yargida cemat vardir diyemem kilicdaroglu

Felç olan beyin niçin masal uydurur?

İnsan beyniyle ilgili ilginç deney sonuçları,

trafik kazasında sağ kolunu kaybetmiş hastaya doktoru birkaç soru sorar, ilk sorusu, (olmayan sağ kolunu) "havaya kaldırır mısınız" der. Hasta, (ortada bir kol ve havaya kaldırması imkansız olduğu halde) "kaldırdım" der. İkinci sorusu doktorun "peki iki elinle alkış yapabilir misiniz" der. Hasta, iki elini çırpıp alkış yaptığını söyler. Bunun üzerine doktor "alkış sesi duymadım" der. Hasta, acilen bir bahane uydurur "ben gürültüyü çok sevmem" der.

Çok sert travma yaşamış insanlar üzerine buna benzer bir çok deney yapılmıştır. Beyin çok büyük akıl almaz bir felaket yaşamıştır ve bunu kabul etmesi mümkün değildir. İşte beyin bu trajik anda ‘masal uydurmaya’ başlar. Yani, kolu varmış gibi konuşur, kolsuz kaldığını asla kabul etmez.

Ekranlarda cemaat ya da AKP’nin sözcülerine bakın, her iki taraf da felaket üstüne felaket yaşadı. Bir taraf Suriye’de yenildi, Müslüman'ı Müslüman'a kırdırıyor, Gazze tam bir felaket, ciğer yiyen vahşilerle ittifak içindeler, hırsızlık diz boyu.

Artık geriye ‘masal uydurmaktan’ başka şansları yok, çünkü bu kadar ağır hezimet ve rezilliği kabul etmeleri mümkün değil.

Diğer taraftan cemaat, bir CIA organizasyonu içinde. Tam anlamıyla bir casusluk şebekesi. Çoktan deşifre oldular. Şimdi yavaş yavaş  yakayı ele veriyorlar. Türkiye’nin varlığına bekasına devletine hukuk’una bir düşman ülkeyle el ele ve bir düşman ülkeden daha büyük zarar verdiler. Hukuk, devlet, sayelerinde toz duman.

Artık geriye ‘masal uydurmaktan’ başka şansları yok, haram yememişlermiş(!) yaptıkları hayatın normal akışına uygunmuşmuş(!).

Taraf Gazetesi’nde Murat Belge, kadim dava arkadaşı Ömer Laçiner, cemaat davetinde rüküş bir iftar sofrasında, iştahlı gözlerin mutluluğu ve o cemaat dostluğu huzuruyla bekleyiş içindeler. Bu arkadaşlar ve Etyenler, Ali Bayramoğulları, hepsi Hrant’ın arkadaşı. Bugün Hrant’ı kimlerin öldürdüğü şaibesi artık şaibe değil, çember cemaat savcılarına kadar daraldı. Bu arkadaşların bir çoğu hala Hrant’ın katillerinden maaş alıyor, bir çoğu onlarla yan yana iç içe.

Artık ne diyecekler, geriye ne kaldı ‘masal uydurmaktan’ başka.

CHP’ye ne diyeceksin, yedi yıl aralıksız süren uydurma deliller tarihte eşine rastlanmadık hukuksuzluktan avukatlar ve bir avuç yazarın alnının akıyla çıktığımız bugünlerde birden cemaatle el ele bir tuhaf derin muhabbet içine girdiler. Partilerini omurgalarını kimliklerini alt üst ettiler, artık ne diyecekler bu saatten sonra, CHP de ‘masal okumaya’ başladı, genel başkan yardımcıları kumpası her ikisi de yaptı diyemiyor, cemaat TV’sinde kumpası Tayyip yaptı diyor, daha ne masallar.

Oysa yapılacak ilk şey, geçtiğimiz yedi sene içinde, hepimiz tek tek ve devlet ve hukuk, tam anlamıyla bir şok bir felaketler dizisi yaşamıştır, ve medyası akademisi yargısı siyasi partileri, herkes bu depremin altında kalmıştır, beynimize öğreteceğimiz ilk şey, bu ‘felaket’in tanımını yapmaktır.

Beynimiz önce bunu bilmeli, kolumuz kanadımız hukukumuz kimliklerimiz varlığımız her şeyimiz bir büyük trajedi yaşadı ve altında kaldık. Bu acı gerçeği sağcısı da solcusu da dincisi de hepimiz açıklıkla ifade edebilmeliyiz, Türkiye’nin ve üstünde yaşayanların bundan sonra bir hayatları olacaksa, her şey önce bu acı trajik gerçeği ‘kabullenmekten’ başlar.

Sağcısı solcusu dincisi herkes düne kadar suçladıkları insanlar haklı çıkar korkusuyla bu felaketin tanımını yapmaktan korkuyor, kolumuz ayağımız yok artık boşuna Tayyip’i, boşuna CHP’yi, boşuna cemaatinizi, boşuna liberal solcu ağbilerinizi alkışlamayın.

Soralım kendimize neden yedi yıl canımızla kanımızla beynimizle her gün içinde yaşadığımız büyük bir felaketi ‘tanımlamakta’ ‘anlamakta’ ‘adını koymakta’ hala zorluk çekiyoruz, çünkü, yine bir daha, ‘problemin adını yanlış’ koyuyoruz.

Türkiye 12 Eylül’den bugüne başına ne geldiyse ‘başlığı yanlış koyulmuş’ ya da ‘adlandırması kötü yapılmış problemler’in yüzünden bugüne geldi.

Mesela, Avrupa Birliği’ne girmek Türkiye’yi kurtaracak mıydı? Problem doğru, evrensel değerleri temsil ettiği iddiasındaki Avrupa Birliği’ne girmek çok şeyi değiştirirdi, ama bu doğru problem kötü tanımlanmıştı, Türkiye’yi kurtaramayacaktı, otuz yıl fasılasız her gece ekranlarda ve her gün gazetelerde problem gerçek ‘problemin’ varlığından habersiz koyuldu.

Mesela, devletin elinde ne var ne yok satması özelleştirmesi ‘ekonomiyi’ kurtaracak mıydı, bir ekonomik problem vardı ama başlığı yanlış konulmuştu, işte sattınız her şeyi, üstelik arsası fiyatına, yağma ve talan’ı kudurtmaktan başka ne işe yaradı.

Mesela Türkiye Güneydoğu’da bir etnik ayaklanma ve iç savaşı yaşadı, ama problemin başlığı, Kürt Sorunu mudur, aksine problemin başlığına etnik adlandırmayı koyarsanız bu problem sittin sene çözemezsiniz. Problemin başlığına etnik kimliği koyarsanız, bu problemin altında kalır ve tam anlamıyla bir terör örgütüne daha müzakere başlamadan yenildiniz demektir.

Mesela, Türkiye otuz yıl gereksiz yere başörtüsünü tartıştı, sorun başörtüsü mü? Değil, bugün iktidar partisine oy veren yüzde elli kitlelerin ‘eşya algısı’ ‘dünya tasavvuru’ delilik boyutlarında. Sorun, inanç adı altında verilen eğitimin insanları dünyadan dereden sudan ekonomiden gerçeklikten komşuluktan barıştan insanlıktan tam anlamıyla çıkarttığı gerçeğidir.

Bütün dünya şahit oldu artık, bir cemaat bir de siyasi lidere altın buzağı gibi tapınan bu milyonların beyinleri, eşyayı dünyayı hukuku insanlığı çarpık algılıyor. Soyutlamaları ve dünyayı algılamaları dünya dışı. Onbir oniki yaşında bu eğitimi alanların iflah olmaz sakatlığı ortada, manevi soyut alanla somut eşyayı bugünü tanımlamaları imkansız. Duyulur yaşanılan dünyayı inkar içinde soyutlayıp başka alemlere göçmüş bir beyinleri var. İnsanlar öz kardeşlerini üstelik kendi verdikleri silahlarıyla öldürüyor, bu eşyayı anlamakta sakat bırakılmış milyonlar hala Kainat imamı hala Tayyip dünya liderimiz diye, dünya dışı gerçek dışı uçuk kaçık deliler gibi bağırıyorlar. Sorun, çok ciddi bir modern eğitim sorusudur, otuz yıldır başörtüsü denilerek problemin başlığı yanlış koyulmuştur.

Geçtiğimiz otuz yıl içinde ekranlarda ve gazetelerde bu sorunları paso tartışan yazarlara dönelim, hepsi istisnasız bu ‘problemlerin’ altında kaldılar, arpa boyu ilerleme, zırnık bir açıklık aydınlık ufuk görünmüyor, ülkemiz her komşusuyla savaşıyor, içerde düşmanca cepheleşmeler, geldiğimiz yer hezimet rezillik ve hüsran, buraya nasıl gelindi?

Bir deneyle açıklayalım, deneklere parmağınıza bir cıvata alın ve sağdan sola bir saat sallayın, boş bir iş, ama defalarca yapın, denildi.

Ve sonra deneklere soruldu, bu yaptığınız iş hayırlı eğlenceli bir iş mi, yoksa çok sıkıcı ve aptalca bir iş mi?

Denekler istisnasız hepsi sıkıcı ve aptalca bir işti, dedi.

Sonra deneyin ikinci faslına geçildi, deneklere bu sefer aynı işi tekrar yapmaları söylendi ama bu sefer yaptıkları bu boş iş karşılığında her birine on dolar verileceği söylendi.

Denekler tekrar ellerinde cıvataları sağdan sola bir saat çevirdiler, deneklere soruldu, çok sıkıcı ve aptalca mıydı?

Denekler istisnasız hepsi: Hayır, çok eğlenceli işti.

Bu başlığı yanlış koyulmuş problemleri otuz yıldır sündürerek sürükleyen yazarlarınızı gazetelerinizi gözlerinizin önüne getirin, bu devasa sorunlardan geriye ne kaldı, sonuç: HEPSİ İÇİN ÇOK EĞLENCELİYDİ.

Beş yaşındaki küçük çocukların zeka seviyeleri bazı özellikleriyle dikkat çeker.

Mesela biraz önce olup biteni hemen unuturlar ve gelecek kaygısı asla taşımazlar.

Hepimiz bu zeka yaşı özellikleri taşıyan yetişkinler haline geldik.

Ürkütücü olan insanların bunca kızıl kıyamete rağmen bakışlarında kimliklerinde fikirlerinde hiçbir değişiklik olmayışı. Olaylar trajediler felaketler fikirleri buldozer gibi dümdüz edip tozunu savuruyor, buna rağmen hayatta değişmeyen tek şey: düşmanlıkları, rakiplerine olan kin.

Bir felaketler dizisi yaşanıyor ve birkaç saatte unutuluyor ama siyasi rakiplerine düşmanlığı bütün öngörüleri fos çıkmasına rağmen ‘baki’ ‘yıkılmaz’ kalıyor, o halde siz bir fikri savunmuyorsunuz, sizin ki bir kan davası bir ebedi hasımlık, işte solcu liberal yazarların böyle kanlı bir TÖRE’leri var, bu yüzden arkadaşları Hrant’ı öldürenlerin sofrasındalar hala.

Beş yaşındaki çocuklara sihirbazlık yapmak zordur, çünkü beş yaşına kadar çocukların etraflarındaki nesnelerin hepsi uçan kaçan ayılar bebekler arabalar havada kelebekler yürüyen pilli maymunlarla dolu, oyuncakların varlığı sihirli zaten.  Oyuncak, çocukları nesnel dünyaya taşımak için tasarladığımız geçiş nesnesidir, yani oyuncak yarı nesnel yarı hayal, gerçek ayıyı tanıması için önce sanal’ıyla tanışıyor, fikirler de aydınların oyuncaklarıdır, yarı hayal yarı gerçek, kabul edelim beş yaşını dolduramayan liberalmiş solcuymuş aydınlarla kuşatılmışız.

Hepimiz hala bu ‘sihir’ içinde yaşıyoruz.

Dünyanın en büyük sihirbazlarına sihirbazlığın en zor seyircisi kimlerdir, diye soruluyor, beş yaşından küçük çocuklardır, diye cevap veriyorlar, çünkü onların çevresi ve evreni hala büyüsünü koruyor, hokus pokus kaybettiğimiz eşyalar çoğu zaman onlara ilgi çekici hiç gelmiyor, çünkü çocuk oyuncağını gördüğünde hatırlar görmediğinde unutur, bu koskoca yedi yılın iftiralarını yalanlarını kumpaslarını hiç olmamış gibi unutanlar nasıl bir zeka seviyesi taşıyorlar.

Ama bir çok numaramızı hala seviyorlar, diyorlar, bir tanesi, kulak arkasından para çıkartma, diğeri, şişmiş bir balonun içine iğne sokup balonun patlamaması…

Tayyip beyi cemaati habire kulağının arkasından para çıkartıyor, kulağının arkasından ekonomiye ve cebine nasıl para çıkarttığını anlayamıyoruz, ve ekonomistlerin defalarca bu balon patlayacak demesine rağmen, balon bir türlü patlamıyor, hepimiz istisnasız bu gösteriye bayılıyoruz.

Sonuç, ülkemizin yaşadığı felaketleri, hukukumuzu, hırsızlıkları, savaşları, bir yana bırakırsak, hiçbirimiz sıkılmıyoruz ve çok eğlenceli beş yaş zekalı günler yaşıyoruz.

Sevgili dediğin kışın lodos yazın poyraz gibi olmalı, eğer Temmuz’un 33-37 derecesinde havada poyraz (kuzey esiyorsa) varsa kendimi iyi hissederim, ama aynı hava sıcaklığında lodos esiyorsa, sokakta bir adım atamam düşüp bayılacak gibi olurum. Bir insan yavrusu olarak vücut ısımla sıcaklık arasında giyeceklerim arasında sıkı bir bağ var. Sağcı olsam da durum değişmez, dinci olsam da. Herkes 37 derece lodoslu bir sıcaklıkta fenalık geçirir.

Ancak gerçek deliler vardır lodoslu 40 derecede palto giyen, kışın zemheri soğuğunda gömlek giyen. Hararet denge uyum sorunu farklı fikirlerdeki insan için değişmez, çünkü insanız. Normal bir insan ülkesinin bölünmesini istemez, normal bir insan ülkesinin en temel değerlerinin çarçur edilmesini istemez, normal bir insan, insanlar öldürülsün ve sonra susulup katillerin ziyafet sofralarına oturulsun, istemez.

Dünya hakkında pek bilgileri olmayan çocukları kandırmak çok kolaydır, bak parmağımı çıkarttım dersin, şaşırırlar. Ancak feleğin çemberinden geçmiş bir ülkenin yazarları, bu numarayı hala nasıl yer, niye yer. Sofrasına oturduğunuz cemaatin otuz kırk milyar doları nasıl kazanmış, cemaat yargısının bir CIA operasyonu gerçekliğini, nasıl unutursunuz?

Çok ciddi bir psikoloji teorisidir, her insan evladı tutarlı olmaya eğilimlidir, ‘tutarlı olmak’ ister, yani insan yanlışından dönmeye hatalarını tekrarlamaya meyillidir, ancak, bu teori, ideolojilerin cemaatlerin sınırlarına kadar, şayet bir ideolojinin cemaatin direktifleri altındaysanız, tutarsızlığınız mezara kadar sürebilir, şayet bu ideoloji, cemaat, bir organizmayı diyelim devleti hukuku ele geçirirse, tutarsızlığıyla insanları ve kurumları, çıldırtabilir, ki, bugün yaşanan hukuk vahşetleri, budur.

Bu insanlara karşı tek tedavi şansımız, bu insanları ‘bugüne’ getirebilmektir, yazarlar çizerler akademisyenler olarak bizler, milyonlarca insanımızı ‘şimdiki zaman’ içinde tutamıyoruz. Öfkeleri rüyaları geçmiş ve geleceklerin içinde halüsinasyonlarla gidip geliyor. Kafaları hep bir yerlerde milyonlarla iç içe yaşıyoruz. Şu an, evindesin. Şu an koltukta oturuyorsun. Yani önce kendinin bugünün farkına var. Bugüne gel.. Kafanda o düşünce bu düşünce o rüya bu kabus dolanıp duruyor. Ama gerçek bugün Müslüman Müslüman'ı öldürüyor. Şu an’ı fark et, gör.

Büyük soru budur, bu kadar aleni felaketleri rezaletleri neden fark edemiyorlar, çünkü ‘bugünün’ içinde yaşamıyorlar.

Beyin ne düşünüyorsa ona uygun bir resmi suratımıza asar, sağcı olalım solcu olalım, fareden tiksiniriz, bu tiksinti bir tablo gibi suratımızda görünür, ama hep aynı cemaate hep aynı imam hatipe hep aynı ideolojiye giden çocukların bu fareler karşısında suratları bizimkinden çok farklı, liderini şeyhini dinleyen bu insanlar bizimle aynı tepkiyi vermiyor. Liderleri hırsız fare gibi yakalandığı halde hala pişkince sırıtıyorlar, çünkü cemaat ve imam hatip, ideolojik karakterlerini ‘aynı’ pişkin duyarsız insansız hayatsız hukuksuz eşyasız tablodan yaptı.

Artık ispatlanmış bir sosyal bilgi, insanlar etraflarını taklit ederek büyür, yani çevrenin etkisinde, çevre artık bir hırsızlık bir casusluk çetesiyse, bu milyonlarca çocuk da aynı ekranlara bakıp onların peşinden çoğalarak büyüyerek gideceği aşikar.

Şu kitleleşmiş tutarsızlığın büyüklüğüne bakın, milyonlarca insan hem Allah diyor, hem hırsız, hem şeyhime inanıyorum diyor hem casus. Liberaller medya akademi tarafından hiç şikayet edilmeyen bu ‘tutarsızlık’, milyonlarca insanı yanıbaşımızda hokus pokus şeytanlaştırdı, şimdi biz yetişkinlerin kucağında başka tür bir ‘oyuncak’ var, ne maymuna ne gorile benziyor, ne şeytana ne kafire benziyor, anlamadığımız bir mahlukat irademizi onurumuzu hukukumuzu eline geçirdi, o bizimle oynuyor…

Ve şeytanlaşmış bu tutarsız milyonlar hala başları göklerde uçuyorlar, unutmayın, kendi kanatlarıyla uçmayı öğrenen kuşlar çok yükseklerde uçmaz, çünkü uçmayı öğrenmenin bedelini ödemiştir, haddini sınırlarını bilir ve güç bela kazandığını ‘riske’ etmez, ancak, bedavadan havadan yükselenler, akılsız riskler alabilir, işte gördük cemaat ve yandaş medyanın yedi yıl aralıksız uçuşlarını, şimdi hepsi, adliyenin üstünde ishal olmuş kuş sürüsü gibi uçuyorlar, tek tek kendi hançerleri üzerine düşüyor ve patır patır ölüyorlar.

Bir sihirbazlık yasasıdır, hiçbir gösteri aynı seyirci önünde ikince kez yapılmaz, CHP ve liberallerimiz bu gösterilere daha ne kadar kanacak.

Herodot tarihinde anlatılır, Pers hükümdarlarının en zalimi II. Kambiz, imiş. Hazinelerini Suriye’de Agbatan şehrine saklamış ve kahinler ona, hazineni sakladığın Agbatan’da öleceksin demiş. Mısır’a girer ve dehşet salar. Dönüşte atından düşer ve kendi hançerine saplanır, ölmek üzere yanındakilere, öldüğüm yeri söylemeyin, öleceğim yeri biliyordum, der.

Cemaat hazinelerini kırk yıldır emniyette sakladı ve dehşet salan zalimliklerine doymadı, kahin değiliz, cemaatin kendi hançeri üzerine düşüp öleceği yer, emniyet ve yargı’dır.

CHP’nin bugünlerdeki saçma sapan karmaşık ruh halinin aksine Türkiye’ye felaketler yaşatan bu casus şebekesine karşı, zırnık geri adım atmamız söz konusu olamaz.

Muaviye, halkın sevdiği adamlardan çok korkardı, Ali tarafından Ahnef onlardan biriydi, Muaviye sahte bir dostluk gösterdi, hatta Sıffın savaşından çok üzgünmüş gibi bir bahis açıp teessür duyduğunu söyledi.

Ahnef, Muaviye’ye hiç aldanmadı, yüzüne karşı şöyle seslendi:

- ‘Senden tiksinen yüreklerimiz hala göğsümüzde, sana karşı çarpışan kılıçlarımız hala kınındadır.’

Bu casusluk şebekesi ve onu coşturan liberallere karşı tiksintimiz hala göğsümüzdedir.

Biz bu topraklarda utanılacak hiçbir şey yapmadık, halkımıza bu sütunlardan asla tek bir gün masal uydurmadık.

Ama yıllar var ki bir İranlı şairin dediği gibi, kaç yıl oldu kendimizden hala haber alamıyoruz, bir milyon Musullu kaçıyor, haberimiz yok, milyonlarca Suriyeli içimizde aç susuz haberimiz yok, Suriye’de savaşın içindeyiz haberimiz yok, cumhuriyet’ten haberimiz yok, hukuk’tan haberimiz yok.

Bugün’den haberimiz yok.

Şu an hangi kabus hangi rüyalar içinde milyonlar, haberimiz yok.

Pavlov şartlı refleksi dünyaya öğretti, Pavlov’un ihtisası ‘salya’ ve ‘salgılar’ üzerineydi, bizler de geçtiğimiz yedi yıl içinde cemaat ve AKP’nin ‘salyaları’ üzerine uzmanlaştık.

Meşhur ‘kutu’ deneyi vardır, Skınner kutusu, sonucunu hepiniz biliyorsunuz, bir fareyi bir kutuya koyarlar, iki düğme vardır kutuda, birine basıldığında yiyecek, diğerine basıldığında elektrik şok gelir, fare tabii ki paso yiyecek düğmesine basar.

CHP kendi seçmenini fare gibi kutuya koymuş, Tayyip’in şokuyla korkutup seçmenlerini, cemaatin salyasını yalamayı, tek politik tercih olarak ortaya koydu.

Zaten halkımız, seksen yıldır Skınner kutusundaki farenin tepkileriyle siyaset yapıyordu, değişen nedir?

Gelmiş geçmiş tarihlerden kalplerimize süzülen erdem doğru fikir’dir.

Samimiyet ve insanlığa açık bir siyasetin içinde olmaktır.

Doğru ve samimi insanların gücü karşısında dayanabilen eriyemeyen patlamayan sökülmeyen parçalanmayan dağılmayan, bir engel icad edilmedi…

Yedi yıllık mahkumiyetin iftiraların işgalin altından zaferle ve onurla çıkıp bugünlere geldik.

Güya adına politika deyip başkalarının sümüğü salyası şeytanıyla bu onurlu zaferi kirletmek, deliliğin ta kendisidir, karşımızdaki cephelerden biri deşifre oldu ve çözülüyor, diğer cephenin argümanları kitabı dini manipülasyonları çoktan dağıldı, bir iktidar olarak ayakta birkaç yıl durmalarının imkanı yoktur.

Pers hükümdarı ordusuyla Boğazlar’ı aşıp Yunanistan’la savaşa gidiyor, ancak fırtına çok büyük, boğazlar’ı geçmeleri imkansız.

İranlılar kınlarından kılıçlarını çıkartıp ateşin üstünde kor haline gelinceye kadar kızdırır ve hepsi kılıçlarını denize sokarken şöyle bağırır:

 -Ey acı tuzlu su, razı olsan da olmasan da ÜSTÜNDEN GEÇECEĞİZ…

Nihat GENÇ - 29 Temmuz 2014 - Odatv

Son Yazılar

Scattered showers

16°C

Istanbul