi olup, Gürcistan vatandaşı ve bazen de Türkçe konuşan, Çin vatandaşlığı olan kişilerdir. Gürcistan Savunma Bakanlığı, bu konudaki fikrini değiştirmeden önce, cihatçılara eğitim verildiği kamplara ev sahipliği yapıldığını kabul etmişti. Moskova ve Pekin yönetimleri, mücadele etme konusunda kaygı taşıyorlarsa, Kafkasya’da, Fergana vadisinde (Özbekistan) ve Xinjiang’da (Sincan Uygur Özerk Bölgesi) Daesh/IŞİD organizasyonuna karşı mücadele vermeleri gerekiyor.

Thierry MEYSSAN
Kaynak: http://www.voltairenet.org/article185631.html

Çeviren: Nizamettin KARABENK

1) «Barışçıl devrim » buradaki anlamı itibariyle, Sünni kesime herhangi bir kötülük gelmeyecek

2) Savaşın başından itibaren, Hizbullah Suriye’de yoktu. Ancak, Suriye Arap Cumhuriyeti, saldırgan İsrail ile olan savaşında, askeri olarak Hizbullah’a destek veriyordu. Hizbullah güçlerinin Suriye dışına alınması söz konusu değildi, ancak, direniş hareketine destek çıkmasına son verilmesi.

3) Daha sonra kaleme alacağım bir makalede, Suriye’de gizli görev yapmak üzere gönderilen Fransa Yabancı Lejyon subaylarının varlığı konusunu ele alacağım. Nisan 2014’te yedi subay, El-Nusra Cephesine (El-Kaide) ait, Katiba silahı talimi verdikleri ve Milan füzelerini yönettikleri sırada öldürüldüler.

*** *** ***

Géopolitique de la guerre contre la Syrie et de celle contre Daesh!

par Thierry Meyssan - 20 octobre 2014

Dans cette analyse, nouvelle et originale, Thierry Meyssan expose les raisons géopolitiques de l’échec de la guerre contre la Syrie et les objectifs réels de la prétendue guerre contre Daesh. Cet article est particulièrement important pour comprendre les relations internationales actuelles et la cristallisation des conflits au Levant (Irak, Syrie et Liban).

Les trois crises au sein de la Coalition!

Nous assistons à la troisième crise dans le camp des agresseurs depuis le début de la guerre contre la Syrie.

- En juin 2012, lors de la conférence de Genève 1, qui devait marquer le retour à la paix et organiser un nouveau partage du Proche-Orient entre les États-Unis et la Russie, la France qui venait d’élire François Hollande posa une interprétation restrictive du communiqué final. Puis, elle organisa la relance de la guerre, avec l’aide d’Israël et de la Turquie et le soutien de la secrétaire d’État Hillary Clinton et du directeur de la CIA David Petraeus.

- Clinton et Petraeus ayant été éliminés par le président Obama, la Turquie organisa à l’été 2013, avec Israël et la France, le bombardement chimique de la ghoutta de Damas en le faisant attribuer à la Syrie. Mais les États-Unis refusèrent de se laisser embarquer dans une guerre punitive.

- En janvier 2014, les États-Unis firent voter lors d’une séance secrète du Congrès le financement et l’armement de Daesh avec la mission d’envahir la zone sunnite de l’Irak et la zone kurde de la Syrie de manière à diviser ces grands États. La France et la Turquie armèrent alors Al-Qaïda (le Front al-Nosra) pour qu’il attaque Daesh et contraigne les États-Unis à revenir au plan initial de la Coalition. Si Al-Qaïda et Daesh se sont réconciliés en mai à la suite d’un appel au calme d’Ayman al-Zawahiri, la France et la Turquie ne participent toujours pas aux bombardements alliés.

D’une manière générale, la Coalition des Amis de la Syrie, qui comprenait en juillet 2012 « une centaine d’États et d’organisations internationales », n’en comprend aujourd’hui plus que 11. La Coalition contre Daesh regroupe, quand à elle, officiellement « plus de 60 États », mais ils ont si peu de choses en commun que leur liste reste secrète. Seuls 22 membres ont été invités à la réunion des chefs d’état-major de cette Coalition.

Des intérêts distincts...

En réalité, la Coalition est composée de nombreux États qui poursuivent chacun des buts spécifiques et ne parviennent pas à s’entendre sur leur but commun. On peut y distinguer quatre forces :

- Les États-Unis cherchent à contrôler les hydrocarbures de la région. En 2000, le National Energy Policy Development Group (NEPDG) présidé par Dick Cheney avait identifié, grâce à des images satellitaires et à des données de forage, les réserves mondiales d’hydrocarbures et avait observé les immenses réserves de gaz syrien. Lors du coup d’État militaire de 2001, Washington décida d’attaquer huit pays successivement (Afghanistan, Irak, Libye, Liban et Syrie, Soudan, Somalie, Iran) pour s’emparer de leurs richesses naturelles. Son état-major adopta alors le plan de remodelage du « Moyen-Orient élargi » (qui prévoit également le démantèlement de la Turquie et de l’Arabie saoudite) tandis que le département d’État créa l’année suivante son service MENA pour organiser les « printemps arabes ».

- Israël défend ses intérêts nationaux : sur le court terme, il poursuit pas à pas son expansion territoriale. Simultanément et sans attendre de contrôler tout l’espace entre les deux fleuves, le Nil et l’Euphrate, il entend maîtriser l’ensemble de l’activité économique de la zone, dont bien entendu les hydrocarbures. Pour assurer sa protection à l’ère des missiles, il entend d’une part prendre le contrôle d’une zone de sécurité à sa frontière (aujourd’hui il a chassé les Casques bleus de la frontière du Golan et les a remplacés par Al-Qaïda) et d’autre part neutraliser les armées égyptiennes et syriennes en les prenant à revers (déploiement des missiles Patriot de l’Otan en Turquie, création d’un Kurdistan en Irak et du Sud-Soudan).

- La France et la Turquie poursuivent le rêve de restaurer leurs empires. La France espère obtenir un mandat sur la Syrie, ou tout au moins sur une portion du pays. Elle a créé l’Armée syrienne libre et lui a remis le drapeau vert, blanc, noir à trois étoiles du mandat français de 1920. La Turquie, quand à elle, entend restaurer l’Empire ottoman. Elle a désigné depuis septembre 2012 un wali pour administrer cette province. Les projets turcs et français sont compatibles car l’Empire ottoman avait admis que certaines de ses provinces puissent être administrées avec d’autres puissances coloniales.

- Enfin, l’Arabie saoudite et le Qatar savent qu’ils ne peuvent survivre qu’en servant les États-Unis et en combattant les régimes laïques, dont la République arabe syrienne est désormais l’unique expression dans la région.

L’évolution de la Coalition...

Ces quatre forces n’ont pu collaborer que durant la première partie de la guerre, de février 2011 à juin 2012. Il s’agissait en effet d’une stratégie de quatrième génération : quelques groupes de forces spéciales organisaient des incidents et des embuscades ici et là, tandis que les télévisions atlantistes et du Golfe mettaient en scène une dictature alaouite réprimant une révolution démocratique. Les sommes investies et les soldats déployés ne représentaient pas grand-chose et chacun croyait pouvoir tirer un peu la couverture vers lui une fois la république arabe syrienne renversée.

Cependant, au début 2012, la population syrienne commença à douter que le président Bachar el-Assad torturait des enfants et que la République allait être renversée au profit d’un régime confessionnel de type libanais. Le siège des takfiristes de l’Émirat islamique de Baba Amr laissait entrevoir la défaite de l’opération. La France négocia alors une sortie de crise et la restitution des officiers français qui avaient été faits prisonniers. Les États-Unis et la Russie négocièrent de se substituer au Royaume-uni et à la France et de se partager l’ensemble de la région comme Londres et Paris le firent avec les accords Sykes-Picot de 1916.

Depuis ce moment-là, plus rien ne fonctionne dans la Coalition. Ses échecs successifs montrent qu’elle ne pourra pas gagner.

En juillet 2012, la France réunissait en grande pompe à Paris la plus importante réunion de la Coalition et relançait la guerre. Le discours prononcé par François Hollande avait été écrit en anglais, probablement par les Israéliens, puis traduit en français. La secrétaire d’État Hillary Clinton et l’ambassadeur Robert S. Ford (formé par John Negroponte) s’engageaient dans la plus vaste guerre secrète de l’histoire. Comme jadis au Nicaragua, des armées privées recrutaient des mercenaires et les envoyaient en Syrie. Sauf que cette fois, ces mercenaires étaient encadrés idéologiquement pour former des hordes jihadistes. La supervision des opérations échappait au Pentagone pour revenir au département d’État et à la CIA. Le coût de cette guerre fut faramineux, mais il ne fut pas imputé aux Trésors des États-Unis, de la France ou de la Turquie, car entièrement assumé par l’Arabie saoudite et le Qatar.

Selon la presse atlantiste et du Golfe, quelques milliers d’étrangers vinrent ainsi prêter main forte à la « révolution démocratique syrienne ». Cependant, sur place, il n’y avait nulle part de « révolution démocratique », mais des groupes de fanatiques scandant des slogans tels que « Révolution pacifique : les chrétiens à Beyrouth, les alaouites au tombeau ! » [1] ou encore « Non au Hezbollah, non à l’Iran, nous voulons un président qui craigne Dieu ! » [2]. Selon l’Armée arabe syrienne, ce ne sont pas quelques milliers, mais 250 000 jihadistes étrangers qui seraient venus se battre, et souvent mourir, de juillet 2012 à juillet 2014.

Or, le lendemain du jour de sa réélection, Barack Obama contraignait à la démission le directeur de la CIA, le général David Petraeus, puis se débarrassait d’Hillary Clinton lors de la formation de sa nouvelle administration. De sorte qu’au début 2013, la Coalition ne reposait pratiquement plus que sur la France et la Turquie, les États-Unis en faisant le moins possible. C’est évidemment le moment qu’attendait l’Armée arabe syrienne pour lancer son inexorable reconquête du territoire.

François Hollande et Recep Tayyip Erdoğan, Hillary Clinton et David Petraeus entendaient renverser la République laïque et imposer un régime sunnite qui aurait été placé sous administration directe de la Turquie, mais incluant des hauts-fonctionnaires français. Un modèle hérité de la fin du XIXe siècle, mais qui ne représentait aucun intérêt pour les États-Unis.

Barack Obama et ses deux secrétaires à la Défense, Leon Panetta et Chuck Hagel sont animés par une vision politique radicalement différente : Panetta est issu de la Commission Baker-Hamilton et Obama a été élu sur le programme de cette Commission. Selon eux, les États-Unis ne sont pas et ne doivent pas être une puissance coloniale au sens méditerranéen du terme, c’est-à-dire qu’ils ne doivent pas envisager de contrôler un territoire en y installant des colons. L’expérience de l’administration Bush en Irak a été extrêmement coûteuse par rapport à son retour sur investissement. Elle ne doit pas être reproduite.

Après que la Turquie et la France ont tenté d’embarquer les États-Unis dans un vaste bombardement de la Syrie, en mettant en scène la crise chimique de l’été 2013, la Maison-Blanche et le Pentagone ont décidé de reprendre la main. En janvier 2014, ils ont convoqué une séance secrète du Congrès et lui ont fait voter une loi secrète approuvant un plan de division de l’Irak en trois et de sécession de la zone kurde de la Syrie. Pour ce faire, ils ont décidé de financer et d’armer un groupe jihadiste capable de réaliser ce que le droit international interdit de faire à l’armée états-unienne : un nettoyage ethnique.

Barack Obama et ses armées n’envisagent pas le remodelage du « Moyen-Orient élargi » comme un but en soi, mais uniquement comme un moyen de contrôler les ressources naturelles. Ils utilisent un concept classique, « Divide ut regnes » (Diviser pour régner), non pas pour se créer des postes de rois et de présidents dans de nouveaux États, mais pour poursuivre la politique des États-Unis depuis Jimmy Carter.

Dans son discours sur l’état de l’Union du 23 janvier 1980, le président Carter posait la doctrine qui porte son nom : les États-Unis considèrent que les hydrocarbures du Golfe sont indispensables à leur économie et leur appartiennent. Par conséquent, toute remise en cause, par qui que ce soit, de cet axiome, sera considéré comme « une atteinte aux intérêts vitaux des États-Unis d’Amérique et une telle atteinte sera repoussée par tous les moyens nécessaires, y compris la force militaire ». Que l’on ne s’y trompe pas, le président Carter ne parlait pas d’approvisionner l’industrie états-unienne avec du pétrole du Golfe à la place du pétrole local, mais de contrôler le marché mondial du pétrole, en dollars, à la manière dont le Royaume-Uni avait assis sa puissance au XIXe siècle en contrôlant le marché mondial du charbon. Avec le temps, Washington s’est doté de l’instrument de cette politique, le CentCom, et a étendu sa zone réservée jusqu’à la Corne de l’Afrique.

Dès lors, l’actuelle campagne de bombardements de la Coalition n’a plus aucun rapport avec la volonté initiale de renverser la République arabe syrienne. Elle n’a pas non plus de rapport avec son affichage de « guerre au terrorisme ». Elle vise exclusivement à défendre les intérêts économiques des seuls États-Unis, au besoin en créant de nouveaux États, mais pas forcément.

Actuellement, le Pentagone est symboliquement aidé par quelques avions saoudiens et qataris, mais ni par la France, ni par la Turquie. Il revendique lui-même avoir mené plus de 4 000 sorties aériennes, mais n’avoir tué qu’un peu plus de 300 combattants de l’Émirat islamique. Si l’on s’en tient au discours officiel, cela fait plus de 13 sorties aériennes et on ne sait combien de bombes et de missiles pour tuer un seul jihadiste. Il s’agirait alors de la campagne aérienne la plus coûteuse et la plus inefficace de l’Histoire. Mais si l’on considère le raisonnement qui a précédé, l’attaque de Daesh contre l’Irak correspond à une manipulation des cours du pétrole qui les a fait chuter de 115 $ le baril à 83 $, soit une baisse de près de 25 %. Nouri al-Maliki, le Premier ministre irakien légitimement élu, qui vendait la moitié de son pétrole à la Chine, a été subitement stigmatisé et renversé. Daesh et le Gouvernement régional du Kurdistan irakien ont eux-mêmes diminué leur vol de pétrole et leur exportation d’environ 70 %. L’ensemble des installations pétrolières utilisées par les compagnies chinoises ont été purement et simplement détruites. De facto, le pétrole irakien et le pétrole syrien ont échappé aux acheteurs chinois et ont été réintégrés dans le marché international contrôlé par les États-Unis.

En définitive, cette campagne aérienne est une application directe de la « doctrine Carter » et une mise en garde au président Xi Jinping qui tente de conclure, ici et là, des contrats bilatéraux pour l’approvisionnement de son pays en hydrocarbures, sans passer par le marché international.

Anticiper l’avenir...

De cette analyse, nous pouvons conclure que :

- Dans la période actuelle, les États-Unis n’acceptent de mener de guerre que pour défendre leur intérêt stratégique de maîtrise du marché international du pétrole. Par conséquent, ils peuvent entrer en guerre contre la Chine, mais pas contre la Russie.

- La France et la Turquie ne parviendront jamais à réaliser leurs rêves de recolonisation. La France devrait réfléchir au rôle que l’AfriCom lui a assigné sur le continent noir. Elle peut continuer à intervenir dans tous les États qui tentent de se rapprocher de la Chine (Côte d’Ivoire, Mali, République centrafricaine) et rétablir l’ordre « occidental », mais elle ne parviendra jamais à restaurer son Empire colonial [3]. La Turquie devrait également baisser le ton. Même si le président Erdoğan parvient à réaliser une alliance contre-nature entre les Frères musulmans et les officiers kémalistes, il devrait abandonner ses ambitions neo-ottomanes. Surtout, il devrait se souvenir qu’en tant que membre de l’Otan, son pays est plus que tout autre susceptible d’être victime d’un coup d’État pro-US, comme l’ont été avant lui le Grec Geórgios Papandréou ou le Turc Bülent Ecevit.

- L’Arabie saoudite et le Qatar ne seront jamais remboursés des milliards qu’ils ont investis à perte pour renverser la République arabe syrienne. Pire, il est probable qu’ils devront payer pour une partie de la reconstruction. La famille Séoud devrait continuer à satisfaire les intérêts économiques états-uniens, mais éviter de poursuivre des guerres de grande ampleur et considérer qu’à tout moment, Washington peut décider de partitionner leur propriété privée, l’Arabie saoudite.

- Israël peut espérer continuer à jouer en sous-main pour provoquer à moyen terme la division effective de l’Irak en trois. Il obtiendrait ainsi un Kurdistan irakien comparable au Sud-Soudan qu’il a déjà créé. Il est cependant peu probable qu’il puisse y relier immédiatement le Nord de la Syrie. De même, il est peu probable qu’il puisse évincer la FINUL du Sud du Liban et la remplacer par Al-Qaïda comme il l’a fait avec la FNUOD à la frontière syrienne. Mais, en 66 ans, Israël s’est habitué à tenter beaucoup et souvent pour obtenir toujours un peu plus. Il est en réalité le seul gagnant de cette guerre contre la Syrie, puis au sein de la Coalition. Il a non seulement affaibli son voisin syrien pour de longues années, mais il est parvenu à le contraindre à abandonner son arsenal chimique. De sorte qu’il est aujourd’hui le seul État au monde à disposer officiellement à la fois d’un arsenal atomique perfectionné et d’un arsenal chimique et biologique.

- L’Irak est de facto divisé en trois États distincts dont un, le Califat, ne pourra jamais être reconnu par la Communauté internationale. Dans un premier temps, on ne voit pas ce qui empêcherait la sécession du Kurdistan, sinon la difficulté d’expliquer par quel enchantement il a augmenté son territoire de 40 % par rapport à sa définition administrative, incluant les champs de pétrole de Kirkouk. Le Califat devrait progressivement laisser la place à un État sunnite, probablement gouverné par des hommes qui auront officiellement « quitté » Daesh, mais de manière moins cruelle. Il s’agirait alors d’un processus comparable à celui de la Libye où les anciens combattants d’Al-Qaïda ont été placés au pouvoir sans soulever la moindre protestation.

- La Syrie retrouvera progressivement la paix et se consacrera à sa longue reconstruction. Elle se tournera pour cela vers les entreprises chinoises, mais elle tiendra Pékin à l’écart de ses hydrocarbures. Pour reconstruire son industrie pétrolière et pour exploiter ses réserves de gaz, elle se tournera vers des entreprises russes. La question des pipe-lines qui la traverseront dépendra de ses soutiens iranien et russe.

- Le Liban continuera à vivre sous la menace de Daesh, mais jamais l’organisation ne jouera un autre rôle que celui de terroristes. Les jihadistes seront juste un moyen de geler un peu plus le fonctionnement politique d’un pays qui sombre dans l’anarchie.

- Enfin, la Russie et la Chine devraient intervenir urgemment contre Daesh, en Irak, en Syrie et au Liban, non pas par compassion pour les populations locales, mais parce que cet outil sera prochainement utilisé contre eux par les États-Unis. D’ores et déjà, si Daesh est commandé par le prince saoudien Abdul Rahman, qui finance, et par le calife Ibrahim, qui dirige les opérations, ses principaux officiers sont Géorgiens, tous membres des services secrets militaires, et parfois Chinois turcophones. En outre, le ministre géorgien de la Défense a reconnu, avant de se raviser, héberger des camps de formation de jihadistes. Si Moscou et Pékin hésitent, ils devront affronter Daesh dans le Caucase, dans la vallée de Ferghana, et au Xinjiang.

Thierry Meyssan
http://www.voltairenet.org/article185631.html

[1] « Révolution pacifique » signifie ici que l’on ne fera pas de mal aux sunnites.

[2] Au début de la guerre, le Hezbollah n’était pas présent en Syrie, mais la République arabe syrienne soutenait militairement le Hezbollah dans sa lutte contre l’agresseur israélien. Il ne s’agissait donc pas de mettre le Hezbollah hors de Syrie, mais de cesser de soutenir la Résistance.

[3] Je reviendrais dans un prochain article sur la présence actuelle d’officiers de la Légion étrangère française en mission secrète en Syrie. En avril 2014, sept d’entre eux ont été tués alors qu’ils dirigeaient une katiba du Front al-Nosra (Al-Qaïda) et maniaient des missiles Milan.

Son Yazılar

Partly cloudy

23°C

Istanbul