mehmet yuva225

Türkiye - İran kıskacında Suriye! (2)

Osmanlı Hanedanlığı 13. yüzyıldan İstanbul'u ele geçirdiği 15. yüzyıla kadar devlet olma sürecini yaşamıştır.

Ancak bu devlet Balkan, Kafkasya ve Avrupa'nın bir bölümünde faal ve etkin olmasına karşın henüz bir Cihan İmparatorluğu değildi. Bu vasfına ancak Şam Biladı (coğrafyası) ile Rum Diyarına (Bizans) doğal bir hudut teşkil eden Toroslar aşılıp, Büyük Suriye'yi (Suriye, Lübnan, Filistin) ele geçirdikten sonra erişebilmiştir. 24 Ağustos 1516 da Halep Mercidabık muharebesi ile Memluklerin Suriye hegemonyasına son veren Osmanlı, bir sene sonra Mısır'ı da otoritesine katarak Cihan İmparatorluğun temellerini attı. Sonraki süreç, kutsal mekânlar dâhil Arabistan yarım adası, Kuzey Afrika, Irak, 1571-72'de Kıbrıs'ı da kontrol altına alarak, Akdeniz havzası, Kızıldeniz ve hatta Arap (İran) Körfezi Osmanlı sultasının nüfuzu ve denetimi altına girmiştir. İran merkezli Safevi Devleti ile 23 Ağustos 1514'te yapılan Çaldıran savaşı dâhil bütün didişme ve kavgalarda Acem nüfuzuna hudut teşkil edip zapturapt altında tutan en önemli faktör İran Safevi Devletine Bilad-i Şam'dan gelen Memluk askeri, iktisadi ve siyasi desteğin engellenmesi ile mümkün olmuştur. Ayrıca Batı hanedanlıklarını besleyen Doğu Asya, Çin ve Hindistan ticaret güzergâhları Osmanlı'nın insaf ve merhametine kalmıştı. Bu gelişmeler Batı'nın yeni deniz yolları bulma ve uzak diyarlarda kalıcı sömürgeler tesis etme faaliyetlerine önemli bir neden teşkil etmiştir. Hulasası, Şam coğrafyasını kontrol eden Osmanlı, dünyada, İstanbul'un el değiştirmesi kadar, muazzam bir değişim ve dönüşüm yaratmıştır. Şam coğrafyası, Osmanlı varlığına maddi ve manevi müthiş bir renk ve zenginlik katmıştır. Osmanlı bekasını sarsan en önemli sebeplerin başında Balkan coğrafyasını 1912'den sonra yitirmesidir. Ancak Osmanlı'yı nakavt eden öldürücü vuruş Şam coğrafyasının 1916'dan sonra kontrolden tamamen çıkması ile hâsıl olmuştur.

Mustafa Kemal ve Suriye!

Tarihin raflarında yerini alan Osmanlı'nın küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran kadro ama özellikle Mustafa Kemal, genelde Balkan, özelde Şam coğrafyasının, Türkiye'nin bekası ve gücü için ne denli önemli olduğunu çok iyi idrak etmiştir. Bu gerçekten hareketle, Balkanlar'ı ele geçirmek isteyen faşist İtalya ve Almanya tehlikesi karşısında dört Balkan devleti Yunanistan, Yugoslavya, Romanya ve Türkiye 9 Şubat 1934'te Atina'da Balkan Paktı sözleşmesini (Balkan Anlaşma Yasası) imzalamıştır.

Bu anlaşmaya binaen, Balkan ülkeleri birbirinin varlığına saygı gösterecek, böylece Balkan ülkeleri, sınırlarını karşılıklı olarak güvence altına almış olacaktı. Mustafa Kemal, Balkan devletlerin bağımsız ve egemen olmasının, Türkiye'nin bağımsızlığı ve egemenliği için esas oluşturduğunun bilincindeydi. Faşist İtalya başta olmak üzere Batı Emperyalist devletlerin Asya ve Afrika'ya doğru yayılma siyaseti, Türkiye ve diğer Ortadoğu ülkelerini rahatsız ediyordu. Balkan Antantı ile Batı sınırlarını güvence altına alan Türkiye, bölge barışına katkıda bulunmak ve doğu sınırlarını güvence altına almak amacıyla İran, Irak ve Afganistan ile 8 Temmuz 1937'de Tahran'da Sadabat Sarayı'nda Sadabat Paktı'nı hayata geçirir. Buna ilaveten, Mustafa Kemal her daim Şam coğrafyasının Batı sömürge devletlerin sultasından arındırılması gerektiği temel stratejisinden ödün vermemiştir. Şam coğrafyasında bizzat yaşamış ve tarih bilinci ile donanımlı Mustafa Kemal, Suriye'nin düşmesi halinde Türkiye'nin de düşeceğini gayet iyi bilmekteydi.

Taşeronlar Şam'ın önemini anlayamıyor!

Ancak ve maalesef, Türkiye'yi Batı ve NATO'nun rahmeti altına sokan iktidarlar, Türkiye'nin etrafını ateş çemberi ile donatan kuvvetlerin, son merhalede, Türkiye'nin başına talip olacaklarının idraki içinde olamayacak kadar teslimiyet ve ihanet içinde olmuşlardır. Bu zihniyet, Balkanlar üzerinden Türkiye'yi hedef alan Yugoslavya'nın paramparça edilmesi projesi ve Balkanlara atılan etnik ve mezhepsel virüsü "Müslümanların özgürleşmesi" olarak pazarlamıştır. Aynı güruh, NATO'yu göreve çağıracak ve hatta geç müdahale ettiği için öfkelenecek kadar tarih yoksunu davranmışlardır. Bir başka boyutu ile Türkiye'nin nakavt edilmesi için ortaya konulan Suriye kirli savaşını da, "devrim" , "Sünnilerin özgürleşmesi" ve "Osmanlı'yı yeniden inşa etme" olarak pazarlamış, burada da "NATO göreve" irrasyonel tavır içinde olmuştur. Batı'nın feleğinde fırsatçılık zihniyeti ile hareket edenler, Balkan ve Şam coğrafyasını emperyalizm ve siyonizmin ulvi çıkarlarına kurban etmişlerdir. Bu zihniyet, emsal alıp övündükleri Yavuz Sultan Selim'i bile anlamayacak kadar zır taşeron ve zırcahildir. Zira Selim, haklı haksız, bütün uygulamaları ile kendi hanedanlığı ve devletinin ulvi çıkarlarına hizmet ediyordu. Derin akademisyen Davutoğlu ise Batı'nın kucağında "Yeni Osmanlı" atı üzerinde Donkişotluk yapmaya devam etmektedir. Görevlerinden biri de, Suriye sahasından İran'ı uzaklaştırmak olan Erdoğan- Davutoğlu rejiminin, İran ile tekrar Şam'a adım atmaya çalışması ne hazin bir öyküdür.

Mehmet YUVA - 11 Haziran 2014 - Aydınlık

Son Yazılar