psikolojik savas3 

Psikolojik Savaş! (3) - Psikolojik Savaşın Emrindeki "Sol"

Halk Tarzı Hesaplaşma!

Aydınlık "Resmi Belgelerle Kontrgerilla" dizisini işte bu koşullarda başlattı. Tarih 10 Temmuz 1978. Kontrgerillanın teorisi ve pratiği bir bir kamuoyunun önün çıkarıldı. Ama ne teori, ne pratik! Amerikan emperyalistlerinin kucağında doğup büyüyen işkence aygıtı, Amerikan bağlantılarıyla resmi belgelerle, fotoğraflarla, planlarla, krokilerle gazete sayfasında yer aldı. Tabii işkenceciler de. O güne kadar adı sanı duyulmamış, adlarının sanlarının duyulmayacağından emin olarak, gözleri bağlanmış devrimci kurbanlarına işkence tezgâhlarında kan kusturmuş işkenceci şefler boy boy fotoğraflarıyla, adresleriyle, rütbeleriyle, üsleriyle, yaptıkları gizli toplantılarla, darbe planlarıyla halkın önüne konuldular. Artık toplum, Hiram Abasları, Mehmet Eymürleri, Necdet Küçüktaşkınerleri, Ayhan Ataünalları, Eyüp Özalkuşları, Şahap Atalayları... Tabii Faik Türünleri konuşuyordu. Kontrgerilladan hesap soruluyordu. Kontrgerilla'dan ancak böyle hesap sorulabilirdi. Ecevit tarzı değil, halk tarzı! Halkın temsilcisi tarafından!

Aydınlık'ın "Kontrgerilla" kampanyası Türkiye basın tarihinin en önemli olaylarından biridir. Aydınlık koleksiyonunu bir ansiklopedi değerine yükseltmiştir.

Kontrgerilla kampanyası bir gerçeği daha sergiledi: Kontrgerilla'dan hesap sorulmaksızın demokrasi yönünde hiçbir ilerleme kaydedilemez. Kontrgerillayı hedef almayan hiçbir devrimci çaba, ciddiye alınamaz.

Türkiye solu işkenceden, Kontrgerilla'dan çok söz etmiş; işkenceyi her fırsatta dile getirip sorgulamıştı. Ama işkence mekanizmasını somut bir biçimde teşhir etmeyi başaramamıştı. İşte işkenceyi bunlar yapıyor, diye işkencecilerin yakasına yapışamamıştı. Dolayısıyla işkence edebiyatı bir yakınmadan ileri gidemiyordu. İlk defa ve sadece Aydınlıkçılar bu işe cesaretle giriştiler. Sınıf mücadelesi sadece silahla, sadece elle ayakla yapılan bir mücadele değildir. Önemli olan çizgidir, çizgi doğru olmazsa silahın hiçbir önemi yoktur. Devrim düşmanı güçleri korkutan silah değil, silaha da kumanda eden ideolojidir, teoridir, beyindir. Leninizm'in öğrettiği gerçek böyledir.

Kontrgerilla Savunmada!

Aydınlık'ın yayını karşısında devlet, daha doğrusu Kontrgerilla nasıl bir tutum aldı?

Ne yaptı?

Önce büyük bir şaşkınlık yaşandı.

Bir polis karakolunun bombalanması cinsinden bir olay değildi söz konusu olan, devletin çekirdeği saldırı altındaydı, Bugüne kadar böyle bir olay yaşanmamıştı. Aydınlıkçılar böyle bir cesareti nerden alıyorlardı; bu işi nereye kadar götüreceklerdi?

Kontrgerilla ne yapılması gerektiğini gene Kontrgerillanın kitaplarında aradı. Psikolojik savaş iyi hesap yapılmasını söylüyordu. " İyi hesap yapın ve iyi bir yöntem belirleyin" diyordu. Bu hesabın sonucuna göre seçilebilecek yöntemler de gene psikolojik savaş kitaplarında yazılıydı: "Direkt karşı propaganda", "unutturma", " önemini azaltma", "dikkatleri başka tarafa çekme". Tabii en iyisi "direkt karşı propaganda" idi, ama bu yöntemin büyük tehlikeleri vardı. "Bu metotta; karşı taraf propagandasında bahsi geçen hususlar, birer birer ele alınarak çürütülmeye çalışılır. Böyle bir usul çok başarılı olabilir. Fakat tam bir başarı sağlayacak deliller mevcut değilse veya durum buna müsait bulunmuyorsa; direkt karşı propaganda, asla başvurulmayacak, tehlikeli ve hatta geri tepen bir usuldür. Eğer yüzde yüz başarı sağlanamayacak hususlarda bu metot kullanılırsa, hem karşı tarafın propagandasına yataklık edilmiş olur; hem de onun çürütülmesi imkânsız iddialarını okuyan kimseyi artık propagandanın müteakip kısmıyla ikna etmeye imkân olmaz". [23]

Aydınlık'ın ortaya çıkardığı gerçekler karşısında "direkt karşı propaganda" mümkün değildi. Belgeler güçlüydü. Anlatımlar, fotoğraflar, her şey o kadar ikna ediciydi ki, neresini çürüteceklerdi? "Geri tepme olabilir" çok daha tehlikeli sonuçlar doğabilirdi.

Diğer metotlara başvurdular. Tabii en başta susturma, mahkeme yoluyla yayını durdurma tehdit ve adam kaçırma gibi yollar denendi. Aydınlık muhabirleri ölüm listelerine alındı. Ama en çok da "unutturma", "önemini azaltma", "dikkatleri başka tarafa çekme", yöntemleri kullanılmaya çalışıldı. Büyük denilen basın olaydan uzak tutuldu. Soruya muhatap olan yetkililer "gizlilik" veya "memur oldukları, memurların açıklama yapamayacağı" gerekçesiyle konuşmayacaklarını söylediler; olmadı, "bunlar geçmişte kalmış olaylardır" demeye getirdiler...

Ama kampanya beklenen sonucu aldı. Kontrgerillanın üstündeki örtü kaldırılmıştı. Suç ve suçlular 10 Temmuz sonrasının tarihi boyunca toplumun önünde olacaktı. Gladyo'nun İtalya'da ortaya çıkarılabilmesi için Sovyetler Birliğinin çözülmesi, NATO'ya bağlı böyle karanlık örgütlerin işlevlerini yitirmesi, 1990'lara gelinmesi gerekmişti, ama Türk Gladyosu çok daha önce suçüstü yakalanmıştı. 10 Temmuz 1978'den sonraki tarihimiz boyunca toplum artık Kontrgerilla'yı bildi; halka karşı hangi örgütün ve nasıl mücadele ettiği Aydınlık tarafından herkese göstertilmişti.

Uzun Süreli Psikolojik Savaş!

10 Temmuz 1978 günü Kontrgerilla gerçek düşmanıyla da tanışmış oldu, artık onu hiç unutmadı. Mücadele uzun süreliydi; devlet ayaktaydı, Kontrgerilla bir yayınla yok olup gidecek değildi.

Devlet 12 Eylül askeri darbesinden sonra başta Doğu Perinçek olmak üzere TİKP yöneticilerini Kontrgerillayı teşhir etmiş olmalarının hesabını sormak üzere hapse attı, uzun yıllar hapiste tuttu. İşin bir de psikolojik savaş boyutu vardı. Psikolojik savaş, yoğun bir yalan ve iftira kampanyası biçiminde sürdürüldü.

Psikolojik savaş aygıtı, ortaya konulan gerçekler karşısında hiç bir yalanlamada bulunamamıştı. Bu kez bilgi ve belgeleri örtük ve dolaylı biçimde doğrulayacak bir yola başvurdu. Alttan alta şu soruyu yaydılar: "Peki Aydınlıkçılar bu bilgi ve belgeleri nereden buluyorlar?" Yani "söyledikleri doğru, ama bu doğruları onlara kim veriyor" Gerçekler çürütülemeyince, o gerçekleri bulup topluma sunan devrimci örgüt üzerinde "şüphe yaratma" yöntemine geçiliyordu.

"Nereden buluyorlar?" diye başlatılan kampanya, "Aydınlıkçılar bu bilgileri CİA'dan alıyorlar" noktasına götürüldü. CIA'nın gerçekten ajanları, CIA'nın bordrosundan maaş alarak CIA adına Türkiye halkına karşı operasyonlar, katliamlar düzenleyenler, işkence yapanlar şimdi dönüp kendi içinde" yüzdükleri çamuru Aydınlıkçılara atıyorlardı. Psikolojik savaş aygıtı bu işte ajanları özellikle kullandı. İftira sadece resmi ağızlardan yapılıyor olsaydı gerekli etkiyi yapmayacaktı. Sosyalistler arasına yerleştirilmiş ajanlar, "Aydınlıkçılar bilgiyi ClA'dan alıyor" yalanını yaymak için seferber oldular, Psikolojik savaşın siyah ve gri yalanı harekete geçirildi.

Aydınlık'ın haber kaynakları konusundaki suçlamalar yanıt, "Sol" kisveli psikolojik savaşın ele alındığı bölümde verilecektir. Şimdilik şu kadarını söyleyelim, MIT Aydınlık'a haber vermek şöyle dursun, oradaki bazı güçler, bilgi verenlere yönelik ölümle biten operasyonlara bile başvurdular. Turan Çağlar olayı bu konuda iyi bir örnektir.

Aydınlık'a Bilgi Verene Ölüm!

1978'deki Kontrgerilla'yı teşhir kampanyası sırasında Aydınlık'a. bilgi verenlerden biri de eski MIT yöneticisi Turan Çağlar'dı. Turan Çağlar, 12 Mart darbesi öncesinde bir "Sol darbe" yapmaya çalışan ve "9 Martçılar" diye bilinen ekip içinde yer almış; bu nedenle MIT 'ten tasfiye edilmişti. MIT içinde rakipleriyle hesaplaşmak için sahip olduğu bilgileri Aydınlık'a aktarmıştı. MIT Turan Çağlar'ı Amerika'ya bilgi satmakla suçlayıp tutuklattı. 12 Eylül'den sonra Turan Çağlar hapiste şüpheli bir biçimde öldü.

Suçlama aslında gülünçtü. Çünkü MİT'in Amerika'dan gizli bir bilgisi olamazdı; CIA -MIT ilişkilerini bilen hiç kimse bu yalanı yutmazdı. Psikolojik savaş Turan Çağlar'dan intikam alıyordu, aynı zamanda mümkün olursa, "Bilgileri Aydınlık'a CIA veriyor " yalanına da malzeme sağlayacaklardı.

22 Ocak 1995 günü İşçi Partisi İstanbul İl Örgütü'nde psikolojik savaş konusunda verdiğim konferans sırasında bu olayı da, burada yazdığım biçimde dinleyicilere anlattım. Özgür ülke gazetesi 25 Ocak tarihli ve "Hasan Yalçın MİT'le ilişkilerini doğruladı " başlıklı haberinde bu Turan Çağlar olayını da kullandı. "Yalçın, Aydınlık'ın MİT'ten bilgi aldığını doğruladı" diye yazdı. Özetle, MIT, Aydınlık'a, bilgi verdiği için Turan Çağlar'dan intikam alıyor, Özgür Ülke ise Turan Çağlar'dan bilgi aldığı için Aydınlık'ı MIT ile ilişki içindeymiş gibi göstermeye çalışıyordu. Psikolojik savaşın çemberi işte böyle kapanıyordu.

Yeni Güç Denemesi: MİT Raporu Olayı!

Mücadele 1978'deki Kontrgerilla'yı teşhir kampanyasıyla bitmedi. Aydınlıkçılar ve İşçi Partisi devletin karanlık örgütlerini açığa çıkarıp, teşhir etmeyi devrimci mücadelenin önemli bir görevi olarak sürdürdüler. Psikolojik harp aygıtının yanıtı da aynı ölçüde sert oldu.

Aydınlıkçılar 1987'de 2000 'e Doğru dergisini çıkardılar. "Haberde sınırın ötesi" sloganıyla yayın hayatına giren 2000'e Doğru Devlet tarafından gizlenen gerçekleri ortaya çıkararak kısa zamanda halkın sevgilisi oldu. 1988'in Şubat ayında ise Aydınlıkçı dergi kamuoyunun önüne "MIT Raporu''olayını getirdi. Hiram Abas ve en yakın adamı MİT'çi Mehmet Eymür yeniden sahnedeydi. Turgut Özal Hiram Abas'ı MİT'in başına getirmek istiyordu. "Sivilleştirme" adı altında yürütülen operasyon epeyce ilerlemişti.

Özal, MIT içinde kendine bağlı bu kliği 1997 Genel Seçimlerinde siyasal rakiplerine karşı kullanmak istemişti. Mehmet Eymür'e bu amaçla hazırlatılan Rapor Demirel, Hüsamettin Cindoruk gibi önemli politikacıları; aynı zamanda Necdet Üruğ gibi önemli komutanları hedef alıyordu. Dahası devleti yönetenlerle yeraltı dünyası arasındaki karışık ilişkileri bir şantaj malzemesi olarak kullanmak üzere Özal için paketlemişti. İlgililer 2000'e Doğru'nun yayını karşısında aynen Kontrgerilla yayınında olduğu gibi "sükût" ve " önemsizleştirme" yöntemine başvurmak istediler. Olmadı. Çünkü Rapor'da hedef geniş tutulmuştu.

Üruğ başta olmak üzere hedeftekilerin de söyleyecekleri vardı. Büyük basın seyirci kalmayı ancak birkaç gün sürdürebildi. Olay birden patladı. 2000'e Doğru'nun yaktığı ışığın altında devletin içyüzü bir kez daha halkın gözleri önüne serildi.

Aydınlıkçılar devrimci mücadeleyi ustaların kitaplarından aktarmalarla yapan etkisiz küçük sosyalist gruplardan farklı olarak halkı kendi öz pratiği içinde eğitiyordu. Devlet içindeki klikler çatışması, Cumhurbaşkanı Kenan Evren'i, Başbakan Turgut Özal'ı, MIT'i, Orduyu da içine çekerek şiddetle, sarsıntılarla sürdü. Hiram Abas ve Mehmet Eymür için ise kişisel önemde sonuçlar ortaya çıktı. Özalcı klik tasfiye edildi, Hiram Abas ve Mehmet Eymür bazı yardımcılarıyla birlikte tasfiye edildiler. MIT Raporu olayı psikolojik harp aygıtının Aydınlıkçılara düşmanlığını pekiştirdi. Aydınlık'ta gerçek düşmanını bir kez daha gördü.

Aydınlıkçılar uslanmamışlardı, MIT'in tekerine gene çomak sokmuşlardı. Devletin içini karıştırmışlardı. Demek ki psikolojik savaşın fokurdayan kazanlarının altına yeniden ve bol miktarda odun atılması gerekiyordu. Atıldı.

Bu kez aygıtın önemli adamlarından biri, Mehmet Eymür, Aydınlıkçıların ve Doğu Perinçek'i doğrudan, kendi ağzıyla ve mahkeme önünde suçladı. Böylece Aydınlıkçılara yönelik iftiranın kaynağı da çırılçıplak ortaya çıkmış oluyordu. Eymür, Perinçek ve arkadaşlarının MIT ajanı olup olmadığından kuşkuluydu. Bu konuda bir şey diyemiyordu. "Bilsem bile bir şey söyleyemem" diyordu. Eymür, daha sonra anılarını yazdı. Kitabın adı Analiz. Esas olarak Aydınlıkçılardan intikam almak, Aydınlıkçıları karalamak için kaleme alındığı hemen anlaşılıyordu. Analiz kitabı, TİB tarafından illegal olarak yayımlanan "2000'e Doğru'nun Yayınları ve Gerçekler", "Muhbirlik. Devrime İhanet ve Doğu Perinçek" gibi psikolojik savaş broşürlerinden sonra yazarının gerçek ismini taşıyan son ürün oluyordu.

Eymür'ün Suçlamaları Nasıl Boşa Çıkarıldı!

Eymür kitabında Aydınlık'tan "Fabrikatör" diye söz ediyordu. Belirttiğine göre bu ismi Eymür'ün şefi Hiram Abas vermişti, "Uydurma ve şişirme haber üreten şahıs veya grup" anlamına geliyormuş. Eymür yazıyor: "Hiram Bey, Fabrikatör'ün arkasındaki gücün... ABD ve İngiltere olduğu kanaatindeydi." İşte bu kadar! CIA ile içli dışlı bir istihbarat örgütünün zirvesinden, o zirveye gene CIA'nın elleri üstünde taşınmış istihbaratçılar tarafından Aydınlık'a "Amerikancı" suçlaması yapılıyordu. Üstelik aynı İstihbaratçılar Turgut Özal'a siyasette kullanması için hazırlayıp sundukları raporla birlikte suçüstü yakalanıp kamuoyunun önüne çıkarılmışlardı. O Turgut Özal ise Başkan Bush'un "biraderi" olduğunu her fırsatta söylemiş, Amerikancılığı bir meziyet olarak savunmuştu.

Mehmet Eymür'le. 2000'e Doğru dergisi adına Hiram Abas ve kendisinin Aydınlıkçılara yönelttiği suçlamalar üzerine bir röportaj yaptım. Kendisi röportajdan önce teyplerin karşılıklı çalıştırılmasını, onun sorularına da benim yanıt vermemi istedi. Kabul ettim. Bu röportajın tam metni 2000'e Doğru'nun 6 Ağustos 1989 tarihli sayısında çıktı.

Eymür'e orada Aydınlıkçıları kimin ajanı olmakla suçladıklarını sordum. "Amerika mı?" dedim, "Hayır" demek zorunda kaldı; "İngiltere mi?" gene yanıt "Hayır"dı. "Almanya?", "Hayır". Peki, Aydınlıkçılar kimin ajanıydı? Eymür çaresizlikle "FKÖ ile işbirliği yapıyorsunuz " dedi.

Daha sonra Analiz kitabına ek olarak da yayınlanacaktı ki, Eymürler, yani MIT benim bir gazeteci olarak zamanın Filistin Büyükelçisi Abu Firas'la Filistin Elçilik binasında yaptığım görüşmelerimi teybe almıştı. Bir tertibin peşindeydiler, ama görüşmeler onlara bu imkânı verecek cinsten değildi. İşte Filistin'le işbirliğinin kanıtı da buydu. Ben Eymür'e ezilen dünya ile dost olduğumuzu, suçlamasının bize şeref verdiğini söyledim. CIA ve MIT tarafından üretilen iftira, bizzat onu ileri süren MİT'çi tarafından tekrarlanamamıştı bile. Ama iftira tabii ki sürdürülecekti.

KGB"nin Ağzıyla Yöneltilen Suçlama!

Eymür'ün kitabında son derece ilginç başka görüşler de vardı. Şöyle yazıyor: "Hiram Bey'e göre Perinçek ve Fabrikatörün Türkiye'deki misyonu şöyleydi; Türkiye'de hızla gelişen ve Batı dünyası için tehlikeli hale gelen Sovyet yanlısı aşırı solu, yeni doktrinle bölmek, birbirine düşürmek, parçalamak, etkisiz hale getirmek." Bu satırlar pekâlâ Sovyet istihbarat örgütü KGB'nin bir belgesinde de yer alıyor olabilirdi.

Hiram Abaslar, Mehmet Eymürler, daha doğrusu psikolojik savaş aygıtı Aydınlıkçıları suçlayabilmek için gerektiğinde KGB'nin ağzını bile kullanabileceklerini göstermiş oluyordu. Öyle değil mi? Eğer Aydınlıkçılar, Batı adına Sovyet yanlısı aşırı sola karşı çıkıyorlarsa MIT bundan niçin rahatsız olacaktı? Abaslar'ın Eymürlerin dedikleri doğru olsaydı, NATO Aydınlıkçılara madalya verirdi. MIT de saygı duruşuna geçerdi. Türkiye NATO'nun bir üyesi değil miydi, NATO Sovyetlere karşı kurulmuş değil miydi; dahası MIT, Abaslar, Eymürler Amerika tarafından Sovyetlere karşı mücadelede görev yapsınlar diye eğitilmemişler miydi? Psikolojik harbin yasasıdır bu: Hedefi yıpratmak için her kılığa girebilirsin, her türlü yalanı ortaya atabilirsin!

Psikolojik Savaşın Rusya Ayağı!

Eymür'ün, Hiram Abas'tan aktararak yazdıkları ve Sovyet taraftarlarının Aydınlıkçılara yönelttikleri "Maocu Bozkurt" suçlamalarıyla birleşiyor. Aydınlıkçılık aynı zamanda Sovyet sosyal emperyalizmine karşı mücadelenin adıdır.

Sovyet sosyal emperyalizmi Türkiye içindeki faaliyeti boyunca Aydınlıkçıları karşısında buldu. Sovyetlerin emperyalist karakteri de ilk kez Aydınlıkçılar tarafından sergilenmişti. Tabii bu yüzden Sovyetler Birliği'nin psikolojik savasıyla da karşı karşıya geldiler. Sovyet taraftarlarının yayınları olsun, radyoları olsun Aydınlıkçıları "Amerikancılıkla" suçladı. MIT ve CIA tarafından üretilen malzemeyi kendi malları olarak kullandılar.

Amerikancılarla, Sovyet sosyal emperyalizmi taraftarlığının Aydınlık düşmanlığı konusunda buluşmaları Aydınlıkçılığın Türkiyeli karakterinin, devrimciliğinin en büyük kanıtıdır. İki büyük emperyaliste karşı da tutarlı bir mücadele yürütülmüş olduğunun en önemli göstergesidir. Türkiye'nin, halkın düşmanları Aydınlıkçıları ve İşçi Partisi'ni de en tehlikeli düşman saymışlardır

Düşmanın itirafları : "MİT'i Pasif Duruma Soktular"

Hem Hiram Abas, hem de Mehmet Eymür, MIT Raporu olayı sırasında basına demeçler ve röportajlar vererek Aydınlık'ın Kontrgerilla'ya., MIT'e ve toplam olarak devlete karşı yürüttüğü mücadelenin nelere yol açtığını, nerelerde tahribat yaptığını da itiraf ettiler.

8–11 Haziran 1988 tarihleri arasında Sabah gazetesi'nde Güngör Mengi'nin Hiram Abas'la yaptığı röportaj çıktı. Röportaj boyunca Abas, Aydınlıkçıların kendisini nasıl teşhir ettiklerini, her yükselişi sırasında nasıl karşısına çıktıklarını anlatıp yakınıyor. Röportajın bir yerinde şöyle diyor: "Bunlar, 1978'de MIT hakkındaki yayınlarla MIT'i pasif duruma sokabildiler. Güngör Mengi hayretle soruyor: Başardılar mı?" Deneyimli istihbaratçı ilk sözünün anlamını zayıflatmaya çalışsa da gerçeği tekrarlamak zorunda kalıyor: "Evet, sadece kısa bir süre için başardılar. Bunu kabul edebilirsiniz, başardılar." Hiram Abas şöyle devem ediyor: "Şimdi 1987-88'deki benim aktivitemi yöneltmek istediğim yerler, kurduğum daire, çalışmalar, Güneydoğu'da biraz terörün azalması... Ve PKK faaliyetine bakarsanız, PKK faaliyeti Güneydoğu'da bir eylemdir, ama esas büyük faaliyet Avrupa'da... Neticede herhalde yine sıkıntılar başlamıştır malum yerlerde ve bunun neticesinde Doğu Perinçek yine üzerime üzerime geldi."

Mehmet Eymür de hem 197S'deki Kontrgerilla kampanyasını, hem de "MİT Raporu" yayınını, gene o Rapor günlerinde gazetelere verdiği demeçlerde değerlendirdi. Eymür 1978 için şöyle diyordu: "Zamanın Başbakanı bile etkilenerek, Kontrgerilla- işkence edebiyatına kapılmıştı. MIT, polis pasifize edildi. MIT sorgulardan çekildi. Özel Harp Dairesi sıkı bir denetim altına alındı." Eymür'ün kendisinin de emekli edilmesiyle sonuçlanan "MİT Raporu" olayına ilişkin sözleri ise şöyleydi: "Bu son operasyon tam anlamıyla teşkilatı (yani MİT'i) bitirmiştir. Bu MIT'in çöküşüdür.

MİT'çi Eymür: "Aydınlıkçılar Tetik Çekenden Tehlikeli"

Dahası var. Mehmet Eymür, Analiz kitabını Milliyet gazetesinde tefrika ettirdi. Gazete hukuki sorumluluktan kaçabilmek için sadece Doğu Perinçek adı yerine uydurma bir isim kullanarak Eymür'ün iftiralarını olduğu gibi yayımladı. Doğu Perinçek söz konusu yayına yanıt verdi. Bu yanıtlar 10 Haziran 1991 gününden başlayarak üç gün "CIA ve MIT içindeki adamlarının itiraflarından korkmayız", "CIA'nın hedefiydik" ve " Abas ve Eymür Özal'ın hizmetindeydi" başlıklarıyla verildi. Mehmet Eymür, Perinçek'in yazısına bir yanıt daha verdi. Milliyetin 14 Temmuz tarihli sayısında çıkan bölümde Eymür aynen şunları söylüyordu:

"Perinçek, 'Eymür, anılarında sadece Aydınlıkçıları dinmez bir kinle karşısına alıyor' diyor. Perinçek doğru söylüyor... Perinçek gibi Hiram Abas'ın Mahmut Diklerin, Ilgaz Aykutlu'nun, Hulusi Sayın'ın, İsmail Selin'in, askeri polisi ve sivili ile daha nicelerinin ölümünde tetiği çekenler kadar ve hatta onlardan da daha fazla suçludur... Hizmet ettikleri yabancı güçlerin talimatıyla yalan haberler üretmiş, insanları teşhir etmiş, resimlerini, adreslerini yayınlamış ve onları tetiği çekenlere hazır bir hedef haline getirmişlerdir."

Eymür'ün bu son sözlerinde herkesin çıkarması gereken önemli dersler vardır. Bir, teşhir, yani halkın önüne çıkarma, yani Aydınlık'ın yaptığı iş tetik çekmekten çok daha doğru bir devrimci tutumdur. Psikolojik savaş aygıtına ve Kontrgerilla'ya çok daha ağır darbeler indirmiştir. Kontrgerilla sabotajlar, suikastlar türünden silahlı eylemlerden tedirgin bile olmaz. Böyle eylemlerin devrimcileri tecrit ettiğini bilir. Hazırlıksızken ayaklanmaya, silahlı eyleme tahrik etmek psikolojik harbin ilkeleri arasındadır.

İki, sözde solcular Aydınlıkçıları "ihbarcılıkla" suçlarken, aynı suçlama bu kez Mehmet Eğmür'den gelmektedir. Eymür de Aydınlıkçıların çeşitli MİT'çileri ve askerleri teşhir ederek tetikçilerin hedefi yaptığını ileri sürüyor.

Üç, Eymür Aydınlıkçılara karşı "dinmez bir kin" duyduklarını söylüyor. Kuşkusuz bu sadece kendi özel duygusu değil, devletin genel yaklaşımını da ortaya koyuyor.

Eymür, Analiz kitabında da aynı düşünce ve duyguları sergiliyor. Orada Eymür, Mahir Çayanları katledildiği Kızıl dere olaylarını ve kendisinin katıldığı işkenceli sorgulara ilişkin anılarını da anlatıyor. Aydınlıkçılar dışındaki devrimcilere olabildiğince yumuşak bir dil kullanmaya özen gösteriyor. Aydınlıkçılar söz konusu olunca ise her türlü iftiraya başvuruyor. Zaten kitabı bunun için yazıyor.

Psikolojik Savaşın Emrindeki "Sol"

Şimdi görmüş bulunuyoruz: Aydınlık ne yaptı? Kontrgerilla, MIT ve MHP ile mücadele etti, onları teşhir etti, devlet konusu da halkı bilgilendirdi, eğitti. Gazete olarak Aydınlık düşünüldüğünde ilk akla gelen işte Kontrgerilla, MIT ve MHP'ye karşı yürütülen bu mücadeledir. Mücadelenin sonuçları bizzat o mücadeleye hedef olan örgütler tarafından itiraf edilmiştir.

Hiram Abas , "MIT'i pasifize ettiler" demiştir. Mehmet Eymür "Bu MIT'in çöküşüdür" demiş ve eklemiştir. "Evet, biz Aydınlıkçılara dinmez bir kin besliyoruz."

Bu yazıda MHP'ye karşı yürütülen mücadeleye girilmedi. Ancak Kontrgerilla ve MHP'den hesap soralım" sloganıyla yürütülen büyük kampanyaları, Maraş Katliamı sonrasındaki yayınları, MHP'lilerin Aydınlık'ta çıkan itiraflarını o günleri yaşayanlar çok iyi hatırlayacaklardır.

MHP'ye karşı mücadelenin sonucunu Türkeş sıkıyönetim-mahkemesinde yargılandığı sırada dile getirdi. Türkeş şöyle dedi: "Savcılar, bizim hakkımızdaki iddianamelerini Aydınlık'tan yazdılar."

Peki, "Sol" ne yaptı?

"Sol" olduğuna göre devlete karşı olması, Kontrgerilla'ya MİT'e, MHP'ye karşı yürütülen mücadeleye sahip çıkması beklenirdi. Aydınlık'a. bir "teşekkür" sunması gerekirdi.

Öyle olmadı!

Tam tersine Sol'un bir kesimi hemen saldırıya geçti. Aydınlık'a. karşı saldırısını adeta "dinmez bir kinle" yıllar yılı sürdürdü. Üstelik bu saldırıda doğrudan doğruya Kontrgerilla ve MIT tarafından imal edilmiş malzemeyi kullandı. Aydınlıkla psikolojik savaş aygıtı arasındaki mücadelede devlete güç verdi. "Devrimci" olduğu ölçüde kendi bindiği dalı kesti. Türkiye devrim tarihindeki en önemli başarıları gözden düşürmeye çalıştı.

"İhbarcılık" ve "Devrimci Öldürdüler" İftirası!

Aydınlıkçılara, "Solcu" kisve altında yöneltilen belli başlı iki iftira var. Biri özellikle son zamanlarda bol bol yazılıp çiziliyor, şudur: "Aydınlıkçılar Eylül öncesinde devrimcileri öldürdüler". İkinci İftiraya göre ise, "Aydınlıkçılar üstelik adreslerini de vererek devrimcileri devlete ihbar ettiler". Her iki iftiranın da somut hiçbir kanıtını bugüne kadar gösterebilen çıkmadı. Ne ihbar edilmiş bir devrimci gösteren var, ne de öldürülen bir insan!

"Devrimci öldürdüler" şeklindeki iftira, bütün diğer iftiraların da ne derece geçerli olduğunu derhal sergileyecek ölçüde akıl almaz niteliktedir.

Söyledikleri işi iftiracılar defalarca ve bizzat yapmışlardır. Hatta bir kısmı halen yapmaya devam etmekte, fikir ayrılığına düştükleri eski arkadaşlarını pusular kurup acımasızca öldürmektedirler. Bu eylemlerini de dergilerinde savunabilmektedirler. Ama en azından sosyalistlerin büyük bir kesimi için söyleyebiliriz, Sol içi tartışmalar artık ölümle bitmiyor. Belirli ölçüde ders çıkarıldı.

12 Eylül'den önce böyle değildi. Ve 12 Eylül öncesinde Sol içi fikir ayrılıkları nedeniyle solcular tarafından öldürülmüş devrimci sayısının 300'ün üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Evet, üç yüz! Katliam boyutunda bir olaydır bu. Bu kan gölünün içinde Aydınlıkçılar tarafından dökülmüş bir damla kan yoktur. Bırakalım devrimci öldürmeyi kimse Aydınlıkçılar tarafından fikir ayrılığı nedeniyle incitilmiş bir karınca bile gösteremez. Tam tersine, Aydınlıkçı hareket ortaya çıktığı andan itibaren daima Sol içi şiddete karşı çıktı.

1970 öncesinde TIP içindeki tartışmalar sırasında beliren sorunları şiddetle çözme eğilimi Aydınlıkçılar tarafından derhal eleştirilmişti. O zamanlar başta Mahir Çayan olmak üzere, "Oportünizm emperyalizm demektir; oportünizme ve emperyalizme karşı mücadele aynı yöntemlerle yapılmalıdır; dolayısıyla oportünizme karşı şiddet uygulamak doğrudur" şeklinde bir görüşü savunanlar vardı. Bu görüşü uyguladılar da. Aydınlıkçılar bu tutuma karşı, "Oportünizmi açığa çıkaralım ve ideolojik mücadeleyle yıkalım" sloganını ortaya atmışlardı; yani fikrin ancak fikirle karşılanması gerektiğini savundular.

1970'ten sonra ise Aydınlıkçılar bütün sosyalistlere defalarca çağrılar yaptılar. Dediler ki, "Gelin hiçbir noktada anlaşmasak bile Sol içi tartışmada şiddet kullanılmayacağı, şiddet kullananın beraberce tecrit edileceği noktasında anlaşalım. Anlaşmamızı yazılı bir belge haline getirip topluma ve bütün devrimcilere açıklayalım." Kabul görmedi. O üç yüz kadar devrimci insanımızın yaşamına mal olan sürece Aydınlıkçılardan başka eleştiri yönelten, karşı çıkan olmadı. Bazıları bazılarını "oportünist" ilan etti, "Oportünist demek hain demektir" dedi ve vurdu. Vurdu ve "ajandı" deyip geçti. Devrimci kamuoyu bunları görmezden, duymazdan geldi, adeta onayladı. Bu onay, yeni insanların katledilmesiyle sonuçlandı.

Devrimci öldüren devrimci olamaz. "Devrimciyim" yaftasıyla devrimci öldüreni devrimciler halka teşhir etmezlerse; polis gelip devrimciyi öldürür, devrimciler de polisin cinayetini gizlemiş olurlar. Polisin hizmetkârı konumuna düşerler. "Devrimci" öldürmeyi hangi gerekçeyle olursa olsun savunan adam, sonunda polisin yanına sürüklenir. Ne fikir savunuyor olursa olsun, bir devrimciyi fikri yüzünden öldüren insanın kim tarafından yönetildiği, ajan olup olmadığı araştırılmalıdır. Nitekim 12 Eylül öncesinde öyle kolayca devrimci kani dökenlerin ne kadarı polisin ajanıydı araştırılması gereken bir konudur. Bunları araştırmak, hatta bunların hesabını vermek durumunda olanlar Aydınlıkçıları suçluyorlar, Aydınlıkçıları suçlama ittifakı yapabiliyorlar. "Devrimci" grup örgütlemeye çıktıkları ilk anda, en yakınlarındaki devrimciyi katledip, cesedini parçaladıktan sonra bir sandığa yerleştirenler; verecekleri ölüm cezalarını dergilerinde ilan ettikten sonra infaza geçenler, ele ele verip Aydınlıkçılıkta devrimci katilliği arıyorlar.

Aydınlıkçılar Devrimci Öldüreni Asla Korumaz!

Aydınlıkçılar kimseyi öldürmediler. Meşru müdafaa, yani canını savunma durumu dışında kimseye el kaldırmadılar. Dergilerini satmaları engellendi, insanları saldırıya uğradı ve öldürüldüler.

Evet, Aydınlıkçılar öldürmediler ama öldürüldüler. TİKP'nin Gaziantep İl Baskani Zeki Ön, Tunceli II Yöneticisi Adil Turan, Tunceli Nazimiye ilçe Başkanı Hasan Erkılıç, Kahramanmaraş İl Yöneticisi Mehmet Ongan, Kahramanmaraş'ta devrimci öğretmen İnan Özdemir, "Solcu" geçinenler tarafından katledilen Aydınlıkçılardan sadece birkaçıdır. Bu insanlar Türkiye'nin yetiştirdiği en iyi devrimcilerdi, yıllarca halka hizmet etmişlerdi; çoğu mesleklerini, okullarını, işlerini bırakarak profesyonel devrimcilik yapıyorlardı. Aydınlıkçılar bu cinayetler karşısında bile kan davası gütmediler. Ama katilleri halka teşhir ettiler.

"Aydınlık ihbar etti" diyorlar. Nasıl ihbar etmiş Aydınlık! Devrimci katillerini yazarak. Gazete vasıtasıyla polise bilgi vermiş. Öyle bir iftira ki, üç yaşındaki çocuk bile inanmaz, her türlü mantıktan yoksun. İhbar edecek adam bu işi neden gazetesine yazarak yapsın? Polisin telefonunu mu bilmiyor, yoksa bir polis karakoluna gitmeyi mi akıl edemiyor? Aydınlıkçılar herhalde "ihbarcılıkla suçlanmayı " çok istedikleri için gazeteleriyle açık açık yaptılar bu işi! Üç yaşındaki bir çocuğu inandıramayacak bir iftirayı imal ettiler, kendilerini bu iftiraya inandırmaya çalıştılar, Aydınlıkçıları halktan tecrit etmek şeklindeki psikolojik savaş taktiğinin hizmetine girdiler.

Aydınlık kimse hakkında polise bilgi vermedi. Aydınlık'ta yazılanlar nedeniyle kimsenin başına bir iş gelmedi. Devletin, "Aydınlıkçı öldürülmüş şunu bir takip edeyim" diye bir derdi de olmadı. Devlet, devrimciler arasındaki o öldürmeli çatışmaları daima memnuniyetle izledi.

Ne istiyorlardı Aydınlık'tan!

Bazıları kendilerine "devrimci" adını verecekler, sonra gelip Zeki Ön'ü, Adil Turan'ı Mehmet Ongan'ı, Hasan Erkılıç'ı, İnan Özdemir'i acımasızca kurşunlayacaklar, işkence yaparak öldürecekler; Aydınlıkçılar da mademki kendine "devrimciyim " diyenler öldürdü, susalım oturalım diyecekler! Ne katili arayacaklar, ne olayın üstüne gidecekler. Hatta kuzu kuzu bekleyecekler ki, o "devrimci " yaftalı katiller başka devrimcileri de öldürsünler. İftiracılar Aydınlık'tan devrimci katillerini korumasını istiyorlar. Zeki Ön'ün partisi Zeki Ön'ü öldürenleri gizleyecek, isimlerini halka duyurmayacakmış; Katil, hem öldürme hakkına sahip olacakmış, hem de öldürdüğü devrimcinin partisi tarafından korunma hakkına! Devrimcilik tartışması mı yapıyoruz, cinayetçilik tartışması mı?

Aydınlık bu tür bir devrimciliği asla kabul etmedi. Devrimci öldüreni devrimci saymadı. Devrimci öldüreni hâlâ "devrimci" kabul eden zihniyetle daima mücadele etti. "İhbarcı" filan gibi iftiralara asla pabuç bırakmadı.

Aydınlık devrimci katillerini araştırdı. Ulaştığı bilgileri halka sundu. Çünkü en önemli yargı halkın yargısıdır, sonucu halkın kararı belirleyecektir.

Türkiye'nin bir kısım solcusu hâlâ geçmişten yeteri kadar ders çıkarmış değil. Hâlâ devrimcinin devrimci öldürmesini hoş görme zihniyetini yaşatıyor. Bu zihniyet yaşadıkça, kendi içine polisin elini kolunu sallayarak girmesine, tertiplere kurban edilmesine engel olamayacaktır. Bölünüp parçalanmalardan; halk yığınlarından tecrit olmaktan kurtulamayacaktır. .

Türkiye Solu'nun bir tek çıkış yolu vardır.Net olarak Aydınlıkçı tutumun haklılığını teslim etmek. Devrimciler arası şiddeti açıkça lanetlemek!

Tarihin İçinden Bulunup Çıkarılan Yalan!

"Solcu" kisveli psikolojik savaşın son zamanlarda işitip piyasaya sürmeye çalıştığı bir iftira var, gerçekten de çok öğretici. Diyorlar ki, 'Aydınlıkçılar 12 Kasım 1978 günü Turgut İpçioğlu adlı devrimciyi öldürdüler.' Doğru dürüst bilmiyorlar. O çocuğun soyadı "İpçioğlu" değil "Ibçioğlu" idi. 12 Kasim 1978'de değil, 7 Kasım 1978'de öldürülmüştü Öldüren Aydınlıkçı değil, Dev-Sol'cu idi. Öldürenin adı Selçuk Öçmen'di. Selçuk Öçmen cinayetten çok kısa bir süre önce TKP taraftarlarının gençlik örgütü İGD'den ayrılıp Dev-Sol'a geçmişti.

Dev-Sol, İGD ve Devrimci Kurtuluş isimli örgütlerin üyeleri Bakırköy Lisesi'nde boykot yapmak istemişler, dışardan getirdikleri adamlarla boykot için öğrenciye baskı uygulamaya kalkmışlardı. Aydınlıkçı öğrenciler zorbalara karşı çıkmışlar, bu saçma boykotun yapılmasını engellemişlerdi. Söz konusu üç grup olaydan bir gece önce IGD'lilerin denetimindeki Bakırköy Halkevi'nde bir toplantı yaparak Aydınlıkçı gençlerden intikam alma, gerekirse öldürme kararı almışlardı. Olay günü saldırganlar okul çıkışında, aralarında Ibçioğlu da olduğu halde Aydınlıkçı Bayram isimli genci sıkıştırmışlar, itip kakmışlar daha sonra da silahlarına davranmışlardı. Bayram adlı devrimci olay yerinden kaçarken saldırganlar silahlarını ateşlemişlerdi. Selçuk Öçmen'in silahından çıkan kurşunlar İbcioğlu'nu bulmuş, onun ölümüne yol açmıştı.

Ibçioğlu'nun öldürülmesi olayı o zamanki günlük Aydınlık tarafından bütün kanıtlarıyla açığa çıkarıldı. Aydınlık 9 Mart 1979 tarihli sayısında olayı ayrıntısıyla yazdı. Dev- Sol, IGD ve Devrimci Kurtuluş üyelerinin Aydınlıkçılara karşı kurdukları komplo sırasında birbirlerini vurdukları tanıklarla, katilin adı da saptanarak, olay krokileriyle kamuoyuna sunuldu. Birçok görgü tanığı olayı Aydınlık'a anlatmıştı. Ayrıca Dev-Yol'cu bir öğrenci kendi el yazısıyla Aydınlık'a bilgi vermiş, anlatımları teyple de kaydedilmişti. İnkâr mümkün değildi.

Dev-Sol, IGD ve Devrimci Kurtuluş örgütü o zaman da büyük gürültü koparmışlar, Ibçioğlu'nun Aydınlıkçılar tarafından öldürüldüğünü iddia etmişlerdi. Hem de nasıl? Duvarlara afişler asarak, toplantılar yapıp Aydınlıkçıları okullara sokmama kararı çıkartarak! Bu adamlar, yani iftiracılar, her türlü suçlamayı rahatlıkla yapabiliyorlar, İhbarsa ihbarda da bulunuyorlar ama ihbarcı olmuyorlar.' Tam tersine saldırdıkları insanlara "ihbarcı" damgasını basıyorlar.

Aynı tutumlarını şimdi de sürdürmektedirler. Geçtiğimiz haftalarda İTÜ'de Aydınlıkçılara saldırdılar. Gerekli dersi alıp dağıldılar, olay sırasında bir arkadaşları yaralandı. Hemen kâğıda kaleme sarıldılar, üstelik yaralandığını söyledikleri arkadaşlarının resmini de basıp, işte bakın Aydınlıkçılar yaraladı diye vaveylayı kopardılar. Aynı resim, aynı yazı Özgür Ülke gazetesinde de yer aldı. Aydınlıkçı gençler polis tarafından gözaltına alındılar. Her zaman hem suçlu hem güçlü olmak istemişlerdir. Kendi mantıklarına göre ihbarcıdırlar, ama ihbarcılığı başka yerde aramaktadırlar.

Bu tür solcu gruplar için insan yaşamının ve gerçeğin değeri yoktur. Kendi vurdukları arkadaşlarının anısı önünde olsun biraz düşünecek yerde, o ölümü istismar etme yolunu aramaktadırlar. Aydınlıkçıların "devrimci öldürdüklerine " dair örnek diye bulabildikleri on altı yıl önceki Ibçioğlu cinayeti bile kendilerine aittir. O zamandan beri örgütten ayrıldı gerekçesiyle vurup öldürdükleri devrimcinin ise hesabı yoktur. Yalan ve cinayet zemininde birbirlerine sarılarak Aydınlıkçılığa karşı iftira savaşı yürütüyorlar.

Halka Karşı Şiddet!

12 Eylül öncesinde bir kısım Sol yalnız kendi içinde değil, halka karşı da şiddet uyguladı. Bazı gruplar kendilerinde halktan insanları öldürme hakkı gördüler. İşi "faşisttir" diye nitelendirdikleri işçileri kurşuna dizmeye kadar götürdüler, üstelik kimin "faşist" olduğuna da kendilerine yakınlığına uzaklığına göre, gene kendileri karar verdiler. Bu cinayetlerden en ünlüsü İstanbul Ümraniye'de beş işçinin "MHP'lidirler "diye çalıştıkları taş ocağından çıkarılıp kurşuna dizilmeleri olayıdır.

"Öncü Savaş" halkın kahramanca eylemlerle örnekler yaratacak devrimcilere bakarak harekete geçeceği varsayımına dayanıyordu. Öncüler bazı eylemler yaptılar, ama halk kendilerini izlemedi. O zaman dönüp halkı suçladılar.

Aydınlıkçılar bu tehlikeye başından itibaren dikkat çektiler, uyardılar, devrimcileri kitle çizgisine çağırdılar. Devrimci çizgi halkın vicdanını esas alır. O vicdanın reddettiği eyleme girişmez. Marksizm insanları kafalarındaki fikirlere göre değil, ekonomik süreçlerdeki konumlarına göre sınıflandırır. İşçinin bilincini dönüştürmek, onu devrimci yapmak öncünün görevidir. Kafaları kırarak o kafanın içindeki fikirleri değiştirmek mümkün değildir. Halka şiddet uygulayan devrimci olamaz, devrimci kalamaz. Devrimciler halktan insan öldürüyor diye devlete bir zarar gelmez. Tam tersine devlet bu durumdan fazlasıyla memnun kalır. Böyle eylemler devletin çok işine yaramıştır. Halka şiddet uygulayan solculuk, devrimcileri halktan tecrit etti. .Tecrit olan devrimciliğin ise en iyimser deyimle devlete yem olmaktan öte varabileceği bir yer yoktur. Olaya konumuz açısından, yani psikolojik savaş ilkeleri ışığında baktığımızda ise bu tür solculuğun devrimciliği ezmekle görevli merkezlerin işini ne kadar kolaylaştırdığını görebiliriz. "Asiyi halktan tecrit etmek" psikolojik savaşın başta gelen amacıdır.

Aydınlıkçılar halka karşı şiddet uygulanmasına karşı çıktılar. Fikirleri yüzünden halktan insanları öldürenleri gene halkın önünde eleştirdiler. Aydınlıkçılar devlete ve hâkim sınıflara karşı yapılan hiçbir eylemi, o an için yanlış bulsalar bile, teşhir etmediler; bu tür herhangi bir eylemin içindekiler hakkında hiçbir şey yazmadılar, Aydınlık'ın yayın ilkesiydi bu. Aydınlıkçılığın ölçüsü her zaman halkın çıkarları oldu. Aydınlıkçılar devrimciliği daima halkın kazanılıp seferber edilmesi olarak anladılar.

Hasan YALÇIN - Mart 1995 - Teori Dergisi (Kemalistler.net)

Son Yazılar