yalakalik geni bulundu225

Bağdat harap olduktan sonra...

Biraz önce gazete için dışarı çıktım taksi durağında bir çay içerken bir minibüs dolusu Suriyeli indi,

onlarca minnacık kara kuru çocuk, iner inmez bakkalın önünde asılı şekerlemelere koştular, gözleri sevinçle açıldı ve parmakları ağızlarında, anneleri arkadan iterek ve gözleri bakkalda kalarak, arka sokaklara doğru. Annelerini gördüm açlıktan surat kemikleri iskelet gibi, şu meşhur Afrika açlığını gösteren fotoğrafların aynısı.

Dün BBC’de bir Suriye belgeseli izledim, beş yaşında kız çocukları, bacakları kopmuş, röportaj anında top sesleri ödleri kopuyor, çökmüş yıkıntı evler içinde, eve benzeyen tek yanı, altlarına battaniye gibi bir karton sermişler.

Türkiye’nin kaç tane TV’si kaç tane gazetesi var, şu bacağı kopmuş dünyalar güzeli beş yaşındaki kız çocuklarından birinin görüntüsünü birkaç saniyecik neden vermez?

Suriye’ye savaş açalım naralarını kimler attı, bu çocukların bacaklarını kopartan hangi yazarlarımızdır?

Suriye’ye savaş açmış ve milyonlarca çocuğu sersefil perişan aç bırakmış bir ülkenin yurttaşı olarak bu utançla ne kadar yaşayacağız?

Suriye’den, bu düne kadar hırsızlık dahi bilmeyen bu yoksul ama onurlu halktan, nasıl özür dileyeceğiz?

Suriye’de Irak’ta kafalar kesiliyor kasabalar havaya uçuruluyor, baktım Türk medyasına, aynı gün, bizimkiler neler yazıyor, Habertürk’te Serdar Turgut, bir seks anketi yayınlıyor, sevişirken sevgilinizin ağzına.ıçıyor musunuz, üstüne işiyor musunuz, diye, baktım Engin Ardıç’a baktım Irak’a ve Suriye’ye savaş naraları atan yazarlarımıza, hiç kimse oralı değil.

IŞİD kamyonlar dolusu Kürt’ü Arap’ı Türkmen’i Şii’yi toplu mezara götürüp tek tek kafasına sıkıyor, Irak’a Suriye’ye savaş naraları atanların ‘dıngıllarında değil…’

Onlarca yıldır bu sütunlarda yırtındık, etnik ve mezhep siyaseti yapmayın, dedik, yurttaşlığı infilak ettirmeyin, sonu bitmeyen felaketler dedik, sürgün üstüne üstün, kovulma, itham, iftira…

HEPSİ TEK TEK ‘ŞİZOFRENİ’ TEŞHİSİYLE İÇERİ TIKILIR!

Bunca ‘iftira’ arasında, aklıma, ilk operasyonlar başlayıp ‘ulusalcılar şeytandır, faşisttir, düşmandır, katliamcıdır’ manşetiyle hepimiz tek tek toplanmaya kovulmaya başladığımız o günlerde, niyeyse, Serdar Turgut’un Yeni Şafak röportajında yazar Nihat Genç, için, ‘o delidir’ sözleri geldi.

Şimdi gündemin fotoğraflarına bir daha bakın ve söyleyin, kim deli?

Bugün psikiyatride teşhis testleri çok gelişti, ancak 70’li yıllarda ‘testler’ bugünkü kadar gelişkin değildi. O günlerde akıl hastanelerinin ‘teşhis’ hatalarını ortaya çıkartmak için, bugün dünyaca bilinen meşhur bir deney yapılır.

Bir çok ‘sahte hasta’ denek bulunur ve hepsine akıl hastanesine gidip, kafamda bir ses var, deyin, denir. Anne baba öğretmen mühendis sıradan ve normal arızası olmayan insanlardır.

Hepsi doktora gider ve kafamda bir ses var, deyince, tek tek ‘şizofreni’ teşhisiyle içeri tıkılır.

‘Şizofreni’ damgasını yemişlerdir, artık içerde, her hareketleri izlenir ve her normal sıradan basit gündelik davranışları dahi, patolojik olarak değerlendirilir.

Diyelim adam bankta oturuyor, niye oturuyor? Sigara içiyor? Niye içiyor? Arkadaşlarıyla konuşuyor, niye konuşuyor? En sıradan gündelik hareketler dahi artık kuşkulu değerlendirilir.

Ve içerde bütün gözlem ve testlerden başarıyla geçtikleri halde, hiç biri bir daha dışarı çıkamaz, en erken çıkan 38 günde diğerleri 52 gün içerde kalırlar. Dertlerini durumlarını doktorlara nasıl anlatırsa anlatsınlar, fayda etmez, bu süreç bizde 7 yıl sürdü, davranış ve fikirlerimizin normal mi değil mi patolojik baskısı on yıllar aldı.

Bu, teşhisler ne kadar doğru deneyi, bir de başka yönden yapılır, bu sefer, akıl hastanesine gidilip doktorlara, bugünlerde buraya, kendilerine hasta diyen ama gerçekte hasta olmayan numaradan hastalar gelecekler, denilir.

Aslında hastaneye numaradan sahte hasta gönderilmez, ama bunu bir kere duyan doktorlar, müracaat eden hastaların yarısından çoğunu bunlar numara yapıyor, diye hastaneye almaz.

Hatırlayın yedi yıl öncesini, ülkemizde gestapo liberaller, bir cemaati öne sürerek, cemaat, mezhep özgürlüklerini en büyük en ileri ‘özgürlükler’ olduğunu iddia ediyordu, hatırlayın yedi yıl öncesini, etnik kimlik siyasetinin, Türkiye’nin önünün açılması için en büyük en ilerici özgürlüklerden sayıldığını, otuz sene aralıksız ekranlardan ve gazetelerinden dile getirdiler.

YAZDIĞIM HER NORMAL YAZI ARTIK BİR MANYAKLIK VAR MI KUŞKUSIYLA OKUNUYOR!

Bizler, durmaksızın, birey dedik, yurttaş dedik, etnik ve mezhebi yapıların ‘siyasete’ girmesinin bir facia bir dizi felaketler getireceğini söyledik… Keşke söylemeseydik, yaka paça tutuklandık. Deli katil düşman hain karı satan camii bombalayan damgalar yedik.

 Kaç gazeteniz var, otuz gazetenin otuzunda manşetteydik ve hepimiz vahşi deli ulusalcılardık artık. O güne kadar sıkı hikayeler yazan meşhur yazar Nihat Genç’tim, ama o damgayı yedikten sonra deli ulusalcı faşist damgasını yemiş yazardım, artık. Yazdığım her normal yazı artık bir manyaklık var mı kuşkusıyla okunuyor, yolda sokakta insanlar gözümüze otopsi raporu gibi bakıyor, deliler manyaklar manşetlerde gırla gidiyor.

Oysa bizi ‘deli’ diye damgalamalarının tek bir basit sebebi vardı, Suriye ve Irak’a savaş açacaklardı ve önlerindeki tek engel muhalif kitlelerdi.

Mesela bizler ‘yurtta sulh cihanda sulh’ gibi normal bir cümle dahi yazsak, karşılık olarak bizlere şu cümlelerle cevap verdiler: İşte Esad’ın destekçileri darbeciler!

Bunlar yedi yıl aralıksız her gece her gün dibine kadar pestili çıkartılıncaya kadar yaşandı mı, yaşandı. Bizleri damgalayıp içeri attınız mı, attınız. Muhalif kitlelerin TV’lerine polis baskınlarıyla susturdunuz mu, susturdunuz?

‘BAĞDAT HARAP OLDUKTAN SONRA’

Önünüz açıldı mı, HSYK’den Şam’a kadar açıldı.

Sonuç!

Dinleyin şimdi:

Cengiz Çandar Orta-Doğu analizi yaptığı birkaç gün önce, bir önceki yazısında, ilginç şekilde, mezhep ve etnik bölünmeler karşısında, tek kurtuluşun yurttaşlık olduğuna vurgu yapıp ‘yurttaşlığı’ övdü.

Dünkü yazısında ise şaşırtmaya devam etti: ‘ULUS DEVLET’i öne çıkaran ve öven bir yazı kaleme aldı.

John Maynard Keynes’e atfedilen bir laf vardır, ‘hakikatler değiştiğinde ben de fikirlerimi değiştiririm’ diye.

Otuz yıldır aralıksız mezhep ve etnik kimlikleri öne çıkartan binlerce yazı ve konuşmadan sonra.

Otuz yıldır aralıksız ‘ulus devlet’i faşist diktatörlük benzeri yaftalarla yıkım çalışmalarına katılıp ‘yurttaş’ diyen herkesi içeri tıkıp hukuksuzca susturduktan sonra…

Yani: ‘Bağdat Harap Olduktan Sonra’.

Bu gestapo liberallerin Irak ve Suriye’ye savaş naralarını birkaç yüzyıl unutmamız mümkün mü?

Bu gestapoların ‘vesayet’ kavramlarıyla ülkeyi felç edip hukuk’u bir dini cemaat bir şeyhe teslim etmelerinin ihaneti ve dangalaklığını yüzlerce yıl unutmamız mümkün mü?

Türkiye devletinin omurgasını paramparça edip, ülkeyi içinden çıkılmaz mahvolmuş hale getirmeleri yetmezmiş gibi Suriye ve Irak’ı paramparça eden vahşi teröristlerin önünü açan, mezhep etnik özgürlükmüş demokrasiymiş diyen binlerce yazılarını asırlarca unutmamız mümkün mü?

Ancak, tarihi bir an’dır, not edelim: Cengiz Çandar ‘yurttaşlık’ ve ‘ulus devlet’ gibi siyasi kavramları nihayet ‘talim’ etmeye başladı.

Çünkü ‘yurttaşlık’tan başka geriye dönüş ve siyasi olarak yurttaşlıktan başka toparlanma şansı yoktur.

Bu, birey, yurttaşlık, gibi lafları bolca kullandığımız zaman, bizlere bir de, işte ‘birey’ ‘yurttaş’ deyip hepsi ‘homojen’ bir ülke yaratmak istiyorlar, hepsi aynı, hepsi Amasya bardağı gibi birbirine benzeyen tornadan çıkmış gibi aynı insanlar yapmak istiyorlar, diye, güya çok bilmiş hücumlarda bulundular.

Ben, hukuk önünde siyasette tapu dairesinde yurttaş olarak seninle eşitim iddiasındayım, yoksa, yazar olarak meziyetlerimi yeteneklerimi ahlakımı kimliğimi kişiliğimi seninle niye eşitleyecekmiş, seninle niye aynı adam olacak mışım?

Seninle sadece hukuk önünde eşitim, meziyetlerimi kültürel ve entelektüel zenginliğimi senin gibi farelerle eşitlememek için zaten bir başka kimliğim olsun iddiasıyla mesleki marifetlerimi geliştirmek için çırpınıp durdum.

Yurttaşlık, insanın hukuk ve devlet karşısında sadece bir yüzüdür. Bir de insanın, hayata dünyaya yetenekte liyakatta onurda ahlakta başka bir yüzü vardır.

 İnsanın folklorük zenginliği başka başkadır kişilik zenginliği başka başkadır, ama kasıtla, hepsi aynı ‘yurttaşlık’ içinde homojenleşecek aynısından olacak gibi saçmalığı otuz yıldır sırfbeyin yıkamak için yazıp duruyorsunuz.

İnsan zenginliği ve çeşitliliğini de bu kişilik özellikleri ortaya koyar. Sizlerin ısrarla yalanla tekrar ettiğiniz gibi, insan zenginliği Kürtlüğü Araplığıyla mezhebiyle değil. Özgürlük denilen şey kişiliğini geliştirme imkanlarının herkese eşit şekilde açık olmasıdır, özgürlük denilen şey mezhep ve ırkını zenginleştirmenin siyasi imkanlarını geliştirmek hiç değil.

Siyasi özgürlükleri ve siyasi kavramları kasten yalan yanlış kullanarak, Irak ve Suriye’nin sonunu getirdiniz. Sonuç milyonlarca aç perişan mülteci insan.

Siyasi özgürlük ve siyasi kavramları kasten yalan yanlış kullanarak, Türkiye’nin mahvına sebep oldunuz, an itibariyle, devlet içinde devlet bir CIA organizasyonu tarafından ele geçirilmiş ve temizlenmesi için ufukta kaç on yıl çatışmalar sürecek belli değil.

Şimdi, on binlerce minnacık bacağı kopmuş beş yaşındaki Suriyeli kızlar’a ne diyeceğiz.

Suriye’ye ve Irak’a karşı Türkmenler’e Araplar’a Kürtler’e karşı bu utancımızı, şimdi nasıl yapacağız?

Tarihte ‘dalkavukluk’ diye bir şey vardır ve muhalifler çoğu zaman bu yazarları ‘dalkavuklukla’ suçlar.

Oysa muhalifler bile dalkavukluk kurumunu pek iyi anlamış görünmüyor. Dalkavukluk, padişahın yanında, doğaçlama içinden geldiği gibi yani boşboğazlığıyla rahat konuşan ve böylelikle olmadık lafları eden, padişahın aklına karpuz kabuğu düşüren adamdır. Kimsenin padişaha söylemeye cesaret edemediği lafları delilikle komiklikle boş boğazlıkla söyleyip, bir şekilde padişahı dolaylı şekilde ‘uyaran’dır.

Bu gestapo liberallerin ‘dalkavukluğu’ dahi beceremediklerini görüyoruz.

Kardeşlerim, bunlar otuz yıldır aynı lafları yineleyen düz sıkıcı basit vasat insanlardır, sağcı cemaatçi mezhepçi. insanlara bakın. hep aynı laflar. Bir dua gibi. Ezberlenmiş… Hep tekrar, sağcılık yinelenen şeyin kendisidir, ortaçağ yinelenen şeydir, gericilik hep yinelenen tekrar edilen şeydir, kim yinelemeden kurtulamıyorsa o sağcıdır, mezhepçidir, etnikçidir, gericidir, vahşidir…

Bu yinelemeyi dilbilimciler insan evrimi dilin oluşumu için baş köşeye aldılar, mesela, hayvanlar, hep yineler. Hep aynı şeyleri yaparlar.

Aynı şeyleri yineleyen insanların evrilmesi bir konuşma bir zihin oluşturması mümkün değil.

Bunu edebiyata taşırsak, adam eve döndü, adam eve döndü, adam eve döndü, cümlesi bir yinelemedir. Oysa, adam yine eve dönsün, ama, şöyle bir cümle kuralım, adam neşeyle eve döndü, adam kaldırımda yürüyerek eve döndü, adam arka sokaklardan eve döndü. Bakın burada, aynı eylem yineleniyor ama yanında başka çağrışımlar başka kelimeler de var.

Şöyle, bir nehre kütük bırakın kütük, kütük olarak yaka yıka parçalayarak denize kadar yine kütük olarak varacaktır. Yineleme insan beynine atılan kütüktür.

Aynı nehre bir de sarmaşık atın, sarmaşık önüne gelen toprağı çamuru yaprağı çalı çırpıyı her şeyi toplayacak ve belki de nehrin yatağını değiştirecektir, edebiyatçılar insan beynine kütük değil, sarmaşık bırakır, toplayarak başka şeylerle tanışarak kucaklaşarak hayal ederek ilerlesin diye…

SİYASET, ONLARI ‘GIRTLAKLANDIKLARININ’ FARKINDA OLMAYAN HAYVANLARA DÖNDÜRÜR!

Şöyle, insan yürür. Ama yürürken uçmayı düşünür. Bu olacak şey değil, insanın uçması saçma. Ama ne yapalım, insan yürürken bazen uçmayı hayal ediyor.

İnsan, yürüme eylemi yinelemesi için de uçmayı hayal ettiği için uçak paraşüt yamaç paraşütü bir çok şey deniyor, yani hayat evriliyor gelişiyor, hayvan yinelenen rutin gündelik hareketleri içinde uçmayı düşleyemediği ve yinelemeden kurtulamadığı için bir zihin geliştiremedi.

Bir siyasetçi bir yazar ‘yineleyerek’ farklılığın başkalığın çeşitliliğin yeniliğin önünü keser ve insan evladı gittikçe hayvani rutinlerin içine girer.

Öyle ki bu yineleme bu ezber bu duaya dönüşen siyaset, onları ‘gırtlaklandıklarının’ farkında olmayan hayvanlara döndürür.

Otuz yıldır ülkemizde Suriye, Irak ve Türkiye’ye savaş açan insanlar, işte bir de, aynı lafları dön baba dönelim hacıbabaya gidelim yinelemesiyle, ülkeyi ve zihinleri ‘dondurdu’.

 İslam, din, ahlak, adalet, bu topraklarda evlatlarıyla birlikte ‘gırtlaklanıyor’ ve hiç kimsecik, açın bugün itibariyle yazarlarını okuyun, gırtlakdıklarının farkında değiller.

 Hepsi, aynı rutin içgüdüsel ‘yineleme’ içinde.

 Silahlarını ordusunu hukukunu dirayeti ve ahlakını kaybetmiş ve yenilmiş bir halk, sonunda camiye ya da kiliseye sığınır ve artık hep, aynısı yinelenen dualar etmeye başlar.

 Özelleştirmeden Avrupa Birliği’ne etnik mezhep özgürlüklerine kadar otuz yıldır ‘yinelenen’ felaketlerin artık, son çare, duaya dönüştüğü günlerdeyiz diyeceğiz, ama değil.

Duayı küçümsemeyelim, insanlar çaresiz kaldığı son anda, duaya sığınır, ancak, bakın Diyanetinize, bakın imamlarınıza hocalarınıza, bakın yazarlarınıza…

Gırtlaklandıklarının dahi farkında değiller, ülkelerinin ve dinlerinin son günlerini yaşadıklarının dahi farkında değiller, memleket ve şehirlerinden çıkartılıp hayvanlar gibi (milli parklara) çadırlara alındıklarının dahi farkında değiller, soyları tükeniyor farkında değiller.

DELİLİK DENİLEN ŞEY DE FARKINDA OLMAMA HALİDİR!

Gestapo liberaller kafa beyin ütüleyerek işte hepimizi yine yine yine yine yine yine mezhep ve etnik konuşan ve yine yine yine yine bitmeyen ortaçağ savaşlarının içine soktu…

Bir film çekme gücüm olsa.

Bu gestapo yazarların savaş naralarıyla başlayan ve Suriye’nin Irak’ın Türkiye’nin mahvına sebep olan bugünleri bir filme alsam…

Filmin son sahnesinde, bacağı kopmuş beş yaşındaki Suriye dünya güzeli kıza, o bomba yıkıntıları içinde, karton battaniyesi üzerinde.

O çocuğun eline, sevişirken partnerinizin üstüne bok bulaştırıyor musunuz, diyen, anketi gösterirdim.

Bir tarafıyla, dün size savaş açan yazarlar, bugün siz yavruların bacakları koparken ne tür eğlencelerle meşgul olduklarını göstermek için, ama, asıl, aynı şeyleri yineleyen güya modern yazarlarla, aynı duaları eden aynı mezhep ve etnikçilerin aynı IŞİD’in gerçekte ‘aynı’ insanlar olduğunu göstermek için.

Tekrarlayanlar yineleyenler aynı feodal sülale aynı mezhep aynı dindir, siyasi evrimleri ve gelişmeleri mümkün değildir, DELİLİK denilen şey de FARKINDA OLMAMA halidir.

Nihat GENÇ - 04 Ağustos 2014 - Odatv

Son Yazılar

Cloudy

12°C

Istanbul