gramsci hegemonya2

Gramsci yaşasa kime oy verirdi?

Kemalizm sonrası cumhuriyetin şafağındayız.

17 Aralık sonrasında içselleştirilen ve meyvelerini yerel seçimler ile cumhurbaşkanlığı “çatı” adayının belirlenme süreçlerinde veren “yeni” hegemonya bunun en önemli kanıtı. Doku uyuşmazlıkları tarihsel olsa da, belli bir dönem "ancient regime"in ortadan kaldırılmasında yoldaşlık yapmış, şimdi ise tamamen kanlı bıçaklı olmuş AKP ve Cemaat ise bu yeni hegemonyanın iki temel “kurucu baba”sı.

Tüm bu iddialarımı daha da netleştirmek adına kısaca “hegemonya” kavramından bahsetmem gerektiğinin farkındayım. TDK sözlüğünde bu kavram “bir devletin veya bir kişinin başka bir devlet veya kişiler üzerindeki üstünlüğü veya baskısı” olarak ifade edilmiştir. Ancak yukarıdaki tanımın aksine bu yazıda ben “hegemonya”yı Gramsci’den yola çıkarak yeniden tanımlamaya çalışacağım. Zira Gramscian anlamda “hegemonya”; “bir yönetici sınıfın kendi hâkimiyeti için zora başvurmadan yönetilenlerin rızalarını kazanması” şeklinde tanımlanmaktadır. Devlet (üst yapı) ile ekonomi (alt yapı) arasındaki bütün aracı kurumları içeren bir “sivil toplum” alanına atıf yapmaktadır. Onunla tamamlayıcı ama aynı zamanda da karşıt bir anlamda kullandığı “tahakküm” kavramı ise devlet aygıtına ve kamusal kurumlar aracılığı ile uygulanan baskıya, özetle “politik toplum” alanına işaret etmektedir. Burada altı çizilmesi gereken önemli bir nokta “hegemonyanın tamamen konsensüse dayanmadığı, rıza ile baskının bir sentezinden, gücün ağır basmadığı bir dengeden oluştuğudur. Dolayısıyla, sivil toplum ile politik toplum arasındaki ayrım mutlak değildir,…” (Swingewood, 2010: 224).

Yukarıda özetlemeye çalıştığım Gramsci’nin bu yaklaşımına ben de bir husus ile katkıda bulunmak istiyorum: Hegemonya yalnızca dikey eksende politik toplum alanından sivil toplum alanına doğru değil, aynı zamanda ve eşgüdümlü bir biçimde politik toplum alanının kendi içerisinde yatay bir eksende de işlemektedir. Bu yönüyle de egemen politik iktidar ile onun rakipleri arasındaki karşılıklı yoğurma ve yeniden şekillendirme ilişkisidir. Ancak politik toplum alanında yaşanan karşılıklı bu yoğruşmaların bir nitelik (gelişmişlik ve demokrasi kültürü) ve aynı zamanda da bir nicelik (karşılıklı etki derecesi) sorunsalı olduğu da kesinlikle unutulmamalıdır.

Türkiye’de 2002 yılından itibaren yaşanan gelişmelere baktığımızda, AKP-Cemaat koalisyonunun ilk döneminden bu güne öncelikle kendisine yakın toplum kesimleri üzerinde sistematik bir tarzda işlemeye başlayan kesintisiz hegemonyasının, özellikle 2007 yılı sonrasında “öteki” olarak gördükleri sivil ve politik toplum kesimlerine de derinden sirayet etmeye başladığı herkesin malumudur. Aynı zamanda bunu sosyoloji üzerinden şekillenen siyasetin, sonrasında sosyoloji üzerinde markaj uygulaması olarak da okuyabiliriz. Zira bugün sosyoloji, sosyologdan ideoloğa devşirilen ve sözüm ona “gazete” dedikleri hükümet bültenlerinde “hegemonya müteahhitliği ”nden nemalanan sosyoloji kaçkınları tarafından tahrif edilmektedir. “Eski” cumhuriyetin Gökalp ve Akçura gibi “bilim” insanlarına karşı, “yeni” cumhuriyetin Aktay ve Bağlı gibi “ilmiye” mensupları… O halde siyaseti özünde, hegemonların; sosyolojiyi ise özünde hegemonyaya tabi olanların bilimi olarak tartışmaya açmak pek de abartılı bir yaklaşım olmasa gerek.  

Ayrıca şu da unutulmamalıdır ki, yine 2007 sonrası bu süreç, rıza-baskı dengesinin ikincisi lehine değiştiğinin ve baskı üzerinden rıza ve rıza üzerinden de baskı üretiminin başarılı(!) örneklerini bizlere göstermektedir.   

Şimdi sizleri beş sene öncesine, komşu İran’a götürmek istiyorum. Tarih, 12 Haziran 2009. İran’da cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılıyor. (Hatırlamayanlar için küçük bir not; hani muhalefetin, oyların çalındığı söylemiyle sokaklara döküldüğü, güvenlik güçleri ile sert çatışmaların yaşandığı ve Nida adlı genç kızın öldüğü kanlı seçim.) Seçimde, velayet-i fakih Hamaney ve onun çevresindeki konsey tarafından izin verilen dört aday yarışıyor ve asıl çekişme göreve ikinci kez talip olan Mahmud Ahmedinejad ile Humeyni döneminin başbakanlarından Mir Hüseyin Musavi arasında yaşanıyor. Ahmedinejad belediye başkanlığından gelmiş, ağırlıklı olarak alt gelir kesimlerine hitap eden ve efsane Tahran Çarşısı’ndan destek gören görece radikal –popülist bir eğilimi temsil ediyor. Musavi ise 1980’li yıllardaki katı siyasi çizgisinin aksine çok daha ılımlı bir imaj çizen, serbest piyasa ekonomisi yanlısı, eski Cumhurbaşkanlarından Hatemi’ye danışmanlık yapmış ve söylemlerinde modernlikten yana tavır takınan ılımlı bir çizgiye karşılık geliyor. Yoksul ve geleneksel orta sınıf haricindeki kentli orta-üst gelir sınıfları, entelektüel kesimleri ve özellikle de eşi ile el ele çekilmiş fotoğrafları üzerinden kadın ve genç seçmenleri markajına alıyor. Erdoğan’ın tabiriyle bir “monşer”. Ve belki de en çarpıcı özelliği, Ahmedinejad karşıtı politik aktörlerin üzerinde anlaştığı bir çatı aday olarak yarışa giriyor.

Tam da bu noktada Cihan Tuğal’in, Gramsci’den esinlenerek adını koyduğu “Pasif Devrim” kitabını okumanızı öneririm. İslamcı siyasete ilişkin önemli saptamalar içeren bu kitap 2000-2002, ardından da 2006 yıllarında Sultanbeyli ilçesinde yapılan toplamda yaklaşık doksanı bulan derinlemesine görüşme ve ayrıca katılımcı gözlemlere dayanıyor. Tuğal’e göre;

“Kısmen de olsa hegemon hale gelmiş bir sistemde, sosyopolitik proje salt devleti ele geçirerek gerçekleştirilemez. Hegemonyanın kontrol ettiği tüm zeminin o hareket tarafından yavaş yavaş fethedilmesi gerekir; sivil toplum ile siyasal toplumun bağlarını koparıp, sonra bunları yeniden birleştirmesi gerekir. Ancak o zaman devleti ele geçirecek ve projesini gerçeğe dönüştürebilecektir. (Tuğal, 2011:46).  

Buradan yola çıkarak ise kitabının temel tezini şöyle ifade ediyor;

“… hegemonyanın ekonomiyi, devleti ve toplumu birbirine bağlayarak hükmünü icra ettiği” ve “ılımlı İslamın uzun bir pasif devrim sürecinin son noktası olduğu ve bu sürecin sonunda, bir zamanların radikallerinin ve onların takipçilerinin neoliberalizmle, sekülarizmle ve Batı tahakkümüyle hemhal oldukları”dır (Tuğal, 2011:16, 47).

Yukarıda Tuğal’in gözler önüne serdiği hususları ister İslamcı radikalizmin sistem tarafından emilmesi sebebiyle olumlu, ister de “laik” hegemonyanın kan kaybetmesi açısından olumsuz bulalım, ortada olan yegane gerçek siyasal İslam’ın altın vuruşu yapmış olduğudur.  

İran örneğine yeniden dönecek olursak, şu gayet açıktır ki; bugünün post-Kemalist Cumhuriyeti ile İran İslam Cumhuriyeti 2014 yılında siyasal İslam ortak paydasında kesişmişlerdir. Küresel sistem karşıtlığı/yandaşlığı ve emperyalist/antiemperyalist gibi temalar bir yana, bu kesişim özünde Erdoğan-Gülen pasif devrimi ile Humeyni devriminin uzantıları arasındadır. Bu yönüyle de Erdoğan-İhsanoğlu ile Ahmedinejad-Musavi çiftleri arasında önemli sınıfsal-toplumsal benzerlikler bulunmaktadır. Zira her ikisi de benzer çelişkiler üzerinden benzer kesimleri, benzer söylemlerle temsil etmektedirler. Ortak payda farklı mezheplere rağmen siyasal İslamcılıktır. Ayrıca günümüz Türkiye’sinde her daim şikayete konu olan liderler sultası bir fakihler sultasına, parti MKYK’ları ise adeta “Rehberlik” kurumuna dönüşmüştür.

Son söz olarak ve CHP ile MHP’nin yurtsever kurumsal kimliklerini hariç tutarak; Kılıçdaroğlu-Bahçeli ikilisinin “çatı” aday İhsanoğlu’nu bir oldubitti ile seçmenlere dayattığı ve bunu yaparken de toplumun Erdoğan karşıtı reflekslerini aslında Erdoğan’ın da ürünü olduğu siyasi geleneği yeniden üretecek şekilde kanalize ettikleri kesinlikle göz ardı edilmemelidir.

Zira Ağustos ayında yapılacak ve Erdoğan ile İhsanoğlu arasındaki rekabete sahne olacağı tahmin edilen seçim, gerçekte bir hegemonya-karşı hegemonya mücadelesi değil, aksine mevcut hegemonyayı daha da güçlendirecek bir siyasal zemini ortaya çıkartacaktır.

Tolga GÜRAKAR - 14 Temmuz 2014 - Odatv

Son Yazılar

Cloudy

10°C

Istanbul