sule perincek aydinlik225

Amerika’daki Mustafa Kemal’in askerleri!

O ooo amma uzun bir ayrılık olmuş.

Sizleri son dönemde çok ihmal etmişim, arkaya dönüp bakınca farkettim. Oldukça yoğun ve keyifli günler. İlk önce büyük Ergenekon buluşmasında aksatmışım. E ee on yılda bir tazelenen düğün telaşı... Bir telefona, bir kapıya, bir çaya kahveye koş derken zaman bulamamıştım. Zaten Memo’yla birlikte iki yılın sonunda bir ton kadar ek kitap gelmiş idi evimize.

Birkaç ton daha damat bey yeni çeyiz getirdi. Dile kolay altı yılın birikimi. Evde tahliyelerden sonra engelli yürüyüş antrenmanı yapar olmuştuk.

Bu yazıyı size Cumartesi sabah, yıllar sonra ilk kez evin çalışma odasında yazıyorum.

Şöyle söyleyeyim. O odaya, evi Mehmet için aramaya geldiklerinde polislerin bile gözü korkmuş girememişlerdi nasıl çıkarız diye. Cezaevindeyken görüşte Doğu Perinçek’in okuyup verdiği kitap torbalarıyla zaten kapı önüne kadar dolmuştu. Sonra oğulun ve damadın ekleriyle düşünün artık.

Okyanus ötesi!

Son iki hafta da başka bir buluşma ve kucaklaşma nedeniyle yazamadım.

Aramıza Okyanus ötesi girdi.

Lütfen tövbe deyin ve gidin ağzınızı gül suyuyla çalkalayın. Şakası bile hoş değil...!

Bilesiniz, ABD Pentagon ve Pensilvanya’dan ibaret değil.

Size de hak vermiyor değilim. İtiraf edeyim. Vize için ABD konsolosloğuna girerken “ne oluyoruz...” filan deyip ben de huzursuzlandım, “ne yapalım görev için gidiyoruz...” gibilerinden kendimi sakinleştirdim. Bildiğiniz gibi, Amerikan Türk Dernekleri Kurulu (ATAA) Doğu Perinçek ve Mehmet Perinçek’e ödül verecek onu almaya gidiyorum.

Konsolosluğun “ön kapısından” girdim, “ön kapıdan” çıktım!...

Başı dik gidip, başı dik geleceğimi biliyordum.

Ama insan yadırgıyor yine de.

Washington’a en son 1967’de gitmiştim. Sınavla bir burs alıp, lise sonu ABD’de okumuştum. Ondan sonra ne yolum, ne de gönlüm düşmüş. O zamanlar da Vietnam Savaşı var.

Washington hiç aklımda böyle kalmamış.

Kentin tam da güzel zamanına denk geldik. Kiraz ağaçları çiçek açmış. Doğası ve yapıları güzel, aydınlık bir kent.

Tam beğenecek oldum. Hoop, dur bakalım. İnsan irkiliyor. Kentin bizzat “emperyalist” bir kabahati yok ama bizde simgesel “adı” öyle.

Kaderimiz bir!

Amerika’ya gidenler hiç söz etmezler ama bizim orada pırıl pırıl, yürekleri Cumhuriyetimiz ve devrimlerimiz için çarpan yurttaşlarımız var. Kimini eğitim, kimini geçim kaygısı oralara savurmuş. Arada çürük elma her sepette bulunur.

-Ben sapına kadar Amerikalıyım... burası özgürlükler ülkesi valla billa...

diyen...

Oysa herkes bilir ki o sap bir üçüncü dünya ülkesiyse, adınız üçten bire pek kolay çıkmaz, hele ki “deliğe süpürülmeye” adaylığınızı koyarsanız...

Süprüntünün süprüntüsü... Beterin beteri.

Söylemesi bile hiç hoş değil.

Onun için yurtdışındaki yurttaşlarımız yurtlarına düşkündür, kaderiyle yakından ilgilidir... Öyle de olmalıdır.

Dönüşte uçaktan indim. Beni almaya gelen arkadaşlarıma soruyorum...:

-Şöyle olmuş... böyle olmuş... öyle mi...??

Bir hafta yokum ya, Türkiye’de yer yerinden oynamıştır mutlaka.

-A aa abla sen nereden biliyorsun, biz duymadık...

Hepsini, ince ayrıntılarını Amerika’dakiler neredeyse Türkiye’dekilerden daha iyi izliyorlar. Ayrıca yeri gelmişken söyleyeyim, insanın pek hoşuna gidiyor doğrusu, Ulusal Kanal izleyenler, Aydınlık okuyanlar da çok. Aydınlık yeni bir abone kampanyası başlatacak. Haberi olmayanlara, müjdeyi verelim. Saat farkı da olduğu için erkenden okuyacaklar.

Anavatanın çocukları!

Konuşmalarımda da söyledim, nereye gitsem, dünyanın en uzak köşesine de... iki Türk görsem, kendimi hemen kendi memleketimde, köyümde sanarım. Bizim milletimiz böyledir. Gelmese de gitmese de uzakta bir “anavatanı” vardır. Övünmek gibi olmasın ama bu bir gerçektir, başka dillerdekine, kültürdekilere benzemez. Anaların da kucağı hep açıktır. Karşılıksız verir. O bağ başka türlüdür.

Emperyalizme karşı direnmiş, kurtuluş savaşı vermiş, başarıya ulaşmış, topraklarında hep haksızlıklara başkaldırmış bir kökten gelen öncü bir milletin kültürüdür.

İki günlük konferansın son gecesinde Washington’un ortasında Washington Plaza Oteli’nin büyük salonundayız. Değerli başkan Mehmet Toy’un elinden Doğu Perinçek’in ödülünü aldım ve konuşma yaptım. Bu kez Türkçe. Ana dilinizde iletişim başka türlü elbette...

Bütün salon ayağa kalktı ve hep bir ağızdan oteli, belki de Washington’u çınlattık:

-Mustafa Kemal’in askerleriyiz! Mustafa Kemal’in askerleriyiz!

Az ötemiz Beyaz Saray... Yan tarafımız İMF binası, Dünya Bankası...

Birbirimize sarıldık, ağlaştık, kucaklaştık...

En son kapanış 10. Yıl Marşı’yla... Sahnede dört döndük, en önde sancağımız...

Batsın bu millete boyun eğdirmeye kalkanlar!

Batsın sopa gösterenler!

Batsın sürü diyenler!

El kapılarına yüz sürenler!

Şule PERİNÇEK - 27 Nisan 2014 - Aydınlık

Son Yazılar