Osmanlı İmparatorluğu göz göre göre ve kendi kendine erir iken, kimileri -işin sonunda başlarına geleceğini bile bile- ellerini ovuşturuyordu. Tıpkı bugünkü gibi...

O gün birisi, türlü yokluk ve olanaksızlık içinde -Allah'ın izni ile- "yok" denileni var; "olmaz" denileni olur kıldı. Sonra cehennem ateşinden yarattığı cennetinden, bugün yine cehennemde kavrulan çocuğuna seslendi...


Sırların meydana serildiği bir çağda, "ulusal bir sır" gibi vicdanımızda sakladığımız ülkümüzün artık dile gelmesi memnu  olmadığı gibi; tersine memnuniyet verici olmalıdır. Türk Gençliği'nin yakın zamanda inşallah yeniden kuracağı Türkiye Cumhuriyeti'ne, ateş ile son kez sınandığımız şu günlerde şöylece bir göz gezdirelim...

Evrenin şaşmaz düzeninden-oranından esinlenen kent gibi kent, köy gibi köyler...
En yetenekli tasarımcıların elinden çıkmış -dikine değil- enine uzayan "doğa ile bir" yapılar...

Yüce ağaçların gölgesinde uzanan, "petrole bulanmamış" türlü yolların üzerinde "tütmeden gidebilen" türlü araçlar... Yurdun dört köşesinde kullanılan güneş, yel, dalga ve tatlı-sorgum erkeleri...

Üzerlerinde yelken açılıp kürek çekilen dupduru göller; "bir içim su" gibi tertemiz denizler...

Yemyeşil ovalar, vadiler, yaylalar... Artık yırtılması gerekmeyen yüce engin dağlar...
Çağlayan ırmaklar... Kara toprağı, ak bulutlardan kıskanan yeşil ormanlar...

Yükselen yeni kuşaklara aklı ve vicdanı öğretip gerçeği gösterecek, güle-oynaya gidilesi okullar:

Başöğretmen'in aklı ve vicdanı hür öğretmenleri...

İnsanın dışarıdan baktığında dahi hastalanası gelen; yaralı sinekleri sağaltan hastaneler:

Lokman'ın hastalıkları daha belirmeden önleyen hekimleri...

Varlığını, sorulmadan duyurmayan özdek; ancak yine "kimsesizin kimsesi" yüce ve kutsal devletin çatısı altında, ne öksüz-yetim, ne aç-susuz, ne de yersiz-yurtsuz kalan canlılar:

Gözü doymuş, kendini bildiği için huzurlu; "Mustafa Kemal"e ermiş mutlu insanlar...

Başını sık-mak ya da eteğini mini-ltmek zorunda kalmayan bayanlar...
Zamanın ruhunu ıskalamak için Rolex'e gereksinim duymayan baylar...
Çocukluğunu doyasıya yaşayanlar; gençliğinin hakkını verenler; biriktirdiği yaşların tadını çıkaranlar... Önlerine yığılan türlü engelleri kaldırılmış "özel insanlar"...

Teknoloji ile kolaylaşan yaşam...
Sanat ile uğraşan beyinler; spor ile dinçleşen testiler...

Suya-toprağa doymuş, güzellikte birbirleri ile yarışan doğasından koparılmamış bitkiler...

Karnı tok-sırtı pek kediler-köpekler; kelaynaklar-yunuslar; kucağa gelen ceylanlar ile aslanlar...

Sofralarda tüketilsin diye kıygı içinde üretilmeyen danalar, kuzular, piliçler ve balıklar...

"Evren'in ulu mimarı"nın ruhuna testilik eden insana yaraşan bir gezegen ancak böylesi bir devlet ile sağlanabilir...

"İnsanlığı bize öğretmeye kalkışanlar" yeterince "ah"ını aldı bu gezegenin bugüne kadar...

Tek dişi kalmışların "muasır medeniyetleri"ni yeterince gördük:
Gün, artık çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkma günüdür!


Çok mu yükselmişiz, "Türkiye Cumhuriyeti'nin özü"nü tanımlar iken peki...
Hiç sanmıyoruz, çünkü şöyle diyor,

"Ben yaşayabilmek için mutlaka bağımsız bir ulusun çocuğu kalmalıyım""Yüksel Türk! Senin için yüksekliğin sınırı yoktur!"

diyen Gazi Kemal Atatürk:

Ve ekliyor Birinci Mustafa Kemal,

"İkinci Mustafa Kemal"leri tanımlar iken: "Ben, onların düşünü yansıtıyorum. Benim girişimlerim, onların özlemini çektikleri şeylerin doyumu içindir. O 'Mustafa Kemal' sizsiniz, hepinizsiniz! Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!"

Bu anlamda bugün yanıtlanması gereken soru oldukça yalındır:

Tehlikesini geçtik...

Türkiye Cumhuriyeti'nin yanında mısınız?

Haydar BEY - 30.06.2010 - Güncel Meydan
http://www.guncelmeydan.com/pano/

Son Yazılar