cemaat ile akp225

17 Aralık 2013 Sonrası Türkiye'de iç siyaset!

Yaşanan Süreç!

17 Aralık 2013 tarihinde başlayan rüşvet ve yolsuzluk operasyonları sonucu aralarında üç bakan çocuğunun da olduğu pek çok kişi tutuklandı. Para makineleri ve ayakkabı kutuları ile simgelenen pek çok yolsuzluk ve rüşvet ilişkisi ortaya çıktı. Basına yansıyanların söz konusu rüşvet ve yolsuzlukların beşte biri olduğu iddia ediliyor. Henüz Başbakanın oğlunun ve kardeşinin içinde olduğu pek çok kişi ile ilgili iddiaların gün yüzüne çıkmasını bekliyoruz. Hükümet, hemen kendisine karşı bir komplo kurulduğu savunması ile operasyonlarıkarşılasa da üç bakanın istifasını, Bakanlar Kurulu’nda on kişilik bir revizyon izledi. İstifa eden bakanlardan Erdoğan Bayraktar’ın Başbakan da istifa etmelidir sözü dikkat çekici idi. Ergenekon ve Balyoz gibi operasyonlarda hukukun üstünlüğünden bahseden, özel yetkili mahkemeler ile Atatürkçü aydın ve askerleri cemaate yem yapan Başbakan Erdoğan, cemaat kendisine dokununca işe derhal operasyonları yürüten savcı ve polisleri görevden almakla başladı. Daha da ileri giderek “Sen kimin savcısısın?” diyerek, devlet içindeki paralel devlet tartışmalarını körükledi.Başbakan’ın danışmanı Yalçın Akdoğan’ın “TSK.ya karşı kumpas kuruldu” açıklaması ise TSK.yı harekete geçirdi. Genelkurmay Başkanlığı, Ergenekon ve Balyoz davalarına yönelik suç duyurusunda bulundu. Bu dönemde bir yandan AKP’den bazı milletvekilleri istifalar ederken, hapisteki 5 BDP’li milletvekili salıverildi. Son gelişme ise Başbakan Erdoğan’ın kendine yakın gazeteci ve yazarların çoğunlukta olduğu Dolmabahçe toplantısı oldu. Ankara Baro Başkanı Metin Feyzioğlu tarafından Cumhurbaşkanı ve Başbakan’a iletilen öneriler gündemimizin en önüne oturdu. Bu önerilerin can alıcı kısmı, Ergenekon ve Balyoz gibi davaları gören ve bugün kaldırılmış olan özel yetkili mahkemelerin kararlarının geçersiz sayılması idi. Tüm bunlar olurken rüşvet ve yolsuzluk operasyonlarının arkasındaki cemaat ile AKP arasında özellikle cemaat tarafında tansiyonu düşürme gayretleri görüldü. Son olarak Gülen tarafından yazılan ıslak imzalı mektup, basına yansıtıldı ve Erdoğan, -Pazarlığa girmeyiz deyince, cemaat zaten muhatabımız siz değilsiniz cevabını vermekte gecikmedi. Erdoğan ve Balyoz operasyonlarının arkasındaki en büyük güç ve cemaatin dostu Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ise demokrasi ve hukukun üstünlüğünden dem vurarak, gene sisler içindekendine oynamayı, icranın başına geçene kadar her kesimi idare etmeyi tercih ediyor. Erdoğan ve Balyoz operasyonlarının Abdullah Gül’ün açıklamaları ve desteği ile başladığını unutmayalım. Gelişmeleri kısaca özetledikten sonra şimdi tarafların konumu ile birlikte içinde bulunduğumuz resmi tasvir edelim.

AKP ve Erdoğan!

Hükümet, yolsuzluklarının daha fazla deşifre olmaması, olanların ise üstünün asgari zayiatla kapatılması için delil karartma safhasındadır. Başbakan Erdoğan, Dolmabahçe toplantısındaki durum değerlendirmesinde dört noktaya değinmektedir. İlk olarak bu operasyonlar ile partisinin seçimler öncesi ‘Ak’ iken ‘Kara’ parti haline getirilmeye çalışıldığını iddia etmektedir. Eğer öyleyse ortaya çıkanlar nedir? Daha düne kadar bu savcı ve polisler sizin atadıklarınız değimliydi? diye sormak gerekir. Başbakan, ne kadar örtmeye çalışsa da bu yolsuzlukların üstü kapanacak gibi değildir, daha pek çok ifşaat gelecektir. Başbakan’ın ikinci vurgusu hükümetin El Kaide destekçisi gibi gösterildiğidir. Buna da verilecek cevap şudur; Türklüğünden utanan ve Türk sözcüğünü ağzına almayan bir siyasi anlayışın izlediği mezhepçi dış politikanın ülkeyi ne tür bataklıklara sapladığı ortadadır. 1990’lı yıllarda Süleyman Demirel, örtülü ödeneğini TİKA vasıtası ile Orta Asya’daki Türk Cumhuriyetleri için kullanırdı. Erdoğan’ın örtülü ödenekten El Kaide ve Müslüman Kardeşler’epara aktardığı zamanla ortaya çıkacaktır. Son günlerde Suriye sınırında yakalanan bir TIR dolusu silahın Türkmenlere gönderildiği iddiasını ise kimse ciddiye almasın. Başbakan bu ifşaatın da arkasında cemaatin olduğunu ima ederek, kendilerinin otomatikten masum olduğu kanaatini yaymaya çalışıyor. Irak’ta ya da dünyanın her yanındaki Türkler gibi Suriye’deki Türkler de hükümetin hiçbir zaman umurunda olmamıştır. MİT yasasının 26. Maddesine atıf yapan Başbakan, Anayasa’nın 306. maddesinin ve başka ülkelerdeki silahlı çatışmaların desteklenmeyeceğine ilişkin Türkiye’nin imzaladığı uluslararası anlaşmaların ve BM Sözleşmelerinin farkında mı acaba? Başbakan’ın üçüncü iddiası ise barış sürecinin sabote edildiğidir. Anlaşılan Başbakan ülke iç dinamikleri içinde sadece bölücüleri kendisine stratejik müttefik görmeye devam etmekte ve bu dönemde bile BDP’lilere göz kırpmaktan geri durmamaktadır. Bahsettiği süreç aslında bir çözüm değil, çözülme sürecidir ve ülkemiz seçimler sonrası bir iç savaşa doğru hızla gitmektedir. Başbakan’ın son iddiası ise Cumhurbaşkanı ile arasında fitne sokma iddiasıdır ki, AKP ve cemaat ne kadar dost ise Erdoğan ve Gül de o kadar dosttur. Gül’ün Erdoğan’dan farkı cemaate ve yabancılara daha yakın olması, iyi ilişkiler kurmaktaki başarısıdır. Şu aşamada Erdoğan, Gül’ü karşısına almak istememektedir. Kontrolden çıkmış bir Gül, AKP’nin ve Erdoğan’ın kısa zamanda sonu olabilir. Erdoğan’ı 2014’de büyük bir ekonomik kriz beklemektedir. Yabancı para kaynakları erimiş, Katar ve Irak’ın kuzeyinden beklenen para hayalleri de suya düşmüştür. Türkiye’nin iç ve dış borcu 640 milyar dolara ulaştı. Hükümet seçime kadar dayanmaya çalışacak olsa da kısa vadede ödenmesi gereken borç miktarı200 milyar dolardır.

Cemaat!

AKP için Erdoğan ve ekibi ile cemaat arasındaki çekişme daha önceki yazımızda detaylı bir şekilde açıkladığımız gibi her şeyden önce ideolojiktir. Tarafların son 15 yılda iktidarı ele geçirmek için birbirini kullandığı stratejik ittifakta bir sona gelindi. Cemaati kullanarak ülke içinde sivil darbe ile ülke içinde korku imparatorluğu yaratan Erdoğan, bugünlerde yeni bir sivil darbe girişimi ile kendisini bertaraf etmek isteyen cemaat karşısında hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Erdoğan, cemaati oy tabanı olarak ve askerlere karşı kirli komplolarda kullandı ve işi cemaatin üstüne yıkmak için özel yetkili mahkemeleri kurdu. Cemaat ise Erdoğan’ın verdiği kadrolar ile daha da devlete nüfuz etti ve özellikle emniyet ve yargıyı kontrol altına aldı. Cemaatin aklında başından beri Erdoğan ve ekibini zamanı gelince bertaraf etmek ve kendi teolojisi peşinde devleti tamamen ele geçirmek vardı ama Erdoğan bunu göremedi. Aralarındaki ideolojik çekişme iki tarafı önce Mavi Marmara ve İsrail politikaları konusunda karşı karşıya getirdi. Bunu hükümetin bölücülere yaklaşma politikası izledi. Başından beri Kürtlere sıcak bakmayan cemaat, Oslo görüşmelerini ifşa eden ve KCK operasyonlarını yapan kesim idi. Bazen iki yanlış bir doğru eder. Erdoğan’a göre çok daha tehlikeli olan cemaat, hükümetin yanlış Kürt politikalarının frenleyicisi olma yanında, bugün onun yolsuzluklarını ifşa ederek aslında Türkiye’ye büyük hizmet etmiş olmaktadır. Son 10 yıldır başta Ergenekon ve Balyoz operasyonları olmak üzere Türkiye’de darbe ve askeri vesayet söylemi ile onlarca TV kanalını ve gazeteyi ideolojik penceresi haline getiren cemaat, artık elindeki malzemeyi de kaybetmektedir. Son günlerde sık sık 28 Şubat sürecini gündeme getirmeye çalışan cemaat, ideolojik olarak da çökmektedir. Genelkurmay Başkanlığının açıklamalarından son derece rahatsızdır. Hükümetin tasfiye planı ile paralel devlet yok diye kendini savunmaya çalışırken, başta Polis Akademisi olmak üzere pek çok devlet kurumu, üniversite vb. kuruluşta yapılanmış cemaat uzantıları tir tir titremeye başlamıştır. Bu arada son operasyonları tamamen Cemaatin payına yazmayalım. Evet, arkasında cemaat vardır ama pek çok onurlu ve dürüst polis de meslek anlayışı gereği bu operasyonun içinde yer almıştır. Yani her zaman olduğu gibi kurunun içinde yaş da yanmaktadır ve bu kişilerin uğradığı haksızlıklar da giderilmelidir. Gülen’in sulh mektubu da bu anlamda bir çırpınıştır. Her şeye rağmen, cemaat bu dönemi atlatmaya çalışacak, gerekirse tekrar eski yuvalarına saklanacak ve yeniden eski mevzilerine dönmeye çalışacaktır. Erdoğan’ın dershaneleri kapatması cemaat içi menfaat birlikteliğini ve eleman devşirme işlerini çok zedeleyeceğinden bu toparlanmagüç olacaktır. Cemaatin arkasındaki asıl güç olan ABD, son olaylar ile elindeki kozun önemini anlamıştır. Hem Türkiye hem de bölgesel planları için cemaatten vazgeçmeyecektir.

Bölücüler ve AB’ciler!

Bölücüler bu süreçten karlı çıkmak, sürekli küçük de olsa tavizler koparmak, fırsatları beklemek ama kamuoyunda sürekli bir hak arama algısı yaratarak, Kürtlerin beklentilerinin karşılanmadığı yaygarası yapmak peşindedir. Bölücülerin ülke içindeki gerçek ve tek müttefiki Erdoğan’ın AKP’si özelde de Erdoğan ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’dır. Daha önce bölücülerin yeni bir stratejiye geçtiğini, hükümet ne yaparsa yapsın seçim sonrasına kadar çatışmaya girmeyeceklerini söylemiştik. PKK terör örgütü artık Güneydoğu’da kendi iktidarını kurmuş, KCK’yı hayata geçirmiştir. Öyle ki yeni stratejide artık gerilla savaşı değil, halk savaşına geçilecek ve self-determinasyon yani kendi kaderini tayin hakkı ile bölünme sağlanacaktır. Her şey ABD ve Avrupa Birliği’nin hazırladığı yol haritası çerçevesinde tıkır tıkır işlemektedir. Koltuğu sallanan Erdoğan, kendi geleceğini de bu haritaya bağlamış ama seçimler nedeni ile şimdilik seçimleri düşünerek küçük tavizler vermektedir. Bakın Gültekin Avcı, Bugün gazetesinde 31 Aralık 2013’te yazdığı yazıda neler demektedir.

- PKK teröristleri tüm şehir ve ilçelere yerleşimini tamamladı. KCK sistematiğinin kurulmadığı, PKK silahlı teröristlerinin yerleşmediği bir tek ilçe bile kalmadı.Her akşam bölgedeki istisnasız her il ve ilçede, şehirlerdeki terörist kadrolarla (aralarında halka saldıkları vergileri toplamak için görevlendirdikleri gençlerle birlikte) toplantı yapıyorlar.

- Devlet yanındaki kişi ve grupların savunmasız bırakılması, hükümetin emirleri gereği yürütülen çözüm sürecinin devlet otoritesini ortadan kaldırması, KCK otoritesinin açıkça ve görünür şekilde yerleşmesi ve serbestçe hareket edebilmesi nedeni ile devlet otoritesi bitmiş, KCK otoritesi dayatılınca devlet için şehit vermiş aileler bile PKK safına kaymış.

- HPG il yetkililerinin teröristlere yaptığı açıklamalar; ‘Çözüm süreci savaşımız ve Kürdistan için tam bir güç kaynağı oldu. Biz 20 yıl savaşabilecek kadar askeri ve ekonomik güce ulaştık…Başbakan bizim için Kürdistan demektir. Bunu açıkça söylemiyoruz. Böyle dersek ülke ayaklanır. ‘Seçimler çok önemli. Teşkilatımız tamam. Milletvekili seçimlerine kadar Kürdistan’ı kurmak zorundayız.’

Sanırım yukarıdaki ifadelerden Türkiye’yi seçimler sonrasında bir iç savaşın beklediğini söylemek kehanet sayılmaz. Öte yandan AB’ci ve İkinci Cumhuriyetçiler, olup bitenden tıpkı cemaat gibi oldukça rahatsız. Nedeni ise son gelişmelerin Türkiye’de son yıllarda yapılan demokratikleşme (!) gayretlerini geri götüreceği, AB reformlarının geri kalacağı, barışçı çözümün olumsuz etkileneceği vs. gibi bilindik söylemlerdir. Bunların demokrasi anlayışı sadece Kürtler ve Ermenilere verilecek bölücü tavizler söz konusu olduğunda geçerlidir. Dertleri Türkiye’nin boynundan yabancı prangalar çıkmasın, öyle demokratikleşelim ki Kürdistan’dan sonra sıra Ermenistan’a gelsin ama asla Türk adı hiçbir şeyde geçmesin. Aşırı Kürt ve Ermeni milliyetçisi olan bu kişilerin çocuklarımıza okuttuğumuz andımıza bile tahammülü yoktur.

Atatürkçüler ve Gelecek!

Atatürkçüler, AKP ve cemaat arasındaki mücadelenin tarafı değil, mağdurudur. 17 Aralık sürecinde yaşananlar, son on yılda Ergenekon, Balyoz vb. operasyonlar altında Atatürkçü sivil ve asker aydınlarımızın (bizim en başından beri farkında olduğumuz) nasıl bir komploya kurban gittiğinin gün ışığına çıkmasına önemli bir vesile teşkil edecektir. Şimdiden bu komplonun ipuçları ortaya çıkmaya başlamıştır. Hapishanelerde çürümeye bırakılan sivil ve askerlerimizin bir an önce serbest kalmaları için gerekli hukuki süreçlerin başlatılması önceliğimizdir. Arkasında AB’nin olduğu BDP’liler bir bir serbest kalırken, Doğu Perinçek, Ergun Poyraz, Tuncay Özkan gibi aydınlarımız yanında terörle mücadelede eden başta Hurşit Tolon, Engin Alan ve Çetin Doğan olmak üzere pek çok komutanımız, silahlı kuvvetlerimizin güzide subay ve astsubayları hala hapistedir. Bu kişilerin beklediği af değil, suçsuzluklarının belirlenmesi, kaybettikleri haklarının verilmesi, kaybedilen yıllar ve çekilen acıların telafisi olmasa da hiç olmasa da tazmin edilmesidir. Bu kapsamda, Ankara ve İstanbul Barosu tarafından başlatılan çalışmalar umut vericidir ve kamuoyu olarak biz de bu girişimlerin arkasında olduğumuzu göstermeliyiz. Bununla beraber, cemaat belasından kurtulmak ve ülkemizi bekleyen iç savaş ve büyük ekonomik krizin ölümcül sonuçlarını bertaraf edebilmek için daha uzun vadeli bir stratejiye ihtiyacımız vardır. Bu stratejinin temelini ülkenin ihtiyacı olan milli bir barışa, demokrasi kuralları içinde dönülmesi için atılacak adımlar oluşturmalıdır. Baykal ile birlikte Atatürkçü kadroyu tasfiye eden, Erdoğan’ın Demokratikleşme Paketi’ni yetersiz bularak bölücülükte AKP ile yarışan, cemaat ve ABD ile yakınlaşma sürecindeki CHP, böyle bir stratejinin motor gücü olamaz. CHP kadroları gelişmeleri okumak ve tüm halka umut verecek bir alternatif oluşturmakta bugün için yetersizdir. CHP danışmanı Şükrü Karaca’nın ölümüne en çok İslamcı kanat üzülmüştür. Gezi Parkı’nın yanından geçmeyen, kendine AKP’nin milliyetçi yedeği olma rolünü seçmiş, bugünkü MHP yönetimi, bu çatının başından beri dışındadır. MHP yönetimi Bahçeli’nin bahçesi olarak kaldıkça, partinin boyu uzamayacak, kendine mahsus ucube bir parti olarak kalacaktır. Umut, ya CHP’nin Atatürkçü çizgisine dönmesi ya da Atatürkçülerin kendi arasından çıkacak yeni bir demokrasi hareketindedir.

Sait YILMAZ - 06 Ocak 2014 - Ulusal Kanal

Son Yazılar