tek tabanca nihat genc2

Tek Tabanca...

Sevgili Okuyucu, dürüstlüğünden şüphe edilmeyen hikayeler makaleler yazarak ilk gençlik

yıllarında kendime sözünü verdiğim gözümü diktiğim bir yaş dönümüne girdim.

Ülkemiz edebiyatında kimseye muhtaç olmadan sadece yazdıklarıyla karnını doyuran bir gerçek yazar olsun, istedim, holdinglerden ve reklamlardan ve patronlardan ulufe yardım almadan içinizde yaşayan nefes alan eyvallahsız ve mutlak bir bağımsız yazar olsun istedim, bu  yoksul bir genç yazarın ülkesine çağına bir meydan okumasıydı.

Henüz otuzlu yaşlarda ülkemin bağımsız akademik ve entelektüel zekasını test için Bu Çağın Soylusu romanını yazıp size yirmibeş yıl müsaade diyerek meydan okudum ve yirmibeş yıl sustum. Bir kurumda (hastanede) çalışan okumuş üç ayrı insanın duydukları ve şahit oldukları vahşi acımasız gerçeklik karşısında ‘delirmesini’ konu edindim, ayakta kalıp sağlığını koruyanlar, yağma talan ve pisliği kendilerine oyun edinmiş dünya dıngılında olmayan kapıcılar odacılar hastabakıcılar ile işbirliği içindeki bürokratik kadro.

Yaşadığımız dünyanın her normal insanı delirteceği tezini bambaşka o güne kadar hiç denenmemiş sihirbazca parçalı kolaj hezeyan dolu bir kurguyla kaleme aldım. Bu muhteşem kitabımı da diğerleri gibi kana şiddete bulaşmaktan hiç farkı olmayan ‘kayırmacılık’tan aşırı ahlakçı bir zırhla yirmibeş yıl uzak tuttum. Hem uysallığı hem düşkırıklığını red edip ‘ne olur inanın bana’ ‘ yalvarırım görün beni’ asla tek satır dilenmeden harika hikayeler yazarak çok uzun ve dibi uçurum kör düğüm ama tek solukta okunan varoluşsal bir maceranın peşine düştüm.

ACI VERMEYİ DEĞİL ACIYI ÖĞRENMEYE ADANMIŞ...

12 Eylül sonrası başörtüsü laiklik etnik mezhep tartışmalarıyla bozulmuş aklımızı ateşi ve suyu yeni keşfetmiş coşkun hikayelerle tamire çalıştım. Uzun metin okutmak büyük sanatın konusudur. Hayatımı uzun metin okutmaya adadım ve her metnimi üçyüz-dörtyüz bin gibi okutmayı başardım. Soğan ekmeğin sıcacık mercimek çorbasının yalnızlık lezzetiyle süslü çinili tabakların sofrasında gurmelik yapan modern çağın barbarları eleştirmenlerin ve onların şöhret budalası yazarlarının fiyakasını onları pisliklerinin girdabına gömerek bozdum.

Yalnızlık ve açlığı lezzetlendirip sindiren çok uzun bir amok koşusuna girdim. Aklımı koruyabilmek için filozofluğu değil içimdeki dizginsiz yularsız hayvanı beyaz kağıda taşıdım. O çok saygın insan hasletleri eğilmez bükülmez çekilmez sürüklenmez kendi varlığı gerçekliği ve yaşadıklarından başkasına inanmaz bu vahşi hayvanla birlikte keşfedip tabiatı ve dünyayı sil baştan yeniden öğrenip eşsiz hikayeler yazdım.

Acı vermeyi değil acıyı öğrenmeye adanmış yüzlerce hikaye yüzlerce ürpertici tadına doyulmaz makale Maçka Deresi gibi aralıksız dizginsiz taşlara çarpa çarpa akıverdi. Bir ünlü mimarın lafıdır, bir dahinin eserleri çağdaşları üzerinde güzellik değil, dehşet yaratır. Dahilik bir ‘iş disiplini’ kurabilme sanatıdır, ancak bu sözlerin ‘dehşet’ övgüsünün yaşadığınız topraklarda tek karşılığı oldum. Sözcü, Cumhuriyet, Hürriyet, Zaman, Yeni Şafak, Birgün vs. bu muhteşem hikayeler ve yazarlık serüvenim karşısında çeşitliliği bu kadar çok fikir ve ideolojiler otuz yıl aralıksız bu kitaplar bu yazar hiç yokmuş gibi davrandı.

ÇAĞIYLA YUMRUKLAŞAN BİR YAZAR!

Çağıyla yumruklaşan bir yazarın hiç ulaşılamaz aşkın büyük hedefi buydu, onlara yok saydıran dehşet sopalarıyla kovalayıp pataklayan sapsağlam kesici yırtıcı metinlerimdi. Elim değmeden  kızgın demirler üstünde teker teker  rezil edip ağızlarını burunlarını kırdım, çok övdükleri yazarlarını şekilsiz ucube suratsız bırakıp tabaklayıp derilerini ikindi güneşine halkımın hizmetine rezil rüsvaylığa teşhir olsun diye astım. Benim için zahmet değil bu bir piyano resitaliydi. Karanlık ve kutsal bir yalnızlığı arkasına almış daktilo başındaki çıplak bir hayvanla baş edemeyeceklerini hiçbiri hesap edemedi. Sahtekar ve ikiyüzlükleri daha nice derin kuyularda hangi delilikleri büyüttüklerini bilmeyen bu zavallılara bir meydan okumaydı. Kelimelerin ifrit kemiğinden tiz çığlık bıçağından hala habersiz bu muazzam aptallar ordusuna sürprizlerim şüphesiz devam edecek.

Yazarlığımın sırrı şurdadır, kartopu oynarken sıcacık lodos esmeye başlamışsa, elini çabuk tutacaksın, kartopu yerde elinde erimeden, yapıştıracaksın, yani, sıcacık heyecan ve duygu parçalarını mendilinize sümkürüp bir de iç cebinizde taşımayacaksınız, kartopu oynarken çocuksu ve o vahşi neşen, güneş çıkmadan erimeden hiç bozulmadan kelimelerinle neşene neşe katacaksın.

Edebiyata inancım tamdı, bir sanat eseri kendini insanlığa kabul ettireceği zamana kadar ayakta kalır, sanat eserinin modası geçmezdi, bu saf edebiyata bir ömür peynir ekmek gibi inandım.

Ve şimdi, APRİL Yayınları bütün kitaplarımı yeni bir düzenle yayınlamaya başladı. Yeni bir tasnif. En beğenilmiş hikayelerim ilk kitap. En beğenilen makalelerim, tarih yazılarım, seyahat yazılarım, hepsi elenip yeniden üçer ay arayla okuyucuyla buluşacak.

tek tabanca nihat genc

TEHDİTLERE MARUZ KALDIM!

Bu Ergenekon işleri başlayınca hakkımda amansız bir tezvirat kampanyası başlatıldı ve yüzlerce sayfa aslı astarı olmayan suçlamalara tehditlere maruz kaldım. Üzülmedim değil. Ama ruhum sarhoşluğunu kaybetmedi. Bu siyasi cangıl içinde beni henüz tanımayan birkaç kuşak yetişti geldi. Bu yeni gelen nesle hikayelerimi duygu yoğunluğu ve hızı, duyulmamış bir mucize heyecanıyla yeniden tanıtıyoruz. O kadar yoğun yıllar yaşadım ki dünkü yazdıklarıma dönecek vaktim hiç olmadı. April Yayınları imdadıma yetişti. Bu ‘coşkun sele’ yazık oluyor dediler.

Tek Tabanca adıyla yayına sokulan hikayelerimin yeni okuyucuları! Yaşım altmışa gelmeden kitaplarım hikayelerim üstüne konuşmam, dedim sözümü tuttum.

Hikayelerimin yeni okuyucuları genç nesil! Ne soğuktan korkup Napolyon gibi Moskova’dan geri döndüm ne saçım ağardı.

Hayatımı en temiz en kusursuz hiç bozulmamış kelimeleri bulmaya adadım.

Yaşadığım topraklara şükürler olsun, yere düşmüş yaralı tutup ayağa kaldırdığım her kelimeyi altın gibi onura soyluluğa çevirdim.

Hayatın bu hepimizi kirleten pis kirli lağım akıntısından kafamı çıkarttığım her soluk alışta içimdeki neşeyi ve coşkuyu asla öldürmeden ve yer çekimine hiç inanmadan, o soylu yazarların o muhteşem büyülü ışığına doğru ne kör ne topal koşarak kovalayarak alev alev meşale kelimelerle yürüdüm.

APRİL YAYINLARI’NA bu aşırı ahlakçı korunmasız yazarı yayın listesinin en başına koyduğu için, teşekkür ederim.

Boşluğumdaki ayak izlerini takip etmek isteyenler kendilerini şen şakrak ama dibi karanlık bir insanlık ormanında bulacaklar.

Bulutlar çok doldu,TEK TABANCA sağnak sağnak boşalıyor. Kuytu köşelerde sinsice beni boğup yok sayıp öldürmek isteyenler şükrolsun elleri boş kaldı.

Hikayem aslında çok basit, masal bu ya, birgün köpürmüş Karadeniz’e dalga değil yazar ol demişler, işte kitapçı raflarına şimdi sahiden dalgalar çarpıyor.

Unutmayın korkunç ölümcül bir siyaset gündeminde yazıldılar ama yazıldıkları o an içimdeki ve gökkubbedeki hava çok güzeldi.

Tanrı’yla insanların çok bozulmuş arasını büyük yazar rolüne girip birazcık olsun ben de kapatmak istedim, çok mu şey istedim.

Belki de ruh sağlığımı korumak için eriyip hepinizin içine akmak istedim.

Bedenimizin bir yanı hala dokunaklı olsun istedim.

Ey okuyucu, çarmıha gerilen İsa değil içimizde yanıp kor olmuş bir kuş olduğunu, ışığın içindeki hazzın cıvıl cıvıl hızlanan neşesiyle, bu hikayeleri, bitmeyen kör geceleri dindirmek için, aslında yaşadıklarımla kanayan kendi ruhuma söyledim.

Nihat GENÇ - 12 Ekim 2014 - Odatv

Son Yazılar

Cloudy

12°C

Istanbul