psikolojik savas4

Psikolojik Savaş! (4) - Psikolojik Savaşa Karşı Devrimci Partinin Üstünlüğü!

Öğrenci Kimliği olan Herkese Öğrenim Hakkı!

Simdi unutuldu gitti ama 12 Eylül öncesinde bir de şu veya bu grubu okullara sokmama politikası vardı. Kendini güçlü hisseden grup "Bu okula faşistler giremez" sloganıyla işe girişiyor, sonunda kendisinden olmayan herkese karşı terör uygulama noktasına varıyordu. Bu politika da, kendinde halka şiddet uygulama hakkı gören çizginin ürünüydü. Üstelik Türkiye çapında bir güç hesabına da dayanmıyordu.

Bugünkü düzen içinde devrimcilerin okullara kimin girip kimin giremeyeceğini sürgit belirlemelerine olanak yoktu. Bu çizgi, sonunda devrimci öğrencileri okullara gidemez duruma getirecekti. Doğru politika herkesin okullara özgürce gidebilmesini savunmaktı, gençlik yığınlarıyla devrimciler ancak bu temelde buluşabilirdi. Aydınlıkçılar bu görüşleri dile getirdiler, "Öğrenci kimliği olan herkese öğrenim özgürlüğü" sloganını ortaya koydular. O dönemde bu slogan yeteri kadar sınıfsal bulunmamış, hatta "Siz MHP'lilerin okuma özgürlüğünü savunuyorsunuz" şeklinde saldırıya uğramıştı. Zaman Aydınlıkçıların ne kadar haklı olduğunu gösterdi. Mesele şunun bunun özgürlüğünü ortadan kaldırmak değil, devrimcilerin özgürlüğünü koruyabilmek, geliştirebilmekti.

Bütün bu yanlış politika, uygulama ve eylemlerin sahipleri gerçek bir özeleştiri yaparak, Aydınlıkçılığın hakkını teslim etmek yerine, Aydınlıkçılığa saldırarak suçlarını örtmeyi tercih ettiler. Doğruları savunanları psikolojik savaş malzemeleriyle karalayıp "ajan" veya "muhbir" ilan ederlerse sorumluluklarının azalacağını sandılar. Bunun adı hatada ısrardır. Halktan kopuşu sürdürmektedir. Psikolojik savaşa kendini alabildiğine açmaktır.

Temel Soru: Kitleleri Kim Kazanacak?

İsterse solcu kisve altında yürütülsün Aydınlıkçıları ve İşçi Partisi'ni hedef alan iftira ve yalan kampanyalarının merkezinde daima CIA, MIT ve Kontrgerilla vardır. Psikolojik savaş aygıtı Aydınlıkçılığı stratejik düşman olarak belirlemiş, Aydınlıkçılara karşı mücadeleyi neredeyse doğasının parçası haline getirmiştir. İstediği kadar silahtan söz etsin, hatta istediği kadar silaha başvursun, kitleleri harekete geçirmeyi esas almayan bir solculuk psikolojik savaş aygıtları tarafından ciddiye bile alınmaz. Böyle grupları rejim olsa olsa ayağına batan dikenler olarak görür, bunların asla öldürücü bir darbe indiremeyeceğini bilir. Böyle grupları kolayca saf dışı bırakabilir. Sonuçta üstte kalarak halk kitleleri karşısında gücünü kanıtlamış olacağı için bu tür grupların varlığından, kendisiyle mücadelesinden hoşlanır bile.

Bizim bir kısım solcularımız devrimin nasıl bir iş olduğunu hiçbir zaman kavramamışlardır; yaşanmış devrimlerden ders çıkarmazlar. Burjuva devletleri ise, hele işte o "modern" denilen devletler bütün devrimlerin deneyimini ciddiyetle incelemişlerdir. O yüzdendir ki, psikolojik savaşın bütün teorisi bir tek soru üzerine kuruludur: Kitleyi kim kazanacak! Yöntemler farklıdır ama kitleleri kazanan üstte kalacaktır.

Psikolojik savaş, kitleleri devrimcilerden uzaklaştırmak ve devletin yanında tutmak sorunuyla ilgilidir. Bu yüzdendir ki, kavgası Aydınlıkçılık ve İşçi Partisi'yledir. Çünkü İşçi Partisi kitle devrimciliğidir, bütün hesabını kitleleri kazanmak üzerine yapar, bütün eylemlerinde sadece bu ilkeyi gözetir. Stratejik olarak kazanması mümkün biricik devrimcilik de budur.

Psikolojik savaş aygıtının Aydınlıkçılık dışındaki şu veya bu grupla ilgili olarak uzun süreli hesapları, planları, tecrit kampanyaları yoktur. Onlar hakkında psikolojik savaş yürütmeye gerek duymaz, enerji harcamaz; onları birer polisiye olay düzeyinde ele alır. Bu durumun istisnası gösterilemez. Çünkü bu kadarı o grupları etkisizleştirmeye yetmektedir. Aydınlık söz konusu olduğunda yedi koldan kuşatmalar, yirmi dergiden ve gazete köşelerinden hücumlar söz konusudur. Aydınlıkçılık işte bu nedenle kendisine karşı yürütülen psikolojik savaş kampanyalarında devrimciliğinin kanıtını bulagelmiştir.

Ajanlarla Birlikte!

Psikolojik savaş aygıtı, solcu gruplar içine yerleştirdiği ajanları Aydınlık ve İşçi Partisi'ne, karşı hep kullanageldi. Aydınlıkçılar tarihleri boyunca birleşici oldular. Önemli birlikler de gerçekleştirdiler. Bu birleşme süreçlerinde ajan faaliyetinin özellikle yoğunlaştığını, birleşecek devrimciler arasına ayrılık sokmak için büyük çabalar harcandığını, bölücü roller üstlenenleri isim isim saptayarak gördüler.

Yalan ve iftira kampanyalarının gruplar içindeki kuşkulu kişiler tarafından körüklendiği bir gerçektir. Hele itirafçılar! İtirafçı rolünde Aydınlık hakkında yazıp çizenler. Son günlerde iki kişi özellikle kullanıldı. Çok dikkat çekici tipler. Biri İşçi Partisi'ne sızdırıldıktan sonra Hıristiyanlığa geçtiği saptanarak disiplin kuruluna verilmiş bir insan; öteki gene bir zamanlar Aydınlıkçılar arasında bulunmuş, daha sonra devrimciliği alenen de terketmis, bir zavallı provokatör. Bu ikincisi eskiden devlete ihbarcılık yaptığını da itiraf ediyor. Ama kendi ihbarcılığını Aydınlıkçıların üzerine yıkmaya çalışıyor. Aydınlıkçılara ve İşçi Partisi'ne saldıracağız, proleter devrimcileri tecrit edeceğiz diye kendi aralarında "platformlar" kuran bazı gruplar, işte bula bula bu iki karışık tipi bulup dergilerini onlara tahsis ediyorlar. Onların ağzından konuşmakta olan psikolojik harbin farkında değiller.

Psikolojik Savaş Devrimcilerin Zaaflarını Kullanır!

Psikolojik savaş aygıtı Aydınlıkçılığa karşı mücadelesinde doğrudan ajan faaliyetiyle yetinmiyor. Hatta daha da fazla olarak solcuların zaaflarından yararlanıyor.

Türkiye Solu aynı sosyal ve siyasal süreçler içinde uzun yıllar birlikte bulundu. Bu yıllar boyunca karşılıklı birçok ideolojik ve siyasi mücadele yaşandı. Aydınlıkçılık bu mücadelelerde esas olarak sürekli doğru tarafı temsil etti. Çoğunlukla haklı çıktı. Milli Demokratik Devrim-Sosyalist Devrim tartışması; Sovyetler Birliği'nin niteliği meselesi; öncü savaş mı kitle çizgisi mi meselesi; devrimciler arası ideolojik mücadelede şiddet kullanılır mı- kullanılmaz mı meselesi; Cumhuriyet Devriminin mirasına karşı alınacak tutum meselesi; Türkiye sosyalist hareketinin tarihi meselesi; Legal-İllegal mücadele biçimleri meselesi... İdeolojik mücadelenin belli başlı konularıydı. Ancak her döneme ilişkin siyasi tahlil sorunlarına kadar inen tartışmalar da oldu. Bu tartışmalarda Aydınlıkçıların karşısında yer alan gruplar zaman içinde yanıldıklarını gördüler. Ya eskiden beri doğru görüşü savunuyormuş gibi yaparak yollarına devam etmek istediler; ya da yanlışta ısrar ettiler. Örneğin, legal mücadelenin önemini savunarak Parti yaptıkları için on yıllar boyunca Aydınlıkçıları "Legalistlikle" suçlayan birçok grup şimdi, yasal parti girişimi içinde. Ama "Aydınlıkçılar doğru yapmış" demiyorlar.

Sovyetler Birliği meselesinde de öyle olmuştu. On yıllar boyunca Sovyetler Birliği'nin "sosyalist bir ülke" olduğunu savuna gelen kimi çevreler, gerçek ortaya çıkınca eski yazılarını didik didik edip, oralarda Sovyetler aleyhine birkaç cümle var mıdır arayışına girdiler. Hemen bütün konularda durum aynıdır.

Böyle olunca, Aydınlıkçılığa karşı bu gruplarda bir tür kıskançlık oluştu. Kıskançlığın ötesinde bu çevreler Aydınlıkçılığa neden karşı olduklarını açıklamak zorunda kaldılar. Grup yapılarını sürdürmek için Aydınlıkçılığa bir kulp bulmaları gerekiyordu. O kulpu ise devletin psikolojik harp aygıtları hazırlayıp ilgililerin hizmetine çoktan sunmuştu. Yeter ki kullanılmak istensin, iftira boldu. İnsanları kendi buyrukları altında tutmakta zorluk çeken şefler kolay yolu seçtiler. MIT'in, Kontrgerillanın mallarına sarıldılar. Devrimci fikirleri henüz öğrenen insanları Aydınlık düşmanlığıyla zehirlemekte sakınca görmediler. Gruplarına kazandıkları insanlara ilk eğitim olarak Aydınlık hakkındaki iftiraları anlattılar. Onların Aydınlık fikirleriyle karşılaşıp kendilerini terketmesini böyle önleyebileceklerini düşündüler. Yalanla eğitilen insanların gerçekten devrimcilik yapmaları mümkün olmadığı için de, sonuçta Türkiye'nin birçok iyi niyetli insanını devrimcilikten uzaklaştırmış oldular. Devrimin güçlenmesini engellediler.

Tabii, Aydınlık düşmanlığını aynı zamanda, güçleri yettiğince kitlelere de götürdüler.

Karşılarına her yerde, Aydınlıkçılardan ne farkınız var, niye İşçi Partisi'ne girmiyorsunuz da böyle ayrı girişimlerde bulunuyorsunuz, sorusu çıkıyordu. Aydınlıkçıların, İşçi Partisi'nin etkilediği insanları ikna edecek devrimci bir fikre sahip değillerdi. O zaman iftiraya el attılar, karalama yoluna gittiler. Halk içinde yaygın masal kültürüne yaslandılar. Gerçek bilgi yerine masallarla avunmayı yeğleyen beyinler için kolay hazmedilir "ajan" ve "ihbarcı" hikâyeleri anlattılar. İnsanları korkuttular. Halk içinde devrime yönelen insanları tedirgin edip soğuttular. Aydınlıkçılık devrime insan kazanırken bunlar devrimcilikle halk arasına duvarlar ördüler. Psikolojik savaşın amacını hatırlayalım: "Asiyi halktan tecrit etmek."

Kendilerine bulaşan insanların kafalarında yedi kafalı, kırk sekiz gözlü bir Doğu Perinçek hayali yerleştirdiler; İstediler ki, Aydınlıkçı denince etkiledikleri insanların aklına elinde testere, kesmek için veya fır dönen gözleriyle ihbar etmek için devrimci arayan bir katil veya bir ajan gelsin!

196O'li yılların başlarını anımsayanlar bilir, o zamanlar Türk devleti komünistler için sıradan insanın kafasında gerçekten tam da böyle bir tip oluşturabilmişti. Şimdi aynı psikolojik savaş Aydınlıkçılara karşı ve solculuk adına yürütülüyor. Bu grupların iftira bombardımanına uğradıktan sonra Aydınlıkçıları tanıyıp İşçi Partisi'ne katılmış, Doğu Perinçek'le tanışmış birçok devrimciyle bu konuyu görüştüm. Yaratılmış imajla gerçek arasındaki uçurum ilk dönemlerde bu insanları adeta dehşete düşürmüştü. Psikolojik savaşın gücü!

Aydınlık Bilgileri Nereden Alıyor?

Bazı solcuların tekrarladığı bir suçlama daha var: "Aydınlıkçılar yayımladıkları bilgileri nereden alıyorlar?" Giderek suçlama şu biçime dönüşüyor:"Aydınlık MİT'ten hatta ClA'dan bilgi alıyor." Dikkat edilirse "Tekrarladığı" dedik. Çünkü biliyoruz, burada da "Solcu " kisve altındaki psikolojik savaşın bir yaratıcılığı yok. Mal doğrudan doğruya Kontrgerilla'ya ait.

Aydınlık'ın 1978'deki Kontrgerilla yayını sırasında ve sonrasında devletin psikolojik savaş aygıtı ortaya konulan gerçekler şüphe yaratma yolunu tuttu. "Bilgileri nereden alıyorlar?" fısıltısını ortaya sürdü. Sol içindeki bir kısım çevre de tuzağa düştü: bu fısıltının yayılması rolünü üstlendi. O zamandan beri bu iftira hem Aydınlık'a hem de Aydınlık'ın devamı olan 2000'e Doğru'ya karşı sürekli canlı tutuluyor.

Psikolojik savaş aygıtı, Sol'un Materyalizm konusundaki yetersizliğinden, deneyim eksikliğinden sonuna kadar yararlanılıyor. Önünüze devrimciler olarak sizi ortadan kaldırmak isteyen devlet örgütlerinin gizli bilgileri, suç kanıtları, hatta doğrudan kendinize işkence yapanların kimlikleri, fotoğrafları getirilip konuyor, siz ilk olarak, "Bu bilgiler nerden geldi, yoksa MİT'ten mi aldınız!" diye soruyorsunuz. O bilgileri açığa çıkarıp teşhir edenleri "Yoksa bunlar MIT ajanı mı ?" diye kuşku altına sokuyorsunuz. Bu yaklaşımın akılla, fikirle en küçük bir ilgisi olabilir mi? İşte Materyalizm konusunda yetersizlik derken bu yaklaşımı göz önüne alıyoruz. Maddeye bakarak karar verilmiyor; düşünceye; hayaller, kuşkular, fısıltılar, dedikodular hükmediyor. Oysa devrimci, devleti teşhir eden bilgi ve belgeler karşısında sevinir; mücadelede bunları nasıl kullanırım diye hesap yapar.

Herhangi bir bilgi konusunda sorulacak ilk soru şudur: Bunların yazılıp çizilmesi kimin işine yarar? Halkın işine mi, yoksa MIT'in, Kontrgerilla'nın işine mi? Devrimci karargâhın karar vereceği konu budur. İster Emin Çölaşan'ın deyimiyle pencereden giren kuş getirmiş olsun, isterse başka bir kaynak; bilgi ve belge, düzeni, egemen sınıfı, egemen sınıfın halka karşı savaş aygıtlarını zor duruma sokuyorsa; halkın aydınlanmasına, seferber edilmesine hizmet ediyorsa devrimci karargâh onu halka ulaştıracaktır. Devrimci karargâh, zaten bu kararların sağlıklı biçimde verilmesi için vardır. Aydınlık daima bu ölçüyü kullandı, daima devrimci bir karargâh tarafından bu ölçülere göre yöneltildi.

Niçin Sadece Aydınlık Yaptı?

Üzerinde iyi düşünülmesi gereken bir gerçek var. Türkiye'de devrimci isimlerle bugüne kadar sayısız yayın organı çıktı. Hâlâ da çıkıyor. Bunlar arasında günlük gazeteler de vardı. Ama hiçbiri Aydınlık gibi toplumda iz bırakan, üç -beş sene, hatta birkaç ay sonra da hatırlanan bir yayın başarısı gösteremedi. Hiçbiri, hiçbir önemli başarının altına imzasını basamadı. Sadece Aydınlık'tır ki, büyük bir tarih yazdı. Büyük kampanyaların altına imzasını koydu. Aydınlık ve 2000'e Doğru ciltleri gün geçtikçe değer kazanan, en başta bütün devrimcilerin, ama aynı zamanda tarihle, devletle, siyasetle ilgilenen herkesin, her zaman başvurmak zorunda olduğu birer büyük ansiklopedi değeri kazandı.

Niçin acaba? Kıskançlıkla hep denir, "Aydınlıkçılar gazeteciliği iyi yapıyor. Aydınlıkçılar gazeteciliği mi iyi yapıyorlar? Evet, Aydınlık aynı zamanda bir gazetecilik okulu görevi yaptı. Ama bu, işin en son üzerinde durulması gereken noktasıdır. Aydınlık gazeteciliği değil, devrimciliği iyi yaptı, iyi yapıyor. Olaylara, bilgiye, belgeye halkın çıkarları açısından yaklaşıyor, Materyalizmle sonuca ulaşıyor. Aydınlık bir gazetecilik okulu değil, bir devrimcilik okuludur. Sol'da çıkmış ve çıkan yayınların Aydınlık'tan eksik oldukları konu işte budur. Fark, devrimci teori politika ve bilinç farkıdır. Aydınlık "Bu bilgi kimin işine yarar!" diye sorar; diğerlerinin böyle bir sorusu yoktur. Onlar daha çok, "Aydınlık bu bilgileri nereden aldı?" diye sorarlar!

Devrimci Gazeteciliğin Sırrı!

Çizgi, bakış açısı ve analiz belirleyicidir. Bu konularda donanımsız olanlar devrimci politika da yapamazlar, devrimci gazetecilik de. 2000' e Doğru dergisi 4 Ocak 1987de çıkan ilk sayısında devletin Kürt bölgesinde duvarlara astığı, uçaklardan attığı ayetli, hadisli illegal bildiri ve afisleri kapak yapmıştı. Kapak sloganı şuydu: "Laik devlet cihada çağırıyor". Yıllardır basın hayatının içinde bulunmuş bir gazeteci dost o ilk sayıyı görünce şöyle dedi: "Yahu bu bildiriler benim masamda aylarca durdu, hatta birini de panoma asmıştım." Elinin altındaki hazineyi görmemişti.

2000'e Doğru'nun o kapağı yıllarca konuşuldu, toplantılarda o kapağa göndermeler yapıldı, yazarlar ele alınan konuya değinmelerde bulundular. Çünkü devletin hem laiklik taslayıp hem de dinden birleştiricilik beklemesi büyük bir çelişkiydi. Devletin nereye sürüklendiğinin somut bir kanıtıydı.

Belgelerin illegal oluşu da ayrıca önemliydi, bir psikolojik savaş kampanyası söz konusuydu.

İşte devrimci gazetecilik haberi böyle buluyor, böyle yapıyor. Yerlerde sürüklenen bir kâğıt parçası bile devrimci bakış açısıyla bambaşka özellikler kazanabiliyor.

Bilgi Gerekli Yere Gider!

2000'e Doğru dergisinin ortaya çıkarıp kamuoyuna sunduğu "MIT Raporu" olayı; hem bilginin karakterine, hem de haberin nasıl yapıldığına ilişkin son derece öğretici bir örnektir. Özal tarafından, siyasal rakiplerine karşı kullanılmak üzere Mehmet Eymür ve ekibine hazırlattırılan Rapor'dan 2000'e Doğru'ya ilk söz eden gazeteci irfan Taştemur'dur. O dönemde Taştemur 2000'e Doğru'da çalışıyordu. Taştemur'da raporun kendisi yoktu, ancak onu baştan sona okumuş, aklında tutmuştu. Anlattıkları korkunçtu. Yeri yerinden oynatacak bilgiler, ilişkiler, inanılması zor olaylar söz konusuydu.

"Aydınlık bu bilgileri nereden alıyor!" diye soran solcular böyle bir durum karşısında ne yaparlardı acaba? Olayı kesinlikle anlayamazlardı, bunları bize niçin anlatıyor diye İrfan Taştemur'dan kuşkulanırlardı; bu bilgileri bize kim gönderiyor acaba diye korkuya kapılırlardı: sonuç olarak o bilgileri hiçbir zaman yayınlamayı düşünmezlerdi. Aydınlık farklıdır. Aydınlık olaya "Bu halkın işine yarar mı" diye yaklaşır. 2000'e Doğru'nun yönetimi öyle yaptı. Durumu değerlendirdi. Elinde belge olmadığı halde Taştemur'un anlattıklarını haber yapıp yayımladı.

Evet, elinde belge yokken!

Çünkü analiz, hâkim sınıflar içindeki çekişmelerin değerlendirilişi, böyle bir belgenin var olabileceğini gösteriyordu. Turgut Özal'ın böyle bir rapora ihtiyacı vardı. Politikada MIT'i kullanmaktan kaçınmayacaktı.

Devlet, ilgili kişiler ve basın ancak iki gün susabildiler. Sabah gazetesi 2000'e Doğru'nun elinde Raporun bulunmadığını yazdı. Çünkü Rapor kendisinde vardı. Hürriyet'in kasasında da vardı. Rapor oraları dolaşmıştı. Ancak kendini yazdırtacak yer bulamamıştı. En son 2000'e Doğru'ya gelip şansını değerlendiriyordu.

Bilginin karakteri derken işte anlatmak istediğimiz budur. Haber veya bilgi, ortaya çıkabileceği kanalı buluncaya kadar dolaşır. Kendisini ortaya çıkarıp halka sunacak yere gider. Yani o bilgileri kullanmasını bilmeyen, " Bu bilgiler de nereden geliyor!" diye korkuya kapılanlara gitmez.

Tabuları Yıkma Cesareti!

2000'e Doğru 1987'nin başında çıkmaya başladı. 12 Eylül'den sonra devlete ait büyük sırlar oluşmuştu. Devlet içindeki karanlık güçlerin birçok suçu üst üste yığılmıştı. Korku vardı. Korku tabuları bekliyordu. Bir kısım basın, devleti koruyarak tabulara ve sırlara hiç dokunmuyor; dokunmak isteyenler ise cesaret edemiyordu. Toplum, bilgiler ve tabular adeta 2000'e Doğru'yu bekliyordu.

2000'e Doğru "Haberde sınırın ötesi" sloganıyla geldi, "Tabu tanımayacağını açıkladı". MIT Raporu 2000'e Doğru'nun başarılarından sadece biridir. Şimdi herkesin dilinde dolaşan Türk-İslam Sentezi konusunu da 2000'e Doğru ortaya çıkarıp aydınlattı; Kenan Evren'in kızlarına verilen sudan ucuz villaları da 2000'e Doğru kamuoyunun önüne getirdi. Din ve Kürt sorunu başta olmak üzere, "tehlikeli" sayılan her konun üstüne gitti. Bu uğurda, Turan Dursun gibi büyük bir insani şehit verdi, gözünü budaktan esirgemedi. 2000'e Doğru'nun Kürt sorununu bütün yönleriyle gündeme getirdiği günlerde bazıları Kürt sözcüğünü açıkça yazamıyordu da, "AT..." diye geçiştiriyordu.

Evet, cesaret gereklidir. Hem devletin hedefi olmayı, hem de "Bu bilgiler kimden geliyor!" diye soracak bir tür solculuğun iftiralarını göze alacaksınız. "Aydınlık bu bilgileri nereden alıyor, yoksa MİT'ten mi?" solculuğunun ise cesaret gerektirir tarafı yoktur. Tam tersine böyle davrananlar devletten mükâfat görürler. Gördüler.

Düşman Kampın İçinden!

Haber kaynağının hiç mi önemi yoktur? Olmaz olur mu? Çok önemi var. İftiracıların dediği anlamda değil. Tam tersine. Düşman kamptan bilgi ve haber alamayan devrimci parti, devrimci pratiğin içerisine yeterince girememiş bir örgüttür. Türkiye sosyalistlerinin bir kesimi bu önemli gerçeğin farkında bile değiller. Sınıf mücadelesi pratiğinin kenarındadırlar. Yaptıkları iş Marksist klasikleri eğip bükerek kâğıda dökmektir. Teoriyi hayata geçirme aşamasına bir türlü ulaşamamışlardır. Dolayısıyla hâkim sınıflara ve aralarındaki kapışmaya dair bilgiye ihtiyaç bile duymamaktadırlar. O bilgi sökülüp de önlerine konduğunda ise, "Bunlar da nereden geliyor!" diye yaftalar asma yolunu tutmaktadırlar.

Karşı kamptan bilgi alabilen, o bilgiyi o saflardaki çelişmeleri derinleştirmek üzere kullanılabilen örgüt, gerçekten devrimci adına layık örgüttür. İftira haline getirilip tekrarlanan "Aydınlık'ın her yerden bilgi alabiliyor oluşu" Aydınlık'ın zaafı değil üstünlüğüdür. Devrimci niteliğinin kanıtıdır.

Bilgisizlik ve Birikimsizlik: Psikolojik Savaşa Zemin!

Aslında Aydınlık ve İşçi Partisi'ne karşı iftira kampanyaları düzenleyen bu "Solcu" çevrelerde büyük bir bilgisizlik, bilinçsizlik ve kavram kargaşalığı hâkimdir. Ne Marksizm'i doğru dürüst incelemişlerdir, ne proletaryayla herhangi bir bağları vardır. Türkiye'nin ve Türkiye sosyalizminin tarihi konularındaki bilgileri kulaktan dolma birkaç cümleyi geçmez. Sosyalizmi kendi gruplarının ortaya çıkısıyla başlayan bir mücadele sanırlar. O bile değil, sık sık bölündükleri için her bölünmede, bölünen her iki taraf sosyalizm için yeni bir doğum tarihi saptar. Sosyal çevreleri kendi dar gruplarından ibarettir. Kendilerini dünyanın merkezi sanırlar. Kendilerine benzeyen gruplarla yürüttükleri ittifak çalışmaları onlara göre işte, komünist literatürde geçen örneğin faşizme karşı birleşik cephedir. Aralarında sürekli itişip kakışırlar. Davranışları büyükleri taklit eden çocuklarınkinin aynıdır.

Kavramlar konusunda hiçbir kültüre sahip değillerdir, "ihbarcı" kimdir, "muhbir " diye kime denir, "ajan" kimdir, nasıl faaliyet gösterir; devlet devrimci gruplara nasıl sızar" oralarda nasıl yöntemler izler? Bütün bu konularda hiçbir deneyim ve bilgileri yoktur. Sözcükleri iki sınıfa ayırmışlardır: İyi sözcükler, kötü sözcükler. Diyelim ki, faşizm onlara göre emperyalizm çağında ortaya çıkmış bir emperyalist burjuva rejimi değil, şiddete başvuran herkestir. Dolayısıyla kızdıkları her insana "faşist" derler. Hiçbir zaman hiçbir tahlil çabasına girişmezler. Kafalarını otomatiğe bağlamışlardır. "İhbarcı" ve "ajan" sözcüklerini de böyle kullanırlar.

Kendi yapıları içinde de kızdıkları arkadaşlarını kolayca ajan ilan ederler. Şu "Objektif ajan", "Sübjektif ajan" kavramları da böyle bir kafanın ürünüdür. Yanlış fikir savunduğunu düşündükleri veya hata yapan arkadaşlarını işte bu "objektif ajan" sınıfına sokuverirler. Böyle suçlanan birçok devrimcinin kendi arkadaşları tarafından öldürüldükleri bilinmektedir. Tabii tersi de olur. Dün "ajan" ilan ettikleri birini, öfkeleri yatışınca yeniden "yoldaş" sınıfına alabilirler. "Muhbir " dedikleri insanlardan özeleştiri yapmasını isterler. "Muhbirliğin" özeleştiri yapılarak değiştirilebilecek bir konum olduğunu sanırlar.

Sözlerinin bir ağırlığı yoktur. Dün söylediklerini bugün hatırlamazlar. Dün "ajan " dedikleriyle bunları yarın kol kola görebilirsiniz. Gerçek ajanlara karşı ise son derece donanımsızdırlar. Proleter devrimcilere karşı gösterdikleri kindar tutumu gerçek ajanlara karşı hiç göstermezler.

Proleter devrimcilere yönelttikleri, yani Aydınlık ve İşçi Partisi için söyledikleri "ajan", " muhbir" gibi sözleri de aslında içtenlikle, inanarak kullanmazlar. "Ajan", "muhbir" gibi sözcükleri bir tür siyasal mücadele, bir tür ideolojik tartışma terimi olarak bilmektedirler. Nitekim bu tür grupların şefleri ihtiyaçları olduğunda Aydınlıkçılara ve İşçi Partisi'ne gelip yardım da isterler; İşçi Partisi liderlerini gördüklerinde saygılıdırlar. "Abi" diye ayağa da kalkarlar. Tek tek görüşüldüğünde gruplarının yürüttüğü kampanyaları doğru bulmadıklarını, kendilerinin öyle düşünmediklerini de itiraf ederler. Daktilolarının başına geçtiklerinde Doğu Perinçek ve İşçi Partisi için "devrimcileri ihbar etti" diye vicdansız yazılar döktüren Yalçın Küçük gibi, Mustafa Yalçıner gibi, hatta Abdullah Öcalan gibi birçok simanın da Aydınlıkçılarla yüz yüze geldiklerinde saygıda hiç kusur etmediklerini herkes biliyor

Psikolojik savaş böylesi solcu grupların bilgisizlik ve kargaşalık ortamından sonuna kadar yararlanır. Herkese kolayca "muhbir", "ajan" denilebilen yerlerde gerçek ajanlar kendilerini rahatlıkla gizleyebilirler. Psikolojik savaşın dedikodu ve kışkırtmaları buralarda akıl almaz kolaylıklar bulur. İşini tereyağından kil çeker gibi yürütür. Aydınlık ve İşçi Partisi'ne karşı yürütülen iftira kampanyaları işte böylesi kolaylıklardan yararlanılarak sürdürülebiliyor.

Hedef Alınan Sosyalizmin Önderlik Birikimidir!

Psikolojik savaşın kitabı şöyle diyordu: Amaç, " Liderleri bertaraf etmektir." Bu açıdan bakıldığında Aydınlık ve İşçi Partisi'ne karşı yürütülen yalan ve iftira kampanyasının özelliği daha iyi anlaşılıyor. "Ajanlıkla ", "muhbirlikle" suçlanan İşçi Paritesi'nin Başkanlık Kurulu'nun Listesini sunuyoruz.

Genel Başkan Doğu Perinçek: 1964 yılından beri tam otuz bir yıldır örgütlü proleter devrimci mücadelenin içinde, önünde; devrimci mücadelesi nedeniyle 1971 12 Mart darbesinden sonra ve 1980 12 Eylül darbesinden sonra iki seferde toplam yedi yıl hapis yattı.

Genel Sekreter Mehmet Bedri Güntekin: On altı yaşından beri, toplam yirmi yedi senedir sosyalist, proletarya partisi içinde mücadele ediyor. 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinden sonra iki kez hapse etildi, toplam altı yıl hapis yattı.

Genel Başkan Yardımcısı Hasan Yalçın: Otuz yıldır devrimci örgütlü mücadelenin içinde, her iki askeri darbeden sonra hapse atılıp toplam yedi yıl hapis yattı.

Genel Başkan Yardımcısı Tayfun Tabakoğlu: Tersane isçisi Tabakoğlu, on dokuz senelik proleter devrimci. Defalarca gözaltına alındı. THKP-C 'den geliyor.

Genel Başkan Yardımcısı Hıdır Hokka; Emekli Belediye İşçisi olan Hokka, onyedi yıldır proleter devrimci, devrimci mücadelesi nedeniyle otuz ay hapis yattı.

Genel Sayman Yalçın Büyükdağlı. Yirmi altı yıllık örgütlü sosyalist, iki yıl hapiste yattı. TKP-ML'den geliyor.

Turan Özlü: Yirmi yedi yıldır proleter devrimci mücadelenin içinde. Dört buçuk sene hapis yattı. THKP-C'den geliyor.

Aslan Kılıç: Yirmi dokuz senedir örgütlü sosyalist. Oniki yıl hapis yattı. TKP-ML'nin kurucularından.

İlknur Kalan: On dokuz senedir örgütlü sosyalist mücadelenin içinde. THKP-C'den geliyor.

Uzatmamak için bu kadronun hangi kitle örgütlerinde liderlikler yaptığı, hangi mücadelelere önderlik ettiği gibi konulara girmiyoruz. Şu kadarını söyleyelim, bu insanlardan her biri gençlik hareketlerinde, işçi mücadelelerinde, içinde bulundukları komünist örgütlerin kadroları arasında lider roller oynayarak süzülüp, bugünlere gelmişlerdir. Defalarca işkenceli sorgulardan geçmişlerdir. Sınıf mücadelesinin bütün sınavlarını yüzlerinin akıyla geride bırakmışlardır. Bir büyük devrimci ısrarı, halka bağlılığı yaşamlarıyla kanıtlamışlardır. Çoğu orta yaşın üstündedir, yani davayı temsil etme konumunu bir ömürle hak etmişlerdir. Değişik devrimci akımlar içinde pişerek, olgunlaşarak İşçi Partisi'nde buluşmuşlardır. İşçi Partisi'nin Merkez Komitesi ve Başkanlık Kurulu Türkiye Marksist hareketini önderlik birikimidir.

İşçi Partisi'nin devlet tarafından hedef seçilmesinin nedeni işte bu listenin niteliğidir.

Peki, "Solcu" kisve altında İşçi Partisi'ne karşı iftira kampanyası yürütenler kimdir? Hangi mücadelede yer almışlar, hangi deneylerden geçmişlerdir? Adları sanları nedir? Halka hangi hizmeti yapmışlardır? Hangi marifetleriyle tanınmaktadırlar? Akıllarda kalan, iki cümlelik makaleleri, dört satırlık bir fikirleri var mıdır? Bütün bu soruların yanıtı kocaman bir sıfırdan ibarettir.

Bugün ne yaptıkları belli değildir ama yarın ne yapacakları daha da belirsizdir. Polise düştüklerinde itirafçı olup olmayacakları; arkadaşlarını ele verip vermeyecekleri; hapse düşseler cezaevi idaresine sığınıp sığınmayacakları; otuz yaşını geçince bir iş veya ihale karşılığında fikirlerini SHP-CHP'ye satıp satmayacakları; beyinlerini alkole yatırdıktan sonra, geceler boyu devrimcilere küfredip, gündüzleri de efendilerine yağcılık yapıp yapmayacakları; DYP'ye ANAP'a hatta RP veya MHP'ye geçip de işten çıkarılan işçilere sopa sallayıp sallamayacakları; küçük örgütlerini bir gün mafya örgütüne dönüştürüp dönüştürmeyecekleri; sosyalist eserlerden öğrendikleri kapitalizmi uygulamaya koyarak küçük birer çakal haline gelip gelmeyecekleri; müteahhit veya taşeron kimliğiyle halkı soyup soymayacakları... Bunların hiçbiri şimdiden bilinemiyor. Bilinemez. Çünkü bunun örneklerine toplum ve bütün devrimciler çok tanık olmuşlardır.

İşçi Partisi'ne "Muhbir", "ajan" diyorlarmış. Sen kimsin? Kim oluyorsun? Bu Partinin lider kadrosunun hapislik yıllarının toplamı senin yaşının birkaç katıdır. Sen sadece o hapislik yıllarının deneyimi altında ezilirsin. Bir şişe mürekkebin yarısını devrimcileri karalamak için kullanıyorsun. Kendini psikolojik savaşın emrine veriyorsun. Ama başını kaldırıp suçladığın insanlara bakmıyorsun bile. Gerçeklikten kopmuşsun. Halktan kopmuşsun. Devrimciliği kuru gürültü sanıyorsun.

Aydınlık ve İşçi Partisi'ne Yönelik Psikolojik Savaşın Yasaları!

Aydınlıkçı hareketin otuz yılı aşkın tarihi içinde uğradığı psikolojik savaş saldırılarından yasa değerinde belirli sonuçlar çıkarılabilir. Şöyle sıralayabiliriz:

Bir, Aydınlıkçı hareket ve İşçi Partisi Türkiye sosyalizminin proleter devrimci temsilcisi olarak psikolojik savaşın başlıca stratejik hedefidir;

İki, Aydınlıkçı hareketin güçlendiği dönemlerde psikolojik savaş şiddetlendirilir;

Üç, Psikolojik savaş aygıtı Aydınlıkçı hareket ve İşçi Partisi'ne karşı mücadelesinde Solun geriliklerini, bilgisizliğini, kitlelerden kopukluğunu grupçuluğunu esas silahlarından biri olarak kullanır;

Dört; Aydınlıkçı hareketle ve İşçi Partisi ile ideolojik mücadelede yenik düşen "Sol" çevreler daima psikolojik savaş silâhlarına başvururlar.

Beş, Sol'un, teori ve pratik düzleminde emperyalizme yaklaşan kesimleri Aydınlıkçı hareket ve İşçi Partisi'ne karşı mutlaka saldırıya geçer.

Altı, Psikolojik savaşın saldırıları Aydınlıkçı hareketin ve İşçi Partisi'nin güçlenmesini engelleyemez.

Psikolojik Savaşa Karşı Devrimci Partinin Üstünlüğü!

Psikolojik savaş modern devletlerin varoluş biçimi, doğal davranışı haline gelmiştir. Ezilen yığınların nasıl güdüleceğine ilişkin bir büyük bilim haline getirilmiş, bütün devlet aygıtı onun emrine verilmiştir. Dahası, devlet yapıları psikolojik savaşa göre yeniden biçimlendirilmiştir, bu savaşın ihtiyacına göre yeniden biçimlendirilmektedir. Devrim söz konusu olduğunda Psikolojik savaşın iki temel amacı vardır. Birincisi, devrimin öncüsünü (asi) halk kitlelerinden tecrit etmek; ikincisi, öncü içinde çelişmeler yaratıp derinleştirmek, öncünün lider unsurlarını "bertaraf etmek". Devrimin ise ancak kitlelerin kazanılmasıyla mümkün olabileceğini biliyoruz. Demek ki devrimin öncüsü ile psikolojik savaş aygıtı arasındaki mücadelenin temel sorusu şudur: Kitleleri kim kazanacak?

Psikolojik savaş, sömürücü sınıf düzenlerinin halka karşı yürüttükleri bir mücadeledir. Hem dünya çapında, hem de ülkeler düzeyinde çok küçük bir azınlığın, insanların hemen hemen tamamına karşı menfaatlerini korumak ve savunmak amacıyla yürütülüyor. Psikolojik savaşın aşil topuğu işte burasıdır. Ne kadar geliştirilmiş olursa olsun, ne kadar modern teknolojileri kullanırsa kullansın bu özelliği değişmeyecektir. Bu değişmez özelliği onun silahlarını da belirler. Psikolojik savaş geniş kitlelere karşı iki yöntem kullanacaktır. Ezmek ve aldatmak... Psikolojik savaş özetle şiddet ve yalandan oluşur.

Halkın öncüsü, yani proleter devrimci parti, daima psikolojik savaşın saldırısı altında olacaktır. Bundan kurtulmak, bir an için dinlenme molası elde etmek mümkün değildir. Birkaç ay geçmesin ki, Lenin veya Mao Zedung hakkında büyük basında, televizyonlarda karalamaya yönelik uydurma haberler çıkmasın. "Lenin acaba Alman Kayzeri'nin ajanı mıydı?" , "Mao küçük kızlara düşkündü" gibi zırvalıkların medyada sık sık boy vermesinin büyük bir anlamı vardır. Emperyalistler, Çin'den Amerika'ya kaçmış, CIA'ya memur olmuş tipleri; Sovyetler Birliği'nin çözülmesinden sonra emperyalist ideolojiyi benimsemiş dönekleri hâlâ Mao'ya veya Lenin'e karşı kullanmaktadırlar. Psikolojik savaştan devrimcileri devrim yapmak, hatta ölüm bile kurtarmıyor. Ama yapılan iş tabii ki, ölmüş büyük devrimcilerden intikam almak değil;-bütün dünyada yaşayan, kapitalist sistemi tehdit eden, onu er geç yıkacak olan sosyalizme karşı sistemli bir savaştır.

Devrimci parti bütün bu gerçekleri bilerek mücadele edecektir. Yani ne yapacaktır?

Devrimde ısrar edecektir.

Marksizm-Leninizm'de ısrar edecektir.

Halka güvenmekte ısrar edecektir.

Proletaryaya bağlılıkta ısrar edecektir.

Kitle çizgisinde ısrar edecektir.

Yanlıştan dönme yeteneğini geliştirecek, doğru siyasi çizgide ısrar edecektir.

Soğukkanlı, kitlelerle birleşen akıllı, güç toplayan, fırsat kollayan, ateşkesler yapabilen doğru bir eylem çizgisinde ısrar edecektir.

Her sınıf kendi silahlarıyla dövüşür. Sömürücü sınıfların psikolojik savaşına karşı, devrimci partinin elindeki silah halk yığınlarının ve gerçeğin gücüdür. Halk yığınları sömürücü sınıfları tarih boyunca püskürte püskürte ilerlemişlerdir. Gerçek, yalana karşı daima galebe çalmıştır. Psikolojik savaşın bütün teori kitaplarında Çin Devrimi, Kore Devrimi, Vietnam Devrimi, Cezayir Kurtuluş Savaşı derinlemesine ele alınıp incelenir, dersler çıkarılır. Devrimci mücadele psikolojik savaşın öğretmenidir. Ama bütün silah üstünlüğüne, bütün o psikolojik savaş teorilerine rağmen, işte bütün o devrimler zafer kazanmıştır. Devrimci parti, gerçekleşmiş devrimlerin dersleriyle kendini eğitir. Ama aynı zamanda düşmanın savaş yöntemlerinin bilgisini de edinmelidir. Psikolojik savaş konusundaki bu yazıyı da zaten böyle bir ders çıkarma çabasına katkı olsun diye sunuyoruz.

Hasan YALÇIN - Mart 1995 - Teori Dergisi (Kemalistler.net)

Kaynak :

1. Rockefeller Vakfı'nın Raporu, Amerikan Harp Doktrinleri, s.356–57.

2. Tugg. Sabri Yirmibeşoğlu, Modern Mücadele Yöntemi Özel Harp Uygulaması, Dışişleri
Bakanlığı Yayınları, s.45.

3. Tiimg. Cihat Akyol, Ayaklanmaya Karşı Koyma Harekâtında Psikolojik Harp, Silahlı
Kuvvetler Dergisi, Eylül 1971,Sayı:239, S.4–6.

4. Tugg. Sabri Yirmibeşoğlu, jWo£fera Savaş Uygulaması, Cephesiz Savaş ve Cephe
Gerisinde Savaş, Silahlı Kuvvetler Dergisi, Mart 1976, Sayı: 257.

5. David Galula, Ayaklanmaları Bastırma Harekâtı, s. 103.

6. Tugg. Sabri Yirmibeşoğlu, Modern Mücadele Yöntemi Özel Harp Uygulaması, s.46.

7. Tümg. Cihat Akyol, Ayaklanmaya Karşı Koyma Harekâtında Psikolojik Harp, s.5.

8. Tümg. Cihat Akyol, Gayri Nizami Kuvvetlere Karşı Harekât, Silahlı Kuvvetler Dergisi, Mart 1971,8.14.

9. Kurmay Albay Münir Güneri, Psikolojik Harbin Önemi ve Yöntemi, s.9–10.

10. Resmi Belgelerle Kontrgerilla ve MHP, Aydınlık yayınları. Bu yazının hazırlanmışında esas olarak Aydınlık yayınlarının bu kitabından yararlanıldı. Çok geniş bir teorik malzemenin incelenmesine dayanılarak, aynı zamanda Türkiye'deki Kontrgerilla faaliyetinin somutluğunda yazılmış olan kitap psikolojik savaş konusunda en öğretici eserlerden biridir.

11. Tugg. Sabri Yirmibeşoğlu, Modern Mücadele Yöntemi, Psikolojik Harp Uygulaması, s.45.

12. Tümg. Cihat Akyol, Ayaklanmaya Karşı Koyma Harekâtında Psikolojik Harp, s. 3.

13. Kurmay Albay Münir Güneri, age, s.41.

14. Aynı eser, s. 45.

15. Devletin İllegal Yayınları, kapak yazısı, 2000'e Doğru Dergisi. 4–10 Ocak 1987, Sayı: l

16. Laik Devlet Cihada Çağırıyor, kapak yazısı, 2000'e Doğru dergisi, 4–10 Ocak sayı: l

17. Türk Gladyosu'nun Psikolojik Savaş Aygıtı TIB, kapak yazısı, 2000'e Doğru dergisi, 30
Haziran 1991, Sayı: 18.

18. Tugg. Sabri Yirmibeşoğlu, Modern Mücadele Yöntemi Özel Harp Uygulaması, s. 45–46.

19. TIB hakkında çok daha ayrıntılı bilgi için, 2000'e Doğru dergisinin 30 Haziran 1991 tarihli

18. sayısına bakılabilir.

20. David Galula, Ayaklanmaları Bastırma Harekâtı, s. 110.

21. Aynı eser, s. 111.

22. Yüzyıl Dergisi, 3 Mart 1991.

23. Kurmay Albay Münir Güneri, age, s. 23.

Son Yazılar