anitkabir 10kasim ziyaret

Ah bu ulusalcılar yok mu!

Oldukça antidemokratik bir yöntem ile cumhurbaşkanı adayının belirlenmesi

ve parti örgütüne, seçmenine dikte ettirilmesi, oldukça rahatsız edici ve bir o kadar da üzüntü verici bir durumdur. Milletvekillerinin, Parti meclisinin ve diğer parti organlarında görev yapanların, Cumhurbaşkanı adayımızı medyadan öğrenmeleri partimizin kurumsal kimliğine, demokratik yapısına ve parti geleneklerine uymayan bir görüntüdür.

Genel Başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu’nun televizyon programlarında, “Ben Genel Başkan olarak risk aldım.” demesi, kabul edilebilir bir yaklaşım değildir. Televizyon ekranlarında “İkinci bir adaya izin vermem.” sözü, milletvekillerinin iradesine de ket vurmaktadır. Alınan bir grup kararı bulunmamasına rağmen, böyle bir dayatmanın yapılması kabul edilebilir bir yaklaşım değildir. Bu partinin kurumları, tüzüğü ve programı vardır. “Ben yaptım, oldu.” anlayışı, ancak AKP gibi biat ve lider partilerinde geçerli bir durumdur.

Artık bu süreçten sonra önemli olan, gerçekleri olabildiğince dile getirebilmektir. Bizler, bu gerçekleri dile getirdiğimizde “İşçi Partisi’ne uymakla, Recep Tayyip Erdoğan’a çalışmakla, değişen konjonktürü anlayamamakla, statükoculukla ve genel başkanı yıpratmaya çalışmakla” suçlanıyoruz. Son yılların adeta modası haline getirilen “Bu Ulusalcılar Yok Mu?” tanımlaması, AKP’nin paralel devlet söylemleriyle benzerlik taşımaktadır. Yapılan politik hatalar, seçim yenilgileri için “Ulusalcılar” adeta bir paravan, bir kılıf görevi görmektedir. Acı ama ne yazık ki gerçek.

Son günlerde ise İşçi Partisi, Aydınlık vurgusu da alıp başını yürümüştür. Parti programını bilmeyen, hayatında bir kere bile okumamış olan kişilerin kurucu felsefemize, Altı Ok’a, Atatürk ilkelerine ve Cumhuriyet değerlerine sahip çıkmamızı anlamamalarını normal karşılamak gerekir. Aslında burada bile bizlerin düşünmesi gereken, bizlere yöneltilen “İşçi Partililik” suçlamasıdır. Bu değerleri savunmak nasıl olur da İşçi Partililik olabilir? Bu algı, İşçi Partisi’nin mi başarısıdır; yoksa bizim ideolojisiz bir yapıya bürünmemizden mi kaynakladır, takdiri sizlere bırakıyorum.

Bir diğer üzerine düşünmemiz ve dikkat çekmemiz gereken konu ise, parti örgütünün ve seçmeninin artık kendini CHP ile tanımlamaktan kaçındığı gerçeğidir. Uzun yıllardan beri “Nasılsa, Oy Verecek” mantığı ile kerhen oy vermeye zorlanan taban; artık altımızdan kaymaya, yön değiştirmeye başlamıştır. Fikrinin alınmaması, değerlerinin önemsenmemesi ve sürdürülen ilkesiz, pragmatik politikalartabanımızı farklı tercihler aramaya yöneltmektedir. Yerel seçimlerde yaşanan bu vahim durum, ısrarlı bir şekilde Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de sürdürülmektedir. Bu seçimlerde oy kullanmak istemeyen, adayı kendine yakın bulmayan, kendi değerleri açısından tanımlayamayan seçmenler; ya oy kullanmamayı ya da HDP adayı Selahattin Demirtaş’a oy vermeye meyletmektedir. Bu da kısa vadede CHP’nin bırakın iktidar olmayı, ana muhalefet partisi olma özelliğini bile kaybetme riskini doğurmaktadır.

Aslında bizlerin en büyük hatası ise geçmiş seçim yenilgilerinden ders almamak ve denenmiş yöntemlerde ısrarcı olmamızdır. Erdoğan olmasında kim olursa olsun anlayışı, yıllardır seçimleri kaybetmemize yol açmaktadır. Çünkü oyunu; Erdoğan’ın kurallarına göre oynamak, seçmene farklı bir alternatif sunmamak kaçınılmaz bir yenilgi ile sonuçlanmaktadır. Yerel seçimlerde şaibesiz, sicili temiz, yeni ve temiz yüzlerle halkın karşısına çıkmamanın faturasını, hep birlikte ağır bir şekilde ödemiş bulunmaktayız. Gösterilen adayların; seçmeni ölüm ile sıtma arasında bir tercihe zorlamaktan hiçbir farkı bulunmamaktadır.

1949 yılından itibaren başlayan, muhafazakâr toplum anlayışı ve bu profile uygun aday arayışları, sürekli olarak ağır seçim mağlubiyetleri ile sonuçlanmıştır. Din derslerinin seçmeli ders olması, İlahiyat fakültelerinin açılması, Kuran kurslarının serbestleştirilmesi, İmam Hatiplere destek, türbana serbestlik hiçbir seçimde bizleri kurtarmamıştır. Siz, hiç AKP’nin Trakya’da, İzmir’de, Eskişehir’de, Kadıköy’de sosyal demokrat bir aday gösterdiğini gördünüz mü? Ben görmedim. Bir partinin duruşu, ilkesi, programı, savunduğu değerleri vardır. Partiyi büyütmek, iktidara gitmek istiyorsak devşirme adayları bırakmalı, savunduğumuz değerlerden de asla taviz vermemeliyiz. Kendi adayımızı gösterirsek kaybederiz anlayışı, liberal ve gerici bir dayatmadır. Belki bir seçim kaybederiz ama inanın gelecekte mutlaka kazanırız. Yeter ki ilkelerimizi, değerlerimizi ve Atatürk’ün bayrağını elimizden bırakmayalım. Bu bir davadır. Şu, hani Erdoğan’ın sıklıkla tekrarladığı “Bizim bir davamız var.” lafı, sizlerde hiç mi çağrışım yapmıyor?

Bizim davamız yok mudur? Bizim davamız gericiliğe karşı ilericiliği, aydınlanmayı, çağdaşlaşmayı savunmak değil midir?

Muhafazakâr seçmenden oy alacağız diye aday olarak belirlenen Ekmeleddin İhsanoğlu, özü itibari ile çok iyi bir insan, çok değerli bir bilim adamı olabilir. Lakin bizim dünya görüşümüzü, değerlerimizi temsil etmemektedir. Din üzerinden siyaset yapmak, bizlerin asla tercihi olmamalıdır. Bakın, Uğur Mumcu bir konuşmasında şöyle demektedir: “Hangi iktidar din sömürüsüne dayanmış, mutlaka yıkılmıştır! Halka güvenmek gerekiyor. Her kim ki din sömürüsünü kullanır, bir süre yararlı olur belki ama sonunda mutlaka seçim sandığında yenilgiye uğrar. Halk, affetmiyor! Din sömürüsünü, affetmiyor halk! Bu; çok önemli bir olgu, çok önemli bir sonuç, çok önemli bir gerçektir!"

Uğur Mumcu bugün yaşıyor olsaydı, bu cümleleri kullansaydı İşçi Partili mi diyecektiniz?

Ah bu ulusalcılar yok mu diyecektiniz?

Recep Tayyip Erdoğan’a çalışıyor mu diyecektiniz?

Genel Başkan’ı yıpratmaya mı çalışıyor diyecektiniz?

Biraz akıl, biraz izan, biraz insaf.

Saygılarımla.

CHP Gençlik Kolları Eski Genel Başkan Yardımcısı

CHP Beyoğlu İlçe Başkan Yardımcısı

Barış TINAY - 06 Temmuz 2014 - Odatv

Son Yazılar

Cloudy

12°C

Istanbul