mehmet yuva225

Temcit pilavı Hatay!

Doğrudur, özellikle Türkiye’nin Batı’ya teslim edildiği

1950 Menderes hükümeti sonrası dönemde, Hatay hak etmediği bir mualeye maruz kaldı. Binlerce aile geçimini kazanmak için Amik ve Çukurova da pamuk toplamaya, çapaya gitmek zorunda kalırken, 12 Eylül 1980’de iktidara el koyan “Amerika’nın yerli conileri” her zaman olduğu gibi yerliden çok “yabancıya” ne kadar önem verdiklerini ispatlamak için ta Afganistan’dan yüzlerce Afganı alıp getirdiler ve Amik ovasına yerleştirdiler. Getirmekle yetinmediler, tapulu toprak, ev, ahır, traktör, maddi yardım, hayvan ve nice kolaylıklar sağladılar. Hatay tarihi taş evleri, bahçeleri, bağları, verimli tarımı ve zengin hayvancılık ekonomisi ile maruf bir diyardır. Günümüzde, Belen kasabasından, Amanoslara, Amik Ovasından Yayladağı(Ordi) ilçesine kadar yayılan coğrafyaya baktığımızda sadece çirkin bir betonlaşma ve tüketilen-tahrip edilen bir doğa vardır artık. Üreten ve başka bölgelere ihraç eden Hatay, bugün sebze ve meyveyi ithal etmektedir. Suriyeli “mülteciler” baştacı edildi. Para, silah, petrol kaçakçılığı, sınırı arzu ettikleri gibi kullanma hürriyeti ve her türlü lojistik destek sağlandı. Bu kadar “kerim” davrananlar bu nadide toprağın yerlilerine yoksulluğu, yasakları ve hukuksuzluğu mubah gördüler.

‘Evrensel özgürlük’ değil!

“Yabancı” misafirlere melek olanlar, tek suçu “öteki” olan yerlilere vahşice saldırdılar, horladılar, tu-ka ka dediler. Bunun ardından, toprak, ev, aş ihtiyacı olan her “ırktan” muhtaç getirildi. Bir tek yerli muhtaçlar hep muhtaç bırakıldı. Doğrudur, geçmiş dönemlerde bölge insanın anadili olan Arapça keyfi uygulamalarla yerel otoriteler tarafından yasaklandı. Düğünlerde Arapça şarkı söyleyenler soluğu nezarathanede aldı. Doğrudur, Hatay halkı her daim laik cumhuriyete, Mustafa Kemal’e ve ülkesinin birliği ve beraberliğine sahip çıktığı için bir bedel ödedi. Doğrudur, Suriye’deki akrabaları ile ilişkileri ve muhabbeti diri tutmak istediği için baskılara maruz kaldı. Doğrudur, Suriye’ye karşı dayatılan uluslararası cinayet ve harami çetelerine karşı duyarlı olduğu için “Suriye ajanlığı” dahil her türlü çirkef karalama ver suçlamalara maruz kaldı. Bütün bu doğrulara ragmen, bunun üzerinden etnik ve mezhepsel kökende bir Hatay meselesini bu zaman kesitinde gündeme getirmek “devrimcilik”, “tarihi hak” ve “evrensel özgürlükler” ile izah edilemez.

Cehenneme giden yol...

Bu günlerde Hatay meselesini ısıtan yeni çalışmalara tanık olmaktayız. Barzani, İsrail, PKK, ABD ve Batı’nın Hatay ilgisi yeni değildir. Hatay halkının laik, cumhuriyetçi, Atatürkçü, solcu, Alevi veya Arap kimliği üzerinden kendi siyasi-iktisadi ve güvenlik çıkarları için çalışmalar yaptığı sır değil. İskenderun Körfezi’nden, Samandağ Körfezi’ne kadar ve oraya çok kısa bir mesafede olan Lazkiye Körfezi’nde çok zengin doğalgaz yataklarının varlığı bilinmektedir. Ayrıca Kuzey Irak’a musallat edilen Barzanistan yönetiminin Türkiye ve Suriye’den koparmayı düşündüğü toprak üzerinden İskenderun veya Samandağ körfezine açılması projesi mevcuttur. Dünyanın en uzun kumsal sahiline ev sahipliği yapan Samandağ ve turizme açılacak olan Arsuz sahil bölgesi bakir bir yer arz etmektedir. Hatay, aynı zamanda dünyanın en zengin tarihi medeniyetlerinin yurdu olup bu zenginlik henüz ortaya çıkarılmış değildir. Son dönemlerde, iyi niyet çalışmaları olarak pazarlanan ve özellikle Lübnan ve Suriye dostu olarak bilinen, Beyrut ve Şam ekseninde faaliyet gösteren, Amerikalı hukuk Profesörü Franklin Lamb’in Hatay üzerine 8 Mart tarihinde kaleme aldığı makale düşündürücüdür. Suriye halkının teröre ve yabancı müdahaleye karşı ortaya koyduğu milli kurtuluş mücadelesi üzerinden Hatay meselesini Suriye ve Türkiye arasında mevcut olan en önemli husus olarak takdim etmesi hayırlara vesile oluşturmamaktadır. Unutulmamalıdır ki, cehenneme giden yol iyi niyet taşları ile döşenir. Hatay, özellikle Suriye’nin toprak bütünlüğü ve siyasi birliğini bozan faaliyetlerin merkezidir. Dünyanın 83 ülkesinden devşirilen binlerce cani ve haraminin burada üs sahibi olmaları bütün bölge ama özellikle Türkiye için büyük bir tehdit oluşturmaktadır.

Temcit pilavı, bir olayın veya durumun (her sabah ısıtılarak yenen yemek gibi) tekrar tekrar gündeme getirilmesini eleştirmekte kullanılan bir deyiştir. Hz. Ali’nin meşhur deyişi ile: “kalimatu hak yurad fiyha batıl- söylenen hak arzulanan batıl “ veya söylenen doğrudur ama arzulanan kötülüktür, deyişine uygun yeniden ısıtılmak istenen bir Hatay meselesi var. Önümüzdeki yerel seçimleri bu çerçevede değerlendirmek ve hem Suriye’nin hem de Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve siyasi birliği için Hatay’ın taşıdığı tarihi sorumluluğu idrak etmek çok elzem olmuştur.

Mehmet YUVA - 16 Mart 2014 - Aydınlık

Son Yazılar