sosyalist enternasyonal kaybedenler kulubu1 1

Sosyalist Enternasyonal : Kaybedenlar Kulübü! (1) Sosyal Demokrasi’nin Avrupa’daki Krizi!

Sosyalist Enternasyonal’e üye partiler ülkelerindeki ekonomik ve sosyal krizler karşısında

çözüm getiremezken, temsil ettikleri sosyal demokrasi çizgisi ise ülke içindeki ayrışma ve parçalanma sürecini hızlandırmaktadır.

Yüzyıllar boyunca başkentlerini uygarlığının sembolü olarak sunan Avrupa, 2. Dünya Savaşı sonrasında yıkılmış, harabeye dönmüş başkentleri işsizlerin ve evsizlerin, sefaletin ve açlığın korkunç karanlığı içinde kaybolmaktaydı. Berlin’in doğusunda yükselen yeni bir uygarlık Avrupa’nın alt sınıflarına başka bir dünyanın mümkün olduğunu gösterirken, Avrupa’da hızla yükselen komünist hareketler Avrupa kapitalizminin yaşadığı krizleri daha da derinleştiriyordu.

Liberal öğretiye derinden bağlı Avrupa kapitalizmi, yaşadığı bu korkunç yıkımdan kurtulmak için kendisine “yeni peygamberler ve öğretiler” aramaktaydı ki yardımına Britanyalı iktisatçı Keynes yetişti. “Tam istihdam”, “planlı ekonomi”, “sosyal devlet” gibi paradigmalarla “vahşi kapitalizmi” ehlileştirmeye çalışan Avrupa’daki siyasi hareketlerin içinde bu politikaları hayata geçirmeye en istekli siyasal hareket belki de “Sosyal Demokrasi” olmuştur.

KAPİTALİZM VE SOSYAL DEMOKRASİ!

Avrupa’nın duvarlarına çarpan devrim dalgalarına karşı, Avrupa kapitalizminin kurtarıcısı rolünü oynamak isteyen sosyal demokratlar, 1946’da İngiltere’de gerçekleştirdikleri toplantıdan sonra 1951’in Temmuz’unda Frankfurt’ta Sosyalist Enternasyonal’in kuruluşunu gerçekleştirdiler.

Sosyalist Enternasyonal çatısı altında toplanan sosyal demokratlar, kurdukları ve ortak oldukları hükümetlerde Avrupa kapitalizminin istikrarı için işçileri ve alt sınıfları popülist “sol” politikalarla sistem içinde tutmaya çalışırken, Avrupa Emperyalizm’inin istikrarı için de Sovyetlere ve ezilen uluslara karşı “demokrasi, özgürlük” söylemleriyle militarist politikaları hayata geçirmişlerdir.

SAĞ PARTİLERİ ARATMADILAR!

1970’lerde yeni bir krizin içinde kendisini bulan Avrupa, eski peygamberi Keynes’i lanetlerken Reagen’ları, Thatcher’ları iktidara taşıyan Milton Friedman’ı kutsuyordu. Avrupa kapitalizminin eski havarileri sosyal demokratlar, neoliberal politikaların hayata geçirilmeye başlandığı, Berlin duvarının yıkıldığı ve Batı emperyalizminin daha saldırganlaştığı bu dönemde, ellerindeki “gülü” bırakarak, ellerinde kılıçları, silahlarıyla önce Yugoslavya’da neoliberalizmin yayılması seferine çıktılar. Bu dönemle birlikte Sosyalist Enternasyonal çatısında kendisini “özgürlüklerin, demokrasinin ve sosyal hakların” savunucusu ilan eden sosyal demokratlar, Avrupa’da muhafazakâr, merkez sağ partilerin bile hayata geçirmeyi başaramadığı neoliberal politikaların uygulayıcıları oldular. Geçmişte “refah” ve “özgürlük” vaat eden Avrupa’nın sosyal demokratları, artık Avrupa’nın başkentlerinin meydanlarında sosyal devleti birer engizisyoncu gibi parçalara ayırırken, alt sınıfları ve göçmenleri banliyölerin karanlıklarına hapsetmektedirler.

Özellikle son yirmi yıllık süreç incelendiğinde Avrupa’da sosyal demokrasinin önemli kaleleri sayılan Almanya, Fransa, İspanya gibi ülkelerdeki bu partiler, yaşanan ekonomik ve sosyal sorunlara çözüm üretemezken halk desteğini hızla yitirmektedir. Bunun doğal sonucu olarak Sosyalist Enternasyonal’e üye partiler ya iktidarları tartışılıp sallanmakta ya da muhalefete sıkışıp yükselen aşırı sağ partiler karsısında ufalanmaktadır.

Sosyal Demokrasi’nin Avrupa’daki Yeni Misyonu!

Sosyalist Enternasyonal’e üye partilerin kendi ülkelerinde yaşadıkları derin ekonomik ve sosyal krizler karşısında çözüm getirememeleri bir yana, bu partiler ve temsil ettikleri sosyal demokrasi çizgisi ülke içindeki ayrışma ve parçalanma sürecini hızlandırmaktadır. Kapitalizmin yarattığı eşitsizliği “katlanabilinir kılma” görevi üstlenen sosyal demokratlar, bugün bu eşitsizliğin yarattığı toplumsal ayrışmayı daha da derinleştirecek politikalar uygulamaktadırlar.

Geçen yıl yeni bir vergi politikasını hayata geçiren Hollande, Fransa’da tarihsel mirası hâlâ taze olan “Breton ayrılıkçılığını” yeniden canlandırdı. XIV. Louis dönemindeki vergileri protesto eden “kırmızı bereliler” (des Bonnets rouges), Bretonlular, yüzyıllar sonra aynı kırmızı bereleriyle yeniden sokaklara çıkarak fabrikaların kapanmasını ve yeni vergileri protesto ederken merkezi hükümete karşı “tarihsel ayrıcalıklarını” yeniden hatırlattılar. Eski rejimden Jakobenlere ve bugüne değin süreklilik gösteren “merkezileşme” ve “ulusal bütünlük” politikası, PSF iktidarında kırılmalara uğramaktadır. Belçika’da durum ise çok daha vahimdir. Tarihsel olarak tam anlamıyla bütünleşmiş bir ülke olamayan Belçika’da bugün bölünme tartışması en büyük sorundur. Aşırı sağcı Vlaams Belang (Flaman Menfaati) partisinin temsil ettiği Flamanlar ayrılmayı talep ederken, komünistler Belçika’nın bütünlüğünü savunmaktadır.

İktidardaki sosyal demokrat parti (Parti Socialiste) SPA ise, uyguladığı politikalarla toplumsal ve bölgesel eşitsizliği derinleştirerek milliyetçiayrılıkçı hareketlerin temelini güçlendirmektedir. En son Vlaams Belang partisinin sunduğu seçim bölgesinin bölünmesini öneren teklifin kabul edilmesi üzerine, sosyal demokrat Başbakan Elio di Rupo, “Birlikte insanlara ve iş çevrelerine güveni geri getirdik. Birlikte halkına daha yakın modern bir devlet, daha güçlü bölgeleri ve toplumları olan daha etkili federal bir Belçika yarattık” diyerek Belçika’nın bölünme sürecinin önünü açmıştır.

İspanya’da iktidarda olan “İspanya Sosyalist İşçi Partisi” (Parti Socialiste Ouvrier Espagnol, PSOE) yaşanan ekonomik ve politik krizlerle birlikte yükselen “Katalan” ve “Bask” ayrılıkçı hareketlere karşı, İspanya’yı birarada tutacak ikna edici bir çözüm sunamamaktadır.

Almanya’da SPD: ABD için kulübü terk eden parti!

Sosyalist Enternasyonal (SE) 2013 yılında Almanya’dan büyük bir darbe yedi. SE’nin kurucularından olan Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD), 150. kuruluş yıldönümünde SE’den ayrılacağını açıkladı ve aidat ödemelerini durdurdu. Örgüte en yüksek aidatı ödeyen SPD, tarihinde İspanyol sosyal demokratlarına da Marksizm’den vazgeçmeleri için maddi destek sunmuştu.

SPD Genel Başkanı Sigmar Gabriel, bir makalesinde SE’yi “uluslararası düzeyde etkisizlikle” eleştirdi. SPD çevrelerinden yayılan birçok görüşe göre parti, SE’deki sosyalizm vurgusundan da rahatsız olmuştu. Nikaragualı Sandinistlerin ve “Arap Baharı’nda” hedef olan bazı partilerin halen SE üyesi olması da eleştiriliyordu. SPD, SE’de halen gözlemci statüsüne sahip. Oysa örgütün belkemiği sayılan parti, SE’nin yerine “İlerici Birlik” (Progressive Alliance) adı altında yeni bir oluşum için girişim başlattı ve Fransız Sosyalist Partisi, İngiliz İşçi Partisi ve İspanyol PSOE gibi ağır topları da dahil etti. Bu partiler, SE’deki üyeliklerini de koruyor. Ancak yeni oluşumun hiç şüphesiz en önemli özelliği, ABD Demokrat Partisi’ni de üye yapması. SPD’nin Almanya’daki konumunu ise “dalgalı iniş” olarak özetlenebilir.

Hitler Almanya’sından sonra 1950’den beri düzenlenen seçimlerde 70’lere değin yükselen bir çizgiye sahip olan SPD, önce Yeşiller Partisi’ne, sonra da kendi neoliberal politikalarını nedeniyle Sol Parti’ye oy kaybetti. Gerhard Schröder başkanlığında “Agenda 2010” adı altında işçi haklarına en büyük saldırıyı gerçekleştiren SPD, ABDAB- Rusya gerginliğinde de net bir tavır alamıyor.

Fransız Sosyalist Partisi ve ihanete uğrayan Devrim!

Modern Avrupa tarihinde “Büyük Fransız Devrimi” ile gerek Avrupa’daki gerekse dünyadaki toplumsal hareketlere ilham kaynağı olan Fransa, radikal toplumsal hareketlerin ortaya çıkıp geliştiği en önemli ülkelerden biridir. Sosyal demokrasinin Fransa’da “sol” içinde nasıl bir rol oynadığı ayrıca üzerinde durulması gereken konudur. Jakobenler’den Babeuf’e, Paris Komünü’nden Halk Cephesi’ne radikal halk hareketlerin en önemli figürlerini ve akımlarına ev sahipliği yapan Fransa, bugün “ılımlı” ve “uzlaşmacı” sosyal demokrasinin merkezlerinden birisi olmuştur.

1969 tarihinde kurulan PSF (Fransız Sosyalist Partisi), ilk önemli başarısını 1981 yılında gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçiminde kazandı. PSF’nin lideri François Mitterand, aynı zamanda Fransa’daki ilk “solcu” cumhurbaşkanı oldu. Bu tarihten itibaren PSF’nin seçimlerdeki durumu oldukça inişli çıkışlıdır. Diğer sol partilerin destekliğiyle iktidara gelen PSF, 1986’da gerçekleşen seçimlerde ilk yenilgisini almıştı. Mitterand’in cumhurbaşkanlığı devam etmekle birlikte, 1989’daki yerel seçimlerde yüzde 30’lara düşen oy oranları, 1992’deki bölgesel seçimlerde yüzde 18’lere kadar gerileyince, PSF derin bir siyasal krizin içine sürüklendi.

Sovyetlerin çöküşe başladığı, Avrupa’da neoliberal politikaların hayata geçirildiği bu “geçiş döneminde” iktidara gelen PSF, sosyal demokrasinin kendisini tanımladığı “büyüme”, “istihdam” “adil vergi ve gelir dağılımı” “sosyal devlet” gibi politikaların uygulayıcısı olmaktan çok, bu hakları isçi sınıfından geri almak için çabayan hükümetler kurmuştur. Bu durum PSF yaşadığı inişli çıkışlı siyasal geçmişinin en önemli nedenlerinden biridir.

YÜKSELEN SAĞ KARŞISINDAKİ ÇARESİZLİK!

2002’de gerçeklesen cumhurbaşkanlığı seçimlerinde PSF aday Lionel Jospin, aşırı sağcı Le Pen’in arkasından üçüncü olması sadece Fransa’da değil Avrupa’daki sosyal demokrasi için büyük krize neden oldu. Sarkozy politikalarının yarattığı tepki ile yeniden belli bir yükselişe geçen PSF, 2012’de cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazansa da kısa sürede iktidarı tartışılır olmuştur. Yapılan anketlerde François Hollande, Fransa tarihindeki en sevilmeyen cumhurbaşkanı ilan edilirken 2014’deki belediye seçimlerinde aşırı sağ Front Nation (FN) karşısında ciddi bir yenilgi yaşayan PSF, bu yaşadığı siyasal hezimete Manuel Walls hükümetinin kabinesini daha “liberal” kişilerle değiştirerek cevap verdi.

Kısacası PSF, Sosyalist Enternasyonal’e üye diğer sosyal demokrat partiler gibi ülke içinde toplumsal hak ve özgürlüklerin adım adım aşındırılmasında rol alırken Avrupa emperyalizminin çıkarlarına uygun dış politikayı da her zaman gündemlerinde tuttu. Sarkozy döneminde iyice yükselen göçmen karşıtı politikaları savunan ve sürdürme taraftarı olan Manuel Valls’ın İçişleri Bakanı olduğu kabine, iç politikada göçmen karşıtlığının ve banliyölerde alınan sert önlemlerin devam edeceğinin ilk işaretiydi. Valls’in bakanlığı sırasında, resmi rakamlara göre 100.000’e yakın insan Fransa’dan sınırdışı edildi.

Aynı hükümetin Dışişleri Bakanı Laurent Fabius ise “Sosyal Demokrasinin” gereği olmalı, Fransa’nın, Afrika’daki emperyal çıkarlarını savunmaktan bir gün olsa geri durmadı. Bakanlığı döneminde Fransa, radikal İslamcıları bahane ederek, 5000 askerle, Afrika’nın maden zengini Mali’ye müdahale etti.

Müdahalenin sonucu olarak, Mali’den Fransa’ya göç ikiye katlandı. Fabius yönetimindeki Fransız dış politika aygıtı, Suriye konusunda ise, Esad yönetimine karşı açık bir şekilde “isyancıları” desteklemekten ve uluslararası müdahale çağrıları yapmaktan çekinmedi.

Rakiplerin ortak noktası: Millicilik!

Avrupa’nın geleneksel sosyal demokrat partileri ekonomik kriz, ABD ile gerginlik ve ülkelerin iç parçalanma tehlikesi karşısında yanıt bulmakta zorlandıkça karşılarına hem sağ, hem de soldan yeni rakipler çıkıyor. Rakiplerin ortak yönü ise, daha milli bir politika savunmaları.

Yunanistan: Syriza!

Yunanistan’ın köklü partisi PASOK, yeni oluşum SYRİZA tarafından zorlanıyor. SYRİZA özellikle AB’nin neoliberal politikalarına Yunan milli çıkarları temelinde karşı çıkıyor ve yürüyüşlerinde hem Yunan, hem de Avrupa’nın diğer kriz yaşayan ülkelerinin bayraklarını taşıyor. SYRİZA, 2012’de PASOK’u da geçerek %26 oy aldı, PASOK ise muhafazakâr Yeni Demokrasi Partisi’nin koalisyon ortağı olarak iktidara yerleşti.

İspanya: Çoğulcu Sol!

Uzun yıllardır ekonomik krizde bulunan İspanya’da PSOE, özellikle AB yanlısı politikaları ile eleştirildi. Ülkenin AB’den daha bağımsız bir ekonomi politikası izlemesi gerektiğini savunan, özellikle Brüksel’in acı reçetelerine karşı çıkan Birleşik Sol, 2011 seçimlerinde yüzde 7 oranında oy alırken PSOE’nin oyları 10 puan gerileyerek yüzde 28 oldu.

Hazırlayan : Murat ŞİMŞEK - 14 Eylül 2014 - Aydınlık

Son Yazılar

Cloudy

12°C

Istanbul