Sartre’la Beauvoir 1960 Haziran’ında Küba’yı tanımaya geldiklerinde, ilk gözlerine çarpan elbette büyükçe bir toprak ağasının çocuğu olan Fidel Castro ile yoldaşlarının toprakları yoksul köylülere dağıtmaları olmuş. Ancak bu yalnız bir toprak dağıtımı değil kuşkusuz, nitekim bu amaçla çıkarılan yasa daha başından iki amaç saptıyor:

“1- İşleyime (sanayiye) hammadde kazandırmak üzere yeni ürünlerin yetiştirilmesini ya da geliştirilmesini sağlamak, ulusun besin gereksinmesini karşılamak, tarımsal ürünlerin dışarı satılmasını arttırmak, buna bağlı olarak da, yabancı ülkelerden çok gerekli ürünlerin alımını kolaylaştırmak;

2- Köylerde yaşayanların alım gücünü arttırarak iç pazarı (aile içindeki, yurt içindeki pazarı) geliştirmek. Başka bir deyişle, alabildiğine sınırlı tüketim yüzünden körelip gitmiş işleyim alanlarını geliştirmek ya da alıcısı olmadığı için bizde hiçbir zaman kurulmamış yeni işleyim alanları açabilmek üzere ulusun tüketim gereksinmesini arttırmak.

Buysa, geçmişteki gibi, toprak dağıtımını kurulu düzeni yıkmakla yetinmemek, üretici güçleri yeniden örgütlemek demekti.

O arada, hiçbir şey gizlenmiyor; toprak dağıtım yasasının giriş bölümü çekilen yoksulluğu da, yürürlükteki toplumsal adaletsizliği de örtbas etmiyor, ancak bunu yaratan sorumluları sayıp dökmeye de zaman harcamıyor; köylerde yaşayan insanların içinde bulundukları dayanılmaz koşullara değinmesi, yalnızca daha etkili olma amacını güdüyor; ulusun toplam üretimini arttırabilmek için, tek tek her bireyin üretimini artırmak gerekmektedir: olanak bulunduğu an, bu iş, üretimi makineleştirerek yapılacaktır; ama bu şimdi değil, yarın yapılacaktır. Bugün köylüyü iliklerine işlemiş üç hastalıktan kurtarmak gereklidir: yoksulluk, hastalık, bilgisizlik.”

Nitekim, bizim izlediğimiz belgesellerden birinde, işin başında ister istemez Devlet Başkanı yaptıkları bir yargıç toprak dağıtımına karşı çıkınca Fidel başbakanlığı bırakıyor; bunun üzerine, Devrim Alanı’na toplanan şeker kamışı biçmekte kullanılan satırları havaya kaldırmış 500 000 çiftçi öyle bir kararlılık ve coşkuyla Castro’ya ve yasasına sahip çıkıyor ki, ürkek yasa adamı da, ona benzeyen herkes de geri adım atmak zorunda kalıyordu.

Amaç üretimi, dolayısıyla ulusal geliri arttırmak, sonra bunu herkese paylaştırmak olunca, dağıtılan toprakların babadan oğula geçerken ufalanması, işe yaramaz hâle gelmesi tehlikesiyse gönüllü, coşkulu üretim ortaklıklarıyla aşılıyor.

Matanzas’a doğru arabayla giderlerken, yanındakilere soruyor Sartre:

“Zaman zaman içlerinden bu toprakları daha küçük parçalara ayırıp paylaşmak gelmiyor mu?

– Neden gelsin ki? Özel mülkiyet düşüncesi çakılmamış ki beyinlerine. Bunun gerçek bir dürtü olduğunu varsaysak bile, hiç değilse daha önce yaşanmış olması gerekirdi. Bu insanlarsa, atadan oğula, bellerinde asılı oraktan başka bir şeye sahip olmadılar. Onlara atalarından yalnızca açlık, yoksulluk, hastalık kaldı, o kadar; bunlardan kurtarılmak istiyorlar artık; başlarında bir çatı olsun, kendileri için çalışırken herkes için çalışmak, ulusun yaşam düzeyini sürekli yükseltmek, başlarında ulustan başka efendi bulunmasın, Küba toplumunun bir parçası olmak istiyorlar; istediklerine sahipler ya da yarın sahip olacaklar. Bunlarsa elle tutulur isteklerdir; bunun yanında, toprağa – birey ya da topluluk olarak – sahip olmak tam anlamıyla soyut bir şeydir.”

Şimdi başak bir sahneyi aktarayım; Fidel sekiz oynaşında öğrencilerden oluşan bir topluluğa seslenmiş; konuşma bitmiş; kürsüde dikiliyor; sarı saçlı bir kız sol ayağına, esmer bir oğlan da sağ bacağına sarılmış bırakmıyorlar. Fidel eğilip sürekli bağıran oğlanı kavrayıp havaya kaldırıyor:

“- Ne istiyorsun bakayım?

– Bize gel, köye gel, diye bağırıyor ufaklık.

– Yolunda gitmeyen bir şey mi var?

Küçük oğlan bir deri bir kemikti, çukura kaçmış gözleri pırıl pırıldı; eski yönetimin bıraktığı hastalıklarının iyileşmesi toplumun hastalıklarının giderilmesinden daha uzun süreceği belli oluyordu. Büyük bir inançla:

– Her şey yolunda, Fidel. Ama bizim köye gel! dedi.”

Fidel, Brezilyalı Frei Butto ile yaptığı söyleşide, ne küçük bir kamu görevlisini, ne de bir büyükelçiyi atama ya da görevden alma yetkisinin bulunmadığını söylüyordu; ama tıpkı Mustafa Kemâl Atatürk gibi sınırsız, gölgesiz bir yetkesi var; ataerkil zorbalıkla anamalcı düzensizliğin beyinlere çaktığı bütün sanal ayrıcalık ve üstünlükleri silip atmış, insan kardeşleriyle bir ve eşit olmayı bilinçli olarak seçmiş; çağrılan her köye, her bucağa, her üretim ortalığına seve seve gitmiş.

Ve 50 yılda, insanlığın binlerce yıldır özlediği canlı cansız bütün varlıkları gözeten, kollayan uygar insanı yaratmayı başarmış.

Bundan büyük yengi ve mutluluk mu olur?

Bertan ONARAN - 07 Haziran 2010 - İlk Kurşun
http://www.ilk-kursun.com/

Son Yazılar