Sartre Havana’ya ilk kez 1949’da gitmiş; ne kadar kaldığını bilmiyorum, ama ülkedeki yoksullarla bir avuç varsıl arasındaki korkunç düzey ayrımını kolayca görmüş.

Sierra Madre’deki devrimcilerin Batista’yı devirip Havana’ya girişlerinden altı ay sonra, Haziran 1960’da, Beauvoir’la birlikte yeniden gelmiş. İzlenimlerini France-Soir gazetesinde bir dizi yazıyla dile getirmiş: Şeker Üzerinde Kopan Kasırga. Bu yazı dizisi, ünlü dergisi Les Temps Modernes’in 649. Nisan-Haziran sayısında yeniden basılmış.

Daha önce kitapçılara ısmarlasak, Paris’e giden herkese rica etsek de edinememiştik bu yazı dizisini; sağolsun, Cüneyt Göksu’nun orada yaşayan bir arkadaşı Seine kıyısındaki kitapçılarda buldu, getirdi, bizim ev boyanırken sığındığımız Nilgün’de okudum.

Şimdi size bu yazı dizisinin en çarpıcı bölümlerini birkaç yazıda aktaracağım.

Biliyorsunuz, Devrim’den sonra başka bir usta, Nâzım Hikmet de gitmiş Küba’ya, ve o da izlenimlerini unutulmaz, eşsiz bir şiirle dile getirdi: Havana Röportajı.

Ülke aynı, bakan gözler, algılayan beyinler ayrı; Sartre, sıra dışı bir insan olsa da, küçük kentli; duygusal olarak çakışarak bakamamış Küba’ya, Nâzım bir Kübalıdan ötesini başararak kucaklayabilmiş Fidel’i ve yurttaşlarını.

Ama hakkını yemeyeyim, Sartre da işin can alıcı noktasını görebilmiş: Kuzey Amerikalı şaşkın, kurnaz, gözü doymaz beyazlar, 400 yıl iliğini kemiğini sömürdüğü adaya, öteden beri yaptıkları, bugün de sürdürdükleri gibi, size özgürlük ve bağımsızlık getiriyoruz diye yalan atarak gelmişler; ancak, İspanyolların kaba, asıp kesmeye dayalı sömürüsünün yerine çok daha incesini geçirmişler: dönence kuşağında yer aldığı için inanılmaz derecede verimli Küba’daki ürün çeşitliliğine çaktırmadan son vermiş; pirinç gibi temel besin, tütün gibi başlıca gelir kaynaklarını yok etmek üzere halka şeker kamışını dayatmışlar. Ormanları kesmiş, otlakları kapatmış, yalnız göz alabildiğine şeker kamışı ektirmişler.

İlk bakışta zavallı Küba halkını kurtaracak gibi gözükmüş şeker kamışı; ama hiç öyle olmamış elbet, çünkü kamışı işleyip şeker elde etmeyi Kübalılara bırakmamış açgözlü Beyazlar; kamış Kuzey Amerika’da işlenip şeker olarak adaya satılmaya başlamış. Besin kaynakları da kurutuldu ya, ada halkı ürettikçe borçlanıp yoksullaşır olmuş. Nâzım’ın güzelim dizesinde dediği gibi, “altı yılda Amerika Birleşik Devletler’ine 1 milyar dolardan fazla gelir sağlarken” kendileri açlıktan, veremden sapır sapır dökülmüş.

Neyse ki, güzeller güzeli Mustafa Kemâl Atatürk’ün özdeyişini kendilerine uygulayarak “ne mutlu Kübalıyım diyene” diyebilmiş iki İspanyol kökenli, José Marti ile onun öğreti ve ülküsünü benimseyen Fidel Castro düşmüşler bu soylu halkın önüne. Özellikle Fidel, halkın boynuna vurulan yeni boyunduruğu bütün boyutlarıyla görmüş, gereğini yapmak üzere canını ortaya atmakla kalmamış, çok daha önemlisi eski yapının yerine hangi yapının geçirileceğini çok iyi saptamış.

Sartre, ömrünü eylemden çok kuramla geçiren bütün Avrupalı benzerleri gibi, Kuzey Amerika’nın bu soylu ve onurlu halkı kıskıvrak bağlamak üzere uyguladığı yöntemi görüp söyleyebilse de, alıştığı kalıplarla akıl yürüttüğünden, yazı dizininin başında Küba’da devrimin toplumcu öğretiye uygun olarak işçilerle değil, köylülerle gerçekleştirilmesine epey şaşıyor. Sierra Madre’ye sığınan 12 gözüpek savaşçının köylülerin güvenini, desteğini kazanmak üzere onlar gibi yaşamasını, davranmasını, ellerinde maşat şeker kamışı kesmeye girişmesini epey yadırgıyor. Avrupa’daki gibi, emekçi yığınlarının önüne düşen aydın görüntüsünden kurtaramıyor kendini; bunun, tıpkı Mustafa Kemâl’inki gibi, gerçek, gösterişsiz bir özdeşleşme olduğunu anlayamıyor, kavrayamıyor.

Küba gezisi sırasında Che Guevera ile de görüşüyorlar elbet; nitekim Beauvoir’la birlikte çekilmiş bir resimleri var; bu resimde Sartre’ın ayakları utangaç kızlar gibi kıvrılıp üst üste konmuş durumda. Che ise iskemlesine yaslanmış, purosu ağzında.

Düşünün, o yiğit devrimciler dağdan ineli daha topu topu altı ay olmuş; üstelik Batista giderken bütün hazineyi alıp götürmüş; Sartre’ın her biri ayrı yöne bakan gözleri göre göre, gazinolarda kollu kumar makineleri kalkmış olsa, hâlâ kumar oynandığını görüyor; oysa aş için o yeşil çuhalı masalarda kartlar dönse, zarlar atılsa da, işletme artık devlete geçmiştir, elde edilen gelir halka dönecektir.

Neyse, ilk yazı için bu kadarı yeter. Kendi gözlemleri böyle eksik gedik olsa da, Sartre’ın Fidel’le, Küba halkıyla ilgili izlenimlerini aktarmayı sürdüreceğim.

Bertan ONARAN - 28 Nisan 2010 - İlk Kurşun
http://www.ilk-kursun.com/

Son Yazılar