servet comert ornek insan2

Cumhuriyetin marifeti Köylü çocuğundan seçkin bir aydın!

Diyarbakır’a gidiyoruz. Aslanoğlu köylüleriyle 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nı kutlayacağız.

Servet Cömert daha yeni Parti’ye üye olmuş.

Yollarda yaşamını anlatmıştı. İşte bu demiştim, ayrıntıları dinledikçe.

Neden Türküyle Kürdüyle Cumhuriyete dört el sarıldığımızın bir kanıtı bu!

Bir köylü çocuğu. Anadolu’nun ta en ucundaki bir köyünden.

Türk ordusu onu oradan alıyor nerelere taşıyor.

Bilgi birikimiyle özel. Strateji alanında uzman.

Ayrıca halk içinde yaygın tanımıyla söyleyelim “tam bir efendi”...

Neredeyse her gün odasına uğrardım. Gider kahveyi kendi elleriyle yapardı. En son bastonlu zamanlarında bile içeri girdiğinizde ayağa fırlar, ceketini ilikler...

Bu, “kibarlık” kuralından çok, yurttaşına bir saygı ve bağlılık.

Bir keresinde sordum. Gömleklerinizi kim ütülüyor diye. Zannedersiniz ki paketten yeni çıkmış ya da kolalı. Her gün mü öyle olur... Bir ufacık ütü izi, minicik bir kırışık bile yok.

“Yıllarca terzi yamaklığı yaptım çocukken” dedi. Kendisi ütülüyordu. Pek öğündü ütü bilgisiyle.

Bu toprakların aydını.

servet comert bir vatanseverin ardindan

Halka borç mu halkın borcu mu?

Partili olmayı içselleştiren bir komutan.

Her yaptığı işi ciddiye alır, hakkını verir. Ayrıntılardan da sorumlu bir parti üyesi, önderi.

Binaya girerken güvenlikçileri uyarır, öğretir “Ben NATO’dayken güvenlik subayıydım...” Arkasından o kendine özgü alçakgönüllü gülümsemesiyle bir ders gelir.

İşçi Partisi’nin Ulusal Strateji Merkezi’nde de akademik eğitim...

Kurallar, kayıtlar, arşiv sistemi...

Harp Akademisi’nde hocalık mı, Parti mi...?

Uzun zaman birlikte yürüttü. Seçmesi gerektiğinde gönül rahatlığıyla, hiç tereddütsüz seçimini yaptı. Maddi sıkıntı yaratacağını bile bile. Bir evcağızları vardı o kadar. Ama iş kira vermemekle bitmiyor, elbette. Sözünü pek etmezdi ama yükümlülükleri çoktu. Ailesine, çocuklarına karşı da öylesine özenliydi.

Biz Akademi’den ayrıldığını sonradan başkalarından duyduk.

“Bakınız, ben Parti için nelerden vaz geçiyorum... Ne kadar büyük bir adamım...” diye başa kakmayan bir ahlâk.

Kibar sert!

Hep komando okulunun komutanı olmasına şaşırmışımdır. Yani bu inceliği ve kırılganlığıyla nasıl uyuştuğunu. Yürürken bile yeri incitmeyeyim tarzıyla bir araya getirememiştim, komando görüntülerini herhalde. Bir keresinde emekli olma öyküsünü dinledim.

İlkeli, tavizsiz, inatçı, sert mi sert...!

Küçük bedende bir başka büyüklük.

Parti toplantılarında, Merkez Karar Kurulu’nda tartışmalarda da öyleydi. Doğru bulmadığı zaman hayatta evet demezdi ya da sessizlikle geçiştirmezdi. Önerisi kabul edilmezse de karara büyük bir disiplinle uyardı.

Türkçede “tatlı sert” var da, uymuyor.

“Kibar sert” yok galiba.

Ama ne yapalım, o da Servet Cömert komutanımız için gelsin.

Devrimci vicdan!

Köyde de birlikte olduk, yurtdışında sempozyumlarda da, cezaevi kapılarında da...

Doğu Perinçek’in yazdırdığı üç görüşmecisinden biriydi. O işi de hastalığına kadar çok ciddiye aldı. Tekirdağ’a gidiyoruz. Görüş sabah erken. Yol uzun. Sabahın köründe yollardayız. Kahvaltıyı Tekirdağ’a vardığımızda, çay bahçesi yeni açılınca ilk demle yapıyoruz.

İtiş tıkış, çoluk çocuk. İlk zamanlar daha araba, minibüs tam örgütlenememişiz.

Servet komutanın evi Yeşilköy’de zaten yol üstü. İlle ısrar eder, kapıya kadar gelmeyin ben şuraya çıkayım, şurada bekleyeyim. “Komutanım, dört teker araba. Sırtımızda taşımıyoruz ya, üç dakika fark eder sizi almamız, ne var..”

Gittiğimizde kapıda.

Yine takım elbiseli.

Yine kırışıksız.

Güler yüzlü...

O zamanlar ki, selam verirsek Ergenekoncu mu sayılırız, n’olacak bu memleketin hali dersek bizi de sabaha karşı gelir götürürler... zamanı...!

Hastalandığında zor dindirdim vicdanını ve görev bilincini.

Nizamiyeden girerken hissetirmedi, ama fark ettim. Biz kapıdaki “hoop dur hemşerim” tavırlı eri başka algılıyoruz, o üzerinde üniforması üzerinde olmasa da yılların alışkanlığıyla başka.

Hemen öne geçtim. Kayıttakilerin, parmak izi alanların, patara kütere üstümüzü arayanların kulaklarına fısıldayıp rica ettim.

-Emekli general... Görevinizi yapın, ama incitmeden lütfen...

Şaşkın yüzüme bakışlarını anımsıyorum. General? Cezaevinde? Ne alâka...

Birer birer cenazeler kalkıyor!

Çok kısa bir süre sonra bu gözler subayını, astsubayını rütbe rütbe parmaklıklar arkasında gördü, ne yazık ki...! Aklım bir yandan da Balyoz’da ya; kalemim de kayıveriyor oraya.

Adalet Bakanı diyor ki “Bırakmak için arıyoruz, bir formül bulamadık”... Neresinden tutsam bu cümleyi bilemiyorum doğrusu.

Başka yazı konusu...

Neyse dönelim başa...

“Baş” deyince... keşke o zamanlar...

Kalemim de rahat durmuyor ki...!

Ama haksız mıyım, söyleyin.

Ancak keşke, sorun “keşkelerle” çözülse.

İnsanı rahatlatıyor geçmişi kıyasıya eleştirmek.

Bugünün de görevleri var. Biraz rahatlar kaçacak!

Bakın birer birer cenazeler kalkıyor. Yalnızca cenaze namazı saflarını sıkılaştırmak yetmez.

Cenazeleri engellemez. Kapıları açmaz.

Derdim bu.

Arkadaşlarımla beraberim!

Söz, bu kez son. Bitiriyorum. Nerede kalmıştık...

Tekirdağ’daki görevliler gerçekten de özen gösterdiler.

Bir keresinde ona özel bir tutuma Servet Komutan itiraz etti hemen, “Olmaz, ben arkadaşlarımla beraberim...”

Arkadaşımız, yoldaşımız, abimiz, gerçek anlamda komutanımız...

Çok şey öğrendik. Devam, boynumuzun borcu.

Şule PERİNÇEK - 01 Haziran 2014 - Aydınlık

Son Yazılar