burasi diyarbakir merkezi sule perincek2

Burası Diyarbakır'ın orta yeri... İşi biz analara bırakın!

İnsan kendi kendine böyle söyler mi?

Ayıp; biliyorum ama... Çok güzeliz, değil mi...

Burası Diyarbakır'ın orta yeri.

İşçi Partisi'nin mitingi. Ergenekon'dan kısa bir süre önce.

Bismil, Arslanoğlu Köyü'nden gelen kadınlarla oturmuşuz kaldırıma gölgelik bir yere.

Onlar en güzel bayramlık elbiselerini giyip gelmişler, ben de en güzel renkli kıyafetimi.

Yanımdaki asker pozu verdiğimiz anayla Türkçe konuşamıyordum herhalde.

Ama keyif bizde.

burasi diyarbakir merkezi sule perincek

Sarmaş dolaş. Memleketimizin bayrağının altında. Bizi bir araya getiren, eşitleyen Cumhuriyet'in kurucusuyla. Şu pırıltıya bakın!

O karnını doyurmak için toprak istiyor.

Ben ayağımı yere sağlam basmak için.

Siyaset yapmak için.

Yazı yazmak için.

O canım kardeşimin, dilini bile bilmediğim kan kardeşimin karnı doysun diye.

Çocuklarımız da aynı bizim gibi ellerini birbirlerinin omuzlarına atsınlar diye.

Öyle kolay ki...

Çekilin başımızdan.

Bırakın biz analar, analardan yana olanlar çözsün sorunu!

Koy çuvala, at gitsin!

Karı koca oturmuş evlerinde karşılıklı iki kadeh içiyorlar.

Koca: "Seni seviyorum."

Karısı: "Konuşan sen misin, şarap mı?"

Koca: "Evet, benim. Şarapla konuşuyorum..."

Gıcık adam!

Güya mizah. Ama hep bir gönderme vardır. Mizah sizin ideolojinizi, değer yargılarınızı hemen açığa verir.

Son zamanlarda düğünlerde duyuyorum bir şarkı var. Kızını evlendirmeyen anneye hitaben söyleniyor galiba. "Al kızını, koy çuvala, salla salla vur duvara..."

Ona da sinir olup duruyordum. Ama bu adama denk düştü ayıptır söylemesi.

Al böyle adamı koy çuvala...!

Ben olmam, sen ol!

TÜSİAD'da başkanlık ortada kaldı.

Eskiden aileler, holdingler birbiriyle yarışırdı.

Şimdi kimse talip değil.

AKP'yle karşı karşıya gelmek istemiyorlarmış.

Acaba karşı karşıya mı?

Yoksa yan yana mı gözükmek istemiyorlar artık.

Malum, patronlar her zaman yumruğu güçlü olanı sever.

Dediğini yaptırmak için.

Elden ayaktan düşeni, düşmek üzere olanı ne yapsın.

Çiftçiye hani?

Son vergi affı ve yapılandırması tartışılıyor.

Acaba yandaş büyük şirketlerle mi ilgili...

A aa onlar da mı vergi veriyor sanıyorsunuz...

Onlar için affa gerek yok ki. Masa başında özel görüşmelerle çözülüyor.

Al gülüm, verme gülüm.

Bu arada banka manka da değil, işi kitap basmak olan bir yayınevinin bir yılda ödediği vergi ne kadarmış biliyor musunuz? Yayınevi sahibi dostumuz dehşet içinde fark etmiş.

Soma Holding'in bir yıllık vergisinden daha fazla!

"Ya ben ne aptalmışım" diyor "tıkır tıkır..."

Ama sonra hemen toparlanıyor. "Ama ben öyle yapmasam, ertesi gün kapıma kilidi asarlar..."

Sevinenlerin çoğu küçük kurumlar.

"Neyse vergi borçlarımın altından kalkamıyordum, bari ödeyebileceğim...." derdinde.

Gerçi o da öyle sanıyor da, üç beş taksitten sonra yine aynı sarmalın içine düşer.

Devlet de benzer durumda, akmayan ama damlayacak paraya muhtaç. Trafik cezası dileniyor. Bu arada yan getirisi de cumhurbaşkanlığı seçimine kamuoyu yatırımı.

Peki, ya köylüler?

Onların iki milyon TL yalnızca elektrik borcu varmış.

Toplumun efendisiydiler bir zamanlar.

Af ve yapılandırmada adları bile geçmiyor. Diyarbakır ve Mardin'de eylem yapmışlar. Tarımsal destekleme prim alacaklarına elektrik borçları nedeniyle bloke konulmuş. Üstelik Mardin Ziraat Odaları İl Koordinasyonu Mehmet Ali Doğru'nun söylediğine göre, elektrik abonesi olan olmayan çiftçiler bir tutulup dekar üzerinden borç tahakkuk ettirilerek...

Bu da onların açılım anlayışı.

"Doğal afetten zarar görenlere", herhalde "ne yapalım doğal" demişler anlaşılan. Yüzde 30'un üzerinde zarar görenlerin borcu lütfedilmiş yüzde üç faizle ertelenmiş.

Neyse, uzun lafın kısası.

Hadi ben gidiyorum Türkiye'de milli bir hükümet kurmak için daha çok çalışmaya!

İstanbul'un fıtratında mı var sel baskınları?

Yağmur yağıyor, seller akıyor, Arap kızı camdan bakıyor...

Kız neden Arap bilmiyorum bu çocukken söylediğimiz tekerlemede... Ama esas değinmek istediğim başka. Şimdilerde resmi açıklamalar şöyle: "Çocuklarınızı bodrum katlarda yalnız bırakmayın, sağanak yağış bekleniyor, sel tehlikesi var...." Teknoloji ilerlemiş ilerlemiş nereye gelmiş. Pencereden izlemiyoruz, yağacağını bile biliyoruz. Ama çocuklarımızı, evlerimizi koruyamıyoruz. Hele büyük kentlerde doğaya tam teslim oluyoruz.

Yağmur yağar.

"Yağ yağ yağmur... Tarlada çamur, teknede hamur..." olmuyor artık.

Neden?

İstanbul'un fıtratında mı var sel baskınları?

Uzmanlar altyapının son yüzyıllık en şiddetli yağışa göre yenilenmesi gerektiğini vurguluyor. Yapılaşma desen plansız. Ranta teslim. Elini sallasan yer gök betona çarpıyor.

Yeşil alan yeşil alan diyoruz da... Görüntü için mi yalnızca? İşte bugünler için gerekli. Toprak olacak ki emecek suyu. Şar diye yokuş aşağı betonlardan akıp sel olmayacak. Yollar, kaldırımlar da geçirimli olacak. Yandaş müteahhidin ithal ettiği, elindeki malzemeye göre yapılmayacak. Ayrıca İstanbul örneğin, eksileri de artı sıcaklıkları da gören bir kent. Genleşmeye de uygun olmalı.

Bunun bir de yarını var. Sel olunca yağış, yani yağmur ya da kar suyunun önemli bir bölümü akıp boşa gidiyor. Toprak suyu birikmiyor. Sellerin ardından kuraklıklar geliyor.

Şule PERİNÇEK - 08 Haziran 2014 - Aydınlık

Son Yazılar