psikolojik savas2

Psikolojik Savaş! (2) - İşçi Partisi'ne yönelik iftiraların kaynağı!

Yöntemler: "Tertip, Yağma, Irza Tecavüz"

Şimdi artık eski ÖHD Başkanı General Cihat Akyol'u dinleyelim: "Bazı ahvalde propaganda için istismar edilmek üzere mürettep olaylar meydana getirilir, isyancıların yaptığı intibaını verecek, yağma ve katliam, ırza tecavüz olayları ele alınabilir. Ancak hemen bilinmelidir ki, konu çok hassastır; yer, zaman, şekil ve mahiyeti itibarıyla ustalık gösterilmezse, tersine karşı koymaya zarar getirebilir." [7]

Cihat Akyol bir başka yazısında ise şunları belirtir: "Halkı mukavemetçilerden ayırmak için, sanki ayaklanma kuvvetleri yapıyormuş gibi, mücadele kuvvetlerince zulme kadar varan halka haksız muamele örnekleri ile sahte operasyonlara başvurulması tavsiye edilir." [8]

Önce soğukkanlılığa dikkat: Kontrgerillacının gözünde halk yığınlarının hayvan sürülerinden hiç farkı yok. O bile değil, halk denince kontrgerillacı süngülenecek, ırzına geçilecek et yığınlarını düşünüyor olmalı. İşte psikolojik harbin diğer araç ve yöntemleri bunlardır: Olaylar "tertiplemek", "yağma ve katliamda" bulunmak, "ırza geçmek", "zulme kadar varan, halka haksız muamele örnekleri" yaratmak: Sonra da bütün bu işlerin "asinin" yani devrimcilerin üstüne yıkılması. Yani propaganda! Psikolojik harp, öncüyü işte bu yöntemlerle halktan koparmaya çalışıyor. Türkiye'nin provokasyonlar tarihinin son otuz yılında yaşananları anımsamak gerekir: 1 Mayıs 1977'de taksim meydanında 35 insanın yaşamına mal olan ünlü tertip: tertibin "Maocular" diye adlandırılan devrimcilerin üstüne yıkılmaya çalışılması; 12 Mart Askeri darbesi öncesinde İstanbul'daki Atatürk Kültür Merkezi'nin yakılması, Eminönü vapurunun batırılması; hemen ardından suçun devrimcilere yüklenmesi; işkenceli sorgular; 1977 Haziran seçimlerinden hemen önce suikast girişimleri, sabotajlar biçiminde sahnelenen bir dizi provokasyon; provokasyon eylemlerinin her birinde eylem yerine bırakılan sözde devrimci bir örgütün imzasını taşıyan bildiriler... Şimdi de köylerin yakılması, çoluk çocuk demeksizin gerçekleştirilen katliamlar hep "kim yaptı! " sorusunu gündeme getiriyor. Ne kadarı PKK'ye ait, ne kadarı kontrgerilla eylemi?

"Siyah ve Gri Propaganda"

Psikolojik harbin "dimağları ele geçirme" diye adlandırdığı amaç, düpedüz " beyin yıkamadır". Psikolojik harp kitaplarında "propaganda" diye geçiyor. Kontrgerilla propagandasının, yani psikolojik harbin temel malzemesi yalandır. Kontrgerilla tarafından yapılmış eylemlerin devrimcilerin, yani "asinin" üzerine atılması yanında, iftira ve karalama çok geniş ölçüde başvurulan araçlardır.

Kontrgerilla teorisi yalan üzerinde öylesine uzmanlaşmıştır ki, sınıflandırmalara bile gitmiştir. Bir başka psikolojik harp uzmanından okuyalım:

"Siyah propaganda: İddia ettiğinden başka bir kaynaktan gelen kapalı bir propaganda nevidir. Yalan ve rivayetten istifade eder. Hakiki kaynak bilinmediği müddetçe, mülevves veya temiz bir şekilde savaşmakta serbesttir.

"Gri propaganda: Hiçbir kaynak bildirmeyen bir propaganda nevidir. Rivayetlerden istifade eder. Hiç yokken ortaya çıkar, çabuk yayılır, doğruluğu tahkik edilemez. ...saiyalar en iyi misaldir." [9]

Ne kadar büyülü bir silah : "hakiki kaynak bilinmediği sürece mülevves (Yani, kirli, pis; karışık düzensiz ) veya temiz bir şekilde savaşmakta serbesttir." Bırakıyorsunuz ortalığa yalanı, beyinleri asit gibi yakarak görevini yapmayı sürdürüyor. Son derece masrafsız! Ne uçak ve top gibi dolar gerektiriyor; ne de yakıta ihtiyacı var. Körfez Savaşı sırasında ve sonrasında Amerika tarafından dünya çapında yürütülen psikolojik savaşı anımsayınız! Savaştan önce Saddam'ın, namlusu bilmem kaç metrelik bir top ithal etmekte olduğu yalanı ortaya atılmıştı da, dünyanın yüreği ağzına gelmişti. Topun adı da vardı: Cehennem Topu! O topla Irak dünya barışını, Allah korusun, göbeğinden vurup tuzla buz edecekti! Amerika yetişti. O kadar uzağa gitmeye gerek yok, şu Aydınlıkçılar, İşçi Partisi ve Doğu Perinçek hakkında yıllardır kullanılagelen yalan ve iftiralar psikolojik savaşın özelliğini en güzel ortaya koyan örnektir. Ne diyor psikolojik savaş: "Bunlar devrimcileri ihbar etti", "bunlar ajan", "bunlar devrimcileri öldürdü".

Gerçek kuşları tüfekle vurup ortadan kaldırabilirsiniz, psikolojik harp ise hayalet kuşlar kullanıyor. Onları bulup tek tek ortadan kaldıramazsınız. "Doğruluğu tahkik edilemez" diyor uzman! Yalanın özelliği budur. Olmayan bir şeyin olmadığı da kanıtlanamaz. O zaman yalan, "mülevves veya temiz biçimde savaşmaya devam eder". Gel şu ihbar edilmiş devrimcilerden bir tane göster desen, ağzını açamaz; öldürülen bir tek devrimciyi bırak, bacağına basılmış bir tek karınca göster, de; sesini çıkaramaz. Ne yapar peki? "Vallahi öyle diyorlar Abi!" diye ellerini açar. Kim diyor çocuğum? "Öyle söyleniyor" "Dimağ" ele geçirilmiştir. Psikolojik harp yalanlarını piyasaya kendisi sürer, ya da "sosyalist" adını almış provokasyon gruplarının dergilerini kullanır. En iyisi tabii bu ikincisidir.

"Şehir Eşkıyası", "Kır Eşkıyası", "Terörist"

Psikolojik savaş "asiyi tecrit" kampanyasına daha isimlendirmeden başlar. "Asi" başında, konuşmalarda, açıklamalarda nasıl anılacaktır? Psikolojik savaş merkezleri oturup bu konuda bir karar oluşturlar. Örneğin devrimciler için, "şehir eşkıyası" adı uygun bulunur. Evet, psikolojik savaşın en yoğun olarak kullanıldığı 12 Mart döneminde devrimciler için hem "şehir eşkıyası", hem de "kır eşkıyası" deyimleri kullanıldı. O dönemin ünlü isimlendirmelerinden biri de "şaki" idi. TRT bültenlerinde devrimcilerden "şaki" diye söz edilirdi. Önceleri spikerler "şa" hecesini biraz uzatarak okuyorlardı, sonradan doğrusu kendilerine öğretildi. Simdi PKK'lılara "terörist" deniyor. "Terörist" değil de, örneğin "gerilla" demeyi tercih eden çıkarsa ne yapılıyor? Hizaya getiriliyor. Gazetelerin bu yönde baskıya uğradıkları bilinen bir gerçektir. "Asi"yi suçlu göstererek halkın gözünden düşürmek, onu desteklemesi mümkün kesimleri korkutmak psikolojik savaşın temel ilkelerinden biridir.

Psikolojik Savaş ve Bilimsel Araştırmalar!

Biliyoruz psikolojik savaşın hedefi halk yığınlarıdır. Dolayısıyla halk yığınlarının içinde bulundukları psikolojik ve kültürel durumu net olarak bilmenin büyük önemi vardır. Psikolojik savaş yalanı ve iftirayı kullanır; kışkırtma yöntemine başvurur, hatta sadece bu yöntemlere dayanır. Ancak psikolojik savaş birkaç uzmanın masa başında planladıkları bir çalışma değildir. Sosyal Antropoloji, Psikoloji ve Sosyoloji psikolojik savaşın özellikle yararlandığı bilim dallarıdır. Amerikan emperyalistleri psikolojik savaşı geliştirirken özellikle Sosyal Antropolojiden yararlanmışlar; hatta bu bilim dalının gelişmesine de katkıda bulunmuşlardır. Geçtiğimiz yüzyılda sömürge halklarının kültürleri üzerinde incelemeler yapan, bu konuda bilgi toplayan Batılı misyonerler aslında aynı zamanda Sosyal Antropolojinin de temellerini atmışlardı. Sömürge valileri misyonerlerin topladıkları bilgilere, vardıkları sonuçlara dayanarak hükmettiler.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikan ordusu, Japonlarla başa çıkabilmek için tanınmış Antropolog Ruth Benedick'ten yararlandı. Ondan Japon kültürünü incelemesi istendi. Bu inceleme sonunda bugün hâlâ Kültürel Antropolojinin belli başlı yapıtları arasında sayılan "Krizantem ve Kılıç" adlı eser ortaya çıktı. Amerikan ordusu bu eserden Japon esirlere karşı tutum geliştirirken özellikle yararlandı.

Gene aynı sözü tekrarlayabiliriz: O kadar uzağa gitmeye gerek yok! "Barış gönüllüleri" seferberliğini, konuyla ilgili herkes hatırlar. Psikolojik savaş için bilimsel alt yapı oluşturma olayıydı söz konusu olan. Ortada ne barış vardı, ne de gönüllü! Psikolojik savaşın sözcükleri hep tuzaklarla doludur.

Amerika'dan Gelen Davetler!

Amerikan "Yardım" teşkilatları da Türkiye halkının sosyolojik yapısına ilişkin bilgiler topladılar. Şimdi isim vermiyoruz ama ünlü, üstelik "ilerici" diye tanınan birçok öğretim üyesi, hem de karşılığında para alarak Amerika için araştırmalar yaptılar. Araştırmalarını bilimsel eser diye Amerikan doları alarak yayınladılar. Doğu Anadolu'nun sosyal ve etnik yapısı, göçerlerin yaşamı, Keban yöresinde köylülerin siyasi ilişkileri, bölgedeki kapitalistleşmenin düzeyi, kapitalistleşmenin köylerde yol açtığı değişim, gecekondular, gecekondularda kültürel değişim... Hepsi de Amerika hesabına uzmanlar tarafından didik didik edildi. [10] Psikolojik savaş için bilimsel bir hazine oluşturuldu. Çeşitli meslek örgütlerinin Amerika tarafından hazırlanıp ısmarlanmış programları uygulamaları, elde ettikleri bilgileri Amerikan makamlarına sunuyor olmaları, tabii bu hizmet karşılığında Amerikan devletinden gezi davetleri ve para yardımı almaları aynı şekilde psikolojik savaşa verilmiş bir destektir.

"İstismar Edilecek Hedefler"

Türk Jandarma Genel Komutanlığı 1973 yılında teşkilatına gizli bir genelge gönderdi. Genelge psikolojik harp talimatları içeriyordu. Orada şöyle söyleniyor: "Bölge halkının gerilla ve karşı gerilla harekâtı yönünden durum ve temayülleri üzerinde önemle dur. Karşı propaganda ve psikolojik harp faaliyetlerini ilgili tüm kuruluş ve makamlarla koordine ederek, müştereken tespit et ve uygula". Türkiye halkı Türk devletinin Jandarması'nın psikolojik harp hedefi oluyor, önce bu önemli noktayı saptayalım.

Daha önemlisi ise, aynı genelgede Komutanlık şunları istiyor: "Bölge etüdünü en kısa zamanda hazırla, bölgenin coğrafi yapısı ile meteorolojik koşullarını, politik, sosyo-ekonomik, kültürel durum ve sorunlarını, iç güvenlik, gerilla ve karşıt gerilla harekâtı yönünden olumlu ve olumsuz yönleriyle değerlendir" Jandarma Genel Komutanlığına göre, her bölgenin "sosyal ve kültürel durumu, gelenek ve görenekleri, dini özellikleri iyi kullanıldığı takdirde, psikolojik savaşta olumlu sonuçlar alınabilir." Komutan, "müessir bir psikolojik harp harekâtı için propaganda yönünden istismar edilecek hedeflerin ve hedef bilgilerinin tespitini" de istiyor.

Bu satırlar okuyucuya herhalde Hava Kuvvetleri uçaklarıyla Kürt bölgelerine atılan ayet ve hadislerle dolu bildirileri hatırlatacaktır. Aynı zamanda 12 Eylül öncesi sahnelenen Kahramanmaraş ve Çorum katliamlarını düşündürtecektir. Çok milliyetli ve çok mezhepli Türkiye toplumunda psikolojik harp sızacağı çok sayıda çatlak bulabilmektedir.

Günlük Yaşantı İçinde Savaş!

Silahların yanında psikolojik etken kuşkusuz bütün savaşlarda ve en başından itibaren vardı. Propaganda silahların gücünü arttırmak için daima kullanıldı. Daha önceleri psikolojik savaş silahlı mücadelenin hemen öncesinde başlatılır, savaş boyunca da sürdürülürdü. Kontrgerilla teorisyen ve uzmanlarının belirttiklerine göre psikolojik savaş, "ikinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası silahlı mücadelenin yerini alırcasına günlük yaşantının bir parçası haline geldi." [11] Kontrgerilla savaşına "modern" denmesinin nedeni de işte budur.

Tarihi biraz daha geriye almak gerekiyor. 1917 Ekim devrimiyle birlikte açılan proleter devrimleri ve milli kurtuluş savaşları çağı bütün dünyada sömürgelerin kurtuluş mücadelelerine tanıklık etti. Bu süreç İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra hızlandı. Psikolojik savaş emperyalistler tarafından özellikle kurtuluş mücadelelerine ve proleter devrimlere karşı geliştirildi. Yani halklara, ezilenlere karşı. Bütün Kontrgerilla edebiyatı Çin Devrimi'nin önderi Mao Zedung'un, Vietnam Devrimi'nin önderlerinden General Giap'ın askeri teorilerine karşı geliştirilmiş savaş teori ve taktiklerinden oluşur. Özellikle Mao'nun askeri yazıları Türk Genelkurmayı dâhil bütün genelkurmaylar tarafından kendi dillerine çevrilmiş, askeri akademilerde analiz edilmiştir.

Öte yandan Kontrgerilla, ayaklanmaya meydan vermemenin, ayaklanmayı bastırmaktan daha kolay olacağından hareket eder. Dolayısıyla psikolojik savaşı sadece ayaklanmalar sırasında değil, toplumsal hayatın bütün dönemleri boyunca bütün alanlarında kullanır. Öyle ki, psikolojik savaş aygıtları halkı sürekli olarak yarın ayaklanabilecek düşman olarak görür, bu görüşe uygun olarak yığınları sürekli hedef tahtasında tutar. "Ayaklanmaya meydan vermemek, karşı koyma harekâtında ayaklanmayı bastırma harekâtından daha önemlidir... Bu safhada ayaklananlar kuvvet olarak hedef teşkil etmemişlerdir. Diğer silahların esasen kullanılamayacağı bu devre zarfında psikolojik harp ve faaliyetler mücadelenin esasını teşkil eder." [12]

Devlet Aygıtının Dönüşümü!

Bütün halkı, üstelik sürekli olarak düşman gören bir savaş yöntemi nasıl bir aygıt gerektirir? Modern savaş yöntemi olarak psikolojik savaş, kaçınılmaz biçimde devletin yapısını da değiştirerek onu "modernleştirecekti". Öyle yaptı. "Psikolojik harbin idaresi, bu faaliyetle doğrudan doğruya veya dolayısıyla ilgili bütün unsurlarla tam bir koordinasyonu sağlayacak bir teşkilata ihtiyaç gösterir." [13] Bütün devlet aygıtı psikolojik savaşın emrine girer, psikolojik savaş, devlet aygıtının esas işi haline gelir. "Hükümetin hazırlayacağı bütün planları ve takip edeceği politikayı yürütecek olan devlet mekanizmasının her unsuru, psikolojik harp ile ilgili faktörü, daima nazarı itibara almalıdır. Bu manada hükümet politikasının esaslı bir kısmı olan psikolojik harp faaliyeti klasik politikanın ayrılmaz bir rüknüdür." [14]

Yeni Dünya Düzeni'nin Türkiye'deki adamları olan İkinci Cumhuriyetçiler "devleti küçültmek" sloganını öne çıkardılar. Bu proje, devletin eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi bütün sosyal işlevlerinden arındırılmasını içeriyor. Özelleştirme politikalarıyla Türkiye'nin iç pazarının çökertilmesinden ve ekonomik alt yapının emperyalizme ikram edilmesinden sonra artık devletin sadece bir psikolojik harp aygıtından ibaret kalacağını söylemek mümkündür. Bu nedenledir ki, İkinci Cumhuriyet'in devletinin, bir kontrgerilla cumhuriyeti olacağını söylüyoruz. Emperyalizmin gittikçe daha fazla hâkimiyeti altına giren devletin yönelişi de esasen budur.

Türk Psikolojik Savaş Aygıtı!

2000'e Doğru dergisi 1987 Ekim'inde garip bazı yayınlar keşfetti. [15] "Kur'an-ı Kerim'in Kısaca Tanıtılması", "Dokuz Soru ve Dokuz Cevapta Ermeni Sorunu", "Türkiye Aleyhindeki Ermeni Propagandası ve Gerekçeler" gibi isimler taşıyan broşürlerde ne yazar ismi, ne yayıncı adı, ne de yayınevi kimliği yer alıyordu. Araştırma, dergiyi Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüsü'ne götürdü. Gerçekten de Genel Müdürlük'te aynı broşürlerden bol miktarda bulunuyordu, ayrıca başkaları da. Örneğin, "Rusya'nın İçyüzü". Onun da künyesinde hiçbir kayıt yer almıyordu. 2000'e Doğru başta eski ve yeni genel müdürler olmak üzere, Ankara Vali Yardımcısı Yahya Gür dâhil, birçok ilgiliye başvurup, sordu. Yanıt yoktu. Genel Müdürlük kendi raflarındaki broşürler hakkında bir açıklamada bulunamıyor, bulanık yanıtlarla geçiştiriyordu. 2000' Doru'nun kapak sloganı şöyleydi: "Devletin İllegal Yayınları".

2000' Doğru 1987 başında devletin illegal bildirilerini kapak yaparak yayın hayatına girmişti. Devlet Kürt bölgelerinde ayetli hadisli bildirileri askeri uçaklardan halkın üzerine atıyor, halkı PKK'ye karşı cihada çağırıyordu. [16] O bildirilere sahip çıkacak devlet yetkilisi bulanamamıştı. Devletin belirli merkezleri, aynı devletin yasalarının dışında ve üstünde bir propaganda faaliyeti yürütüyordu. İllegal devlet!

İllegal yayınların kaynağını gene 2000'e Doğru, yani Aydınlıkçılar keşfetti. Tam üç buçuk yıl sonra, Haziran 1991'de... [17] Ancak sorun sadece illegal yayınlar yapmaktan ibaret değildi. Bu kez toplumun önüne çıkarılan Türk devletinin psikolojik harp aygıtının merkezindeki kurumdu. Kurumun adı, "Toplumla İlişkiler Başkanlığı" idi, kısaca "TİB" deniyordu. 2000' Doğru kapağında şöyle yazdı: "Türk Gladyosu'nun Psikolojik Savaş Aygıtı TİB". Gladyo, bilindiği gibi, İtalyan Kontrgerillası'nın adıdır.

MİT Başarısız Olunca TİB!

Dehşetengiz psikolojik savaş örgütünün böylesine hoş ve masum bir isim almış olması sanırız ilgi çekmiştir: "Toplumla İlişkiler Başkanlığı". Psikolojik savaşa uygun.

Hatta psikolojik savaş'ın kendi adı da daha değişiktir. Psikolojik savaşçılar, psikolojik savaş yerine "psikolojik savunma" demeyi yeğliyorlar. Psikolojik harp, psikolojik harekât, psikolojik savaş gibi deyimler hem siyasi çevrelerde, hem de özellikle halk içinde tedirginlik yaratıyor, şüphe ile karşılanıyor. Özellikle psikolojik harbin vahşi sonuçlarının yoğunlukla yaşanmasından sonra. "Almanya, daha olumlu etki yaratır düşüncesiyle, bu terimler yerine Psikolojik Savunma sözcüğünü kullanmaktadır." [18]

TIB 1983 yılında kuruldu. MGK Genel Sekreteri Orgeneral Halit Toroslu dönemin Başbakanı Bülend Ulusu'dan böyle bir örgütün kurulmasını istedi. Yurtdışında Ermenilere karşı girişilen operasyonları MIT yürütmüş ve "eline yüzüne bulaştırmıştı". Mehmet Eymür 2000'e Doğru'ya bu konuda şunları söylemişti: Yurtdışında yapılacak harekâta MGK izin verir. O zaman görev MIT'e verilmişti. Fakat Ermenilere karşı yapılan bu operasyonlar çok başarısız oldu. Bu iş de askerlerin canını sıktı". [19] Operasyonları Hiram Abas ve Mehmet Eymür'ün Ülkücü terör timlerini kullanarak yürüttükleri öğrenilmişti. 2000'e Doğru Ekim 1990 tarihli sayısında konuyu kapak yaptı. Askerlerin "canları sıkılınca" bu işlerin sivillerle yürümediğine karar verdiler. Psikolojik Savaş işini MİT'ten aldılar, kurdukları TİB'ye verdiler. MIT'in Psikolojik Savunma Başkanlığı bu TIB'ye bağlandı.

TIB'nin yasası Turgut Özal'ı iktidara getiren 1983 Genel Seçimlerinden iki gün sonra, 9 Kasım 1983 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlandı. Darbeciler rejime son "rötuşlarını" TIB'yi kurarak yaptılar.

TİB, MGK'nin ana hizmet birim başkanlıklarından biridir. İlk başkanı daha önce ÖHD Başkanı sıfatıyla andığımız şimdiki MGK Genel Sekreteri Orgeneral Doğan Beyazıt'tı. Beyazıt bu görevde bir yıl kaldı, Başkanlığı ünlü bir başka komutana bıraktı: Teoman Koman. Koman daha sonra MIT Müsteşarı oldu.

Devletin Gerçek Yasa Yapıcıları!

TİB için "Devletin Komisyonu" da deniyor. Yasalar konusundaki işlevi nedeniyle. Yurttaşlık bilgisi kitaplarında yasaları Parlamentonun yaptığı yazılıdır. O Parlamentonun da komisyonları vardır, yasaların çıkış sürecinde tartışmalar yaparlar. Gerçekte ise bütün önemli yasalar MGK tarafından ya doğrudan doğruya hazırlanır, ya da onaylanır. Gerçek Parlamento MGK'dir. Bu gerçek Parlamento'nun gerçek komisyonu da TİB oluyor. Psikolojik savaş devletin gerçek işlevi haline geldikçe psikolojik savaşı yürüten kurumların da gerçek devlet olarak belirmesi son derece doğaldır.

Plan, proje ve operasyon düzleminde TİB, "devletin bekasını" sağlamakla görevli en önemli kurumlardan biridir. Eğitim, sağlık gibi konular da dâhil bütün devlet işlevleri MGK ve onun "komisyonu" TİB tarafından bu "beka" işine bağlı olarak denetlenir, yönlendirilir. Şu sıralarda tartışılmakta olan Terörle Mücadele Kanunu cinsinden işler ise doğrudan TİB'nin alanına girer. Bu Kanun'un MGK tarafından hazırlandığı, değişiklik yapılacaksa oradan izin alınması gerektiği artık kamuoyu tarafından biliniyor. Ama bu kadar değil. Kürtlere ilişkin olsun, işçi ve memur hareketi söz konusu olsun, özellikle dış Türkler gibi kritik bütün konular TİB'nin plan ve strateji oluşturma alanlarıdır. Medyanın "milli hedefler" doğrultusunda hizaya getirilmesi, hizada tutulması işini de unutmamak gerekir. TİB, basın ve televizyonları zamanın Olağanüstü Hal Bölge Valisi Hayri Kozakçıoğlu'nun deyimiyle "milli maç spikeri" üslubunda birleştirmek ister. Bu amaçla Genelkurmay'ın düzenlediği meşhur brifingler kamuoyunda çok tartışıldı.

TİB'nin kadroları ve aldıkları aylıklar gizlidir. TİB'de sivil kadroların da çalıştığı ancak kritik yerlerdeki personelin asker olduğu belirtiliyor. Siviller daha çok büro işlerinde kullanılıyor, istihbarat işlerine pek sokulmuyorlar. Kadrolar hücre tipi örgütlenme içinde çalışıyorlar.

TİB'in Profesörler Ordusu!

Psikolojik savaşın Sosyal Antropoloji, Psikoloji ve Sosyoloji gibi bilim dallarından yararlandığını, bu bilim dallarının gelişmesine katkılarda bulunduğunu belirtmiştik. Nitekim Türk psikolojik savaş aygıtı da emrinde adeta bir "bilim adamları ordusu" çalıştırıyor. Gerçi 2000'e Doğru 1987de o isimsiz, yayınevi belli olmayan birkaç broşürün devletin illegal yayını olduğunu saptamıştı ama turpun büyüğü heybedeydi. Yani TİB'nin adeta bir büyük yayın kurumu gibi çalıştığı ancak 1991'de ortaya çıkarılabilecekti. TİB'nin Kürtlere, Ermenilere, Türkiye'deki devrimci akıma ilişkin pek çok yayını var. Bu yayınların bir kısmının yazarı belli değil, bir kısmının üzerinde sahte isimler var, bir kısmı ise profesör unvanlı yazarların imzasını taşıyor.

TİB'ye "bilimsel çalışma" sunan isimlerden en meşhurları şunlar: Prof. Abdülhaluk Çay, Prof. İbrahim Kafesoğlu, Prof. Bahaeddin Ögel... Bir de Ertugrul Zekai Ökte var. Ökte de profesör olarak tanınıyor, ama öğretimle ilgisi yok, kendisi avukat. Nasıl oluyor peki? Psikolojik savaşta her şey mümkündür. "Bilimsel Çalışma" deyimini tırnak içine alışımızın nedeni, psikolojik savaş için yazılmış kitaplarda birincil kaygının "bilimsellik" olmadığını belirtmektir. Nitekim Kürtlerin aslında bir etnik kimliğe sahip olmayıp, dağlarda gezen, kar üzerinde ayaklarıyla "kart kurt" diye sesler çıkardıkları için "Kürt" adını almış Türkler olduğunu ileri süren görüşler işte bu psikolojik harp profesörlerine aittir. TİB profesörlerinin yazdıkları kitapların kitaplıklar dolusu olduğu belirtiliyor. Tabii bu eserleri yazdıkları için büyük paralar alıyorlar devletten, emeklerinin karşılığını görüyorlar. Kitapları, çok güzel, birinci hamur kağıda basılıyor.

"Sosyalist" Dergilerde Tekrarlanan Psikolojik Savaş Malları!

Devletin psikolojik savaş broşürlerinden elimizde bulunan ikisi Aydınlıkçılarla ilgili. Birinin adı "2000'e Doğru'nun Yayınları ve Gerçekler". Türkiye Fikir Ajansı tarafından 1988'de çıkarılmış, üstünde "Gülen Güzel" imzası var. Öteki, "Muhbirlik! Devrime İhaneti ve Doğu Perinçek!" adını taşıyor. Ünlemler, herhalde okuyanları dehşete düşürsün diye konmuş. Bu broşürün altında "Doğrudan Mücadele" yazılı. "Devrimci" bir örgüt adı izlenimi vermesi isteniyor olmalı. Ne Gülen Güzel diye bir insan saptanabiliyor, ne de "Doğrudan Mücadele" adında bir örgüt!

Bu broşürler bile Aydınlıkçılara yönelik iftiranın kaynağını yeteri kadar net biçimde ortaya koyuyor. Türk devleti "devrimciler" adına, "Devrime ihanet eden" Doğu Perinçek'le mücadele ediveriyor. Çünkü devrimcileri çok seviyor, bir an önce devrim yapmalarını istiyor; devrimcileri "ihbar ve ihanete" karşı uyarıyor, koruyor!

Bu iki broşürde devlet belirli bir teknik, belirli bir psikolojik savaş üslubu kullanıyor. Ancak devlet proleter devrimcilere karşı mücadele ederken tek bir üslupla yetinmiyor. Nitekim "sosyalistlik" adına çıktıklarını söyleyen bazı dergiler de bu iki devlet broşürüyle aynı malzemeyi tekrarlıyorlar. Doğu Perinçek, İşçi Partisi ve Aydınlıkçılar konusunda bu küçük grup dergilerinde çıkan iftiraların devlet broşürlerindekilerle hiçbir farkı yok. TİB'de ve diğer psikolojik savaş birimlerinde oluşturulan malzeme sözde devrimci yayın organları tarafından piyasaya sürülüyor. Bu yayınlarda psikolojik savaş aygıtının somut nüfuzu ve rolü ne kadardır? Bu sorunun yanıtı da zaman içinde netleştirilir. Ancak bir nüfuz ve rolün varlığı apaçık ortada. Psikolojik savaş için üretilmiş CIA ve MIT mallarını kullanmak bazı bilinçsizlerin kolayına geliyor olabilir; ama şurası da kesin: Psikolojik savaş aygıtı devrimci geçinen örgütlerin içinde yuvalanmaya büyük önem verir.

Basın -Yayın Alanında Psikolojik Savaş!

Yayın, psikolojik savaşın önemli araçlarından biri. Dolayısıyla TİB'nin sadece kitap çıkarmakla kalmadığı, dergicilik alanına da el attığı belirlenebiliyor. 1980'lerde TIB, DTL-Panorama adında bir dergi çıkardı. İngilizce ve Türkçe yayınlanan DTL-Panorama, belirtildiğine göre dış tanıtım ve lobicilik yapacaktı. Giderleri örtülü ödenekten karşılandı, aynı zamanda Merkez Bankası başta olmak üzere devlet kurumlarından bol bol ilan aldı. Tabii böyle yayınların bazı kişiler tarafından arpalık olarak kullanıldığını da belirtmek gerekiyor. Nitekim son derece kalitesiz, eksensiz, "devlet büyüklerinin" reklâmından başka bir iş yapmayan bu yayınların bir işe yaradığını söylemek zordur.

DTL-Panorama kapandıktan sonra yerine bu kez Profil diye bir dergi çıkarıldı. Kadro aynıydı. Daha ilginci her iki derginin ilan ettiği yayın kurulunda yer alan isimlerdi: Prof. Oğuz Türkkan, Prof. Yaşar Gürbüz, Doç. Mustafa Erkal, MHP'li eski bakan Agâh Oktay Güner... Katkıda bulunanlar arasında ise, Prof. Ayhan Songar, Prof. Emel Doğramacı, Prof. Tahsin Banguoğlu, Prof. Şaban Karataş, Prof. Nevzat Yalçıntaş, Prof. Sabahattin Zaim, Prof. Kemal Aydınalp gibi ünlüler yer alıyordu.

TİB'nin yurt dışında Gurbet isimli bir dergi, gene yurt dışında Karagöz ve Boşver isimli iki mizah dergisi çıkardığını da 2000'e Doğru I99I'de tespit etmişti.

Medya! Medya!

TİB'nin doğrudan çıkardığı yayınların o kadar önemi yok. Bunlar beceriksizce kullanılan araçlar. Önemli olan TIB'nin büyük basın ve televizyon içindeki faaliyetidir. Sadece tepeden, o Genelkurmay brifingleri gibi yöntemlerle hizaya getirme anlamında değil; TIB'nin, yani psikolojik savaşın her önemli gazetenin, televizyonun içinde, hem de önemli yerlerde görevliler bulundurduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Asıl psikolojik savaş medya ile yapılıyor çağımızda. Bu kadar büyük bir kamuoyu oluşturma makinesinin psikolojik savaşın dışında kalması, işin doğasına aykırıdır. Ama söz konusu olan teorik bir varsayım değil. Dikkatli bir okuyucu Kıbrıs gibi, Kürt sorunu, dış Türkler, Ermeni sorunu gibi bütün önemli konularda medyanın ortak davranışından sonuçlar çıkarabilir.

Psikolojik savaş basın özgürlüğünü büyük gazetelerin ancak bulmaca ve satranç köşeleriyle televizyonların "Turnike" türünden eğlence programlarına tanıyor olmalı. O bile değil: Eğlence programları da halkın psikolojisini oluşturmada kullanılabilir...

Psikolojik Savaş Aygıtının Örgütlenişi!

TIB, psikolojik savaşın beynini oluşturuyor. Ancak incelememiz bütün devlet aygıtının bir tür psikolojik savaş aygıtı oluşturuyor olduğunu ortaya koymuştu. Gene de psikolojik savaşla doğrudan ilgili kurumların sayılması gerekirse şunlar hemen belirtilebilir: Tabii MIT ve simdi ÖKK (Özel Kuvvetler Komutanlığı haline getirilerek güçlendirilen ÖHD). Jandarma Genel Komutanlığı'nın ilgili birimleri, İçişleri Bakanlığı'nın ilgili birimleri, İçişleri Bakanlığı'na bağlı Sivil Savunma Teşkilatı; Seferberlik Tetkik Kurulları!

Aynı zamanda YÖK ve YÖK'e bağlı rektörlüklerin de psikolojik savaş içinde önemli roller üstlenmiş oldukları belirtilebilir. TİB'nin zaman zaman rektörlüklerde ortak seminerler, konferanslar düzenledikleri, bir eşgüdüm içinde hareket ettikleri biliniyor. Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü'nün işin içindeki rolüne o illegal yayınlar dolayısıyla değinmiştik. Genel Müdürlük psikolojik savaş aygıtının önemli bir parçasıdır. Bakanlık ve Genel Müdürlüklerin halkla ilişkiler bölümleri de psikolojik savaşta roller üstlenen devlet birimleri arasındadır. Öte yandan TİB yan kuruluş kapsamında vakıf, enstitü, ajans gibi kurumlara sahiptir. Bunlar arasında, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türk Dünyasını Araştırma Vakfı, Tarihi Araştırmalar ve Dokümantasyon Vakfı, Türkiye Fikir Ajansı, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Yıldız Yayınları sayılabiliyor.

Sivil Kanatta MHP Var!

Kontrgerilla ile MHP arasındaki ilişkiler şimdi az çok bütün kamuoyu tarafından biliniyor. Ancak bir zamanlar bilinmiyordu. 1978 yılında yayın yaşamına giren Aydınlık gazetesi hem Kontrgerilla konusunu, hem de bu gücün MHP ile ilişkilerini gözler önüne serdi.

Aydınlık ciltleri bu konuda yoğun bilgi içerir. 1990'lara gelindiğinde ise MHP'nin özel timler başta olmak üzere özellikle devletin "çelik çekirdeği" diyebileceğimiz aygıtla yoğun bir ilişki geliştirdiği görülebiliyor. Kürt bölgelerinde panzerlerin ve tankların üzerine asılan üç hilalli bayraklar, özel tim elemanlarının kurt başı selam verişleri gene bu bölgelerdeki polis karakollarının MHP örgütleriyle ilişkileri gazetelere konu oldu. Dahası MHP'nin Kürt bölgelerinde özellikle Kontrgerilla faaliyeti çerçevesinde devlet içindeki bazı güçler tarafından örgütlendiğine dair hem kanıtlar var, hem de toplumdaki yaygın kanaat bu yönde.

Kontrgerilla faaliyetinin bir de siyasal partiye ihtiyaç duyduğu teorik düzeyde de ele alınmış çözümlenmiş, bu konuda kitaplar yazılmıştır. İşte Kontrgerilla teorisinin babalarından, aynı zamanda Türk Kontrgerillacılarının hocası sayılan C1A uzmanı David Galula'nin bu konuda yazdıkları: "Parti, politikanın-bilhassa politikanın en fazla rol oynadığı ihtilal harplerinde-bir aletidir. Tatbik için lüzumlu bir alete sahip olmadığı müddetçe en iyi politika bile ayaklanmaları bastırmakla görevli olan kuvvetler için bir kıymet ifade etmeyebilir." Kontrgerilla uzmanının diliyle MHP'nin Kürt bölgelerine "lüzumlu alet" olarak götürüldüğü, bizzat devlet tarafından örgütlendiği açıktır. "Ayaklanmaları bastırmakla görevli kuvvetlerin bu liderleri (yerel liderler) bulduğu gibi, bunlar da halk arasında muharip kimseleri bulmalıdırlar. Bulunacak muharip kimseleri bir arada tutabilmek için bu liderlerin yardıma, desteğe ve bir siyasi partinin rehberliğine ihtiyaçları vardır." Kontrgerillanın teorisi, Kontrgerilla-MHP ilişkilerinin geçmişine olduğu kadar bu günkü gelişmelere de ışık tutuyor. Devlet adeta, D. Galula'yı satır satır okuyor, uyguluyor. Kürt bölgelerinde koruculuk sistemi ile MHP arasındaki ilişkiler bile bu son alıntıyla amaç bakımından açıklık kazanıyor.

TIB olsun, TİB'nin bağlı olduğu MGK olsun esas olarak askeri kurumlardır. Salt askeri bir örgütlenme ile halkı denetim, altında tutmak mümkün değildir. Siyasi bir yapının psikolojik savaşın temeline yerleştirilmesi zorunludur. Birçok provokasyonda bu sivil siyasal gücün kullanıla geldiği de artık kanıtlanmış gerçektir. Alaaddin Çakıcı'nın her gün televizyonlara çıkıp, "açıkladığı zaman yeri yerinden oynatacağını" söylediği bilgiler bu ilişkilerin bilgisi olmalı. Aynı şekilde 1980 sonrasında doğrudan Milli Güvenlik Konseyinin emriyle Ermenilere karşı girişilen yurtdışı operasyonlarda Ülkücü çetelerin kullanılmış olması da bu kapsamda değer kazanır.

Türk devleti özel harbin girdabına sürüklendikçe MHP'yi de büyütüyor. Yeni Dünya Düzeni tarafından dayatılan sömürgeleşme sürecinin siyasal boyutunda bir Kontrgerilla Cumhuriyeti'nin varlığından söz ediyoruz. Bu süreç aynı zamanda faşizmin tırmanışına denk düşer.

IBDA-C'den Küçük Sol Gruplara Uzanan Cephe!

Psikolojik savaşa ilişkin genel bir çerçeve oluşturduk ve Türk psikolojik savaş aygıtı hakkında belirli bir bilgiye sahibiz. Şimdi artık Aydınlıkçılar ve İşçi Partisi hakkındaki psikolojik savaş konusunu ele alabiliriz. Böylece hem psikolojik savaşın nasıl yürütüldüğünü somut olarak göreceğiz, hem de Türkiye proleter devrimcilerinin karşı karşıya bulundukları iftira ve yalan kampanyasının gerçek kaynaklarına ineceğiz.

Aydınlıkçıları hedef alan psikolojik savaş cephesi en sağdan en sola kadar uzanan bir yelpaze görüntüsü veriyor. En sağda IBDA-C 'yi görebiliyoruz. IBDA-C fanatik şeriatçı bir provokasyon örgütü. Taraf isimli bir dergi çıkarıyor. Bazı "Sosyalist" örgüt liderlerini göklere çıkarırken hemen hemen her sayısında Doğu Perinçek ve Aydınlıkçılara saldırıyor. Aydınlıkçılara karşı kullandığı malzeme aynı: "İhbarcı" diyor, "ajan" diyor; 12 Ocak 1995 tarihli sayısında bir sürü küfür savurduktan sonra yeni olarak Doğu Perinçek'in "Türkeş ile beraber bir resmi binada Amerikan dolarlarını paylaşırlarken yakalandığını" da yazıyor. Sadece IBDA-C'nin yayınlarında değil, Selam gibi Yeni Düşünce gibi sağcı veya Türkeşçi yayınlarda da Aydınlıkçılar hakkındaki iftiraların tekrarlandığı görülebilir. Cephenin "sol" cenahında ise Atılım, Fabrika, Kızıl Bayrak, Sosyalist İktidar gibi asıl misyonları Aydınlık düşmanlığı olan isimlerine göre ve görünüşte "sosyalist" dergiler yer alır. Son dönemde Özgür Ülke de cepheye dâhil oldu.

"Büyük" basında ise iftiranın yayıncıları Hürriyet'teki Hadi Uluengin, Sabah'taki Cengiz Çandar'dır. Her ikisi de eski Aydınlıkçı olan bu şahıslar daha sonra Amerika'nın safına geçtiler. Köşelerinde Amerika'nın Türkiye'ye ilişkin politikalarını savunurlar. Cengiz Çandar, Pentagon'un gizli yerlerine girebilen "tek Türk" olmakla övünür. Turgut Özal'ın danışmanlığına kadar yükseldi, 2000'e Doğru dergisi kendisinin MİT'le ilişkilerini yazınca 22 "Aydınlıkçılar beni teşhir ediyorlar, öldürtecekler" diye devlete açık çağrılar yaptı. Çağrıları sonucunda 2000'e Doğru dergisinin Ankara bürosu Polis tarafından basıldı; çalışanlar işkenceli sorgudan geçirildiler.

MIT Müsteşar Yardımcılığı'na kadar yükseldikten sonra emekli edilen ve bir suikast sonucu öldürülen ünlü istihbaratçı Hiram Abas ve emekli edildikten sonra Çiller tarafından yeniden MIT'e alınan Mehmet Eymür de Aydınlıkçıları aynı şekilde "ajanlıkla" suçlamaya çalışmışlardır. Bu son iki isim aslında saldırının kaynağını ortaya koymak bakımından da son derece önemlidir.

IBDA-C'yi, bazı sözde "sosyalist" dergileri, Çandarları, Mehmet Eymürleri aynı safta birleştiren bu iftira kampanyasının, yıllardır sürdürülen bu psikolojik savaşın sebebi nedir? Aydınlıkçılara karşı bu bitmeyen kin ve nefret nedendir? Niçin başka sosyalistler değil de Aydınlıkçılar hedeftir?

Aydınlık Kontrgerillayı Halkın Önüne Çıkardı!

10 Temmuz 1978.

Aydınlık gazetesi, "Resmi Belgelerle Kontrgerilla" dizisini başlatıyor. Karanlık ve efsanevi örgüt "Kontrgerilla" kamuoyunun önüne çıkarılıyor. Devletin içindeki habis ur, devrim düşmanı cephenin kanunsuz suç aygıtı bir büyük kampanya boyunca teşhir edilecektir. 10 Temmuz demokrasi mücadelesinin önemli bir günüdür. 10 Temmuz 1978 günü, aynı zamanda Kontrgerilla gerçek düşmanıyla göz göze gelmiş oldu. O güne kadar devrimci bir örgüt olarak; devrimci örgütlerden biri olarak hedef alınan Aydınlıkçılık ve Aydınlıkçıların kurduğu partiler, 10 Temmuz'dan sonra Kontrgerilla tarafından artık stratejik düşman olarak hep listenin başında tutulacaktır.

"Kontrgerilla" adı siyasal hayata 12 Mart askeri darbesiyle girdi. 12 Mart darbesinden sonraki dönem boyunca birçok yazar, birçok aydın böyle bir örgütten söz etti. Gerçekten de 12 Mart'tan sonra gözaltına alınıp sorgulananlardan birçoğu gözleri bağlı, işkence tezgâhlarına yatırılırken işkencecilerden su sözleri dinlemişlerdi: "Burası doğrudan Genelkurmay'a bağlı bir Kontrgerilla üssüdür. Burada ne anayasa, ne de babayasa vardır. Öldürür bir kenara atarız." Sanıkların moralini çökertmeye yönelik olduğu sanılabilecek olan bu sözler aslında Kontrgerilla'nın devlet içindeki konumunu dile getiriyordu. Kontrgerilla devletin her türlü yasasının üstündeki örgüttü. Tek bir yasası vardı : "Düzenin bekasını sağlamak." Bu amaçla girişeceği hiçbir eylemden dolayı sorumlu tutulmayacaktı. Kontrgerillacı bu ilkeye göre eğitilir, bu ilkeye göre işini rahat rahat yürütür.

12 Mart sonrasında işkenceden geçmiş insanlar, hafızalarına kazınmış olan, "Burası doğrudan doğruya Genelkurmay'a bağlı bir Kontrgerilla üssüdür" sözünü fırsat buldukça anlattılar, yazdılar. Birçok ünlünün işkenceden geçirildiği Ziverbey Köşkü özellikle çok tanındı. Ancak böyle bir örgütün varlığı kanıtlanamıyordu. Devlet ortaya atılan iddialar karşısında gülüp geçiyor, ciddiye aldığını gösteren bir davranışa yönelmiyordu. Yazılıp, çizilenler adeta Kontrgerilla'yı daha da korkutucu bir hale getiriyordu. Esrarengiz bir dehşet örgütü vardı ve kimse ondan hesap soramıyordu. Sanırız o dönem boyunca Kontrgerillacılar durumdan son derece memnundular. Çünkü onlara göre amaca ulaşılmış, bütün toplumu korkutabilecekleri bir ortam yaratmışlardı. Psikolojik savaş da buydu zaten! Kurbanların yakınmaları bile adeta Kontrgerilla'nın işine yarıyordu...

Ecevit'in Verdiği Söz ve Sünger!

Kontrgerilla kendinden son derece emin olarak, 1977 Haziran Genel Seçimlerinden önce yeni bir darbe tezgâhlamaya girişti. İstanbul Yeşilköy Hava Limanı'nda ve Sirkeci Garı'nda sabotajlar yaptı; I Mayıs 1977'de ünlü Taksim provokasyonunu sahneye koydu, 35 insanı katletti; Zamanın CHP Genel Başkanı Bülent Ecevit'e İzmir Çiğli Havaalanı'nda suikast düzenledi; Taksim meydanında yapacağı miting sırasında Ecevit'i dürbünlü tüfekle vurma planları yaptı, bu plan bizzat Başbakan Demirel tarafından Ecevit'e bildirildi; gene Kontrgerilla o günlerde devrimci bir örgüt adı izlenimini verecek şekilde TÜSDEK imzasıyla provokasyon bildirileri dağıttı.

Bülent Ecevit bu durum karşısında, "Kontrgerilla'dan hesap soracağım" dedi; halktan bu sloganla oy istedi. Darbe tezgâhladığı saptanan Orgeneral Namık Kemal Ersun ve ona bağlı bazı subaylar emekli edildiler, seçim yapılabildi. Bülent Ecevit iktidara geldi.

Aydınlıkçıların o zamanki partisi illegal TİİKP'ydi. (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) Halkın Sesi adında bir haftalık dergi çıkarıyorlardı. Aydınlıkçılar 1977 Genel Seçimleri öncesindeki bütün provokasyonlara karşı yoğun bir mücadele yürüttüler, TÜSDEK'i teşhir ettiler, Namık Kemal Ersun'u sergilediler; ama özellikle 1977 1 Mayıs provokasyonu öncesinde büyük bir kampanya yaptılar. Tertip yapılacağını saptayıp hem halkı, hem de sosyalistleri uyardılar. Bu çabalara rağmen bir kısım sosyalist Kontrgerilla'nın tertibine alet oldu. Aydınlıkçılar 1978 başında TİKP'yi (Türkiye İşçi Köylü Partisi) kurdular ve Mart'ta da günlük Aydınlık gazetesini çıkardılar. Artık Ecevit iktidardaydı. Kamuoyu Başbakan'dan Kontrgerilla'yı ele almasını bekliyordu. TİKP ve Aydınlık bu beklentiye uygun olarak Ecevit'e zaman tanıdı, iktidara yerleşmeden onu sıkıştırmayı doğru bulmadı. Ancak aylar geçtiği halde Ecevit'ten ses seda çıkmıyordu. Seçim öncesinde verdiği sözler hatırlanınca, "Geçmişe sünger çektiğini" söyledi.

Ecevit devlet sorumluluğu üstlenince devletin içindeki manzarayı görmüş, belki de korkmuştu. Bir Başbakanın kontrgerilla'dan değil hesap sormak, onun hatırını bile soramayacağı kendisine generaller tarafından öğretilmişti. Daha sonra , "ben generallere sordum, böyle bir örgüt yok dediler" gibi açıklamaları oldu. Ecevit o dönemden sonra artık Kontrgerilla'dan sorulacak hesabı bir daha ağzına almayacak; giderek özellikle Kürt sorununun büyüdüğü koşullarda Kontrgerilla'nın gerekli olduğuna inanmaya başlayacaktı.

Hasan YALÇIN - Mart 1995 - Teori Dergisi (Kemalistler.net)

Son Yazılar