cia secret warriors225

CIA’nın Türkiye İçindeki Operasyonları!

Türkiye’nin NATO’ya girmesinin ve ABD ile ilişkileri sağlamlaştırmasının ardından uluslararası planda Batı ve özellikle Amerikan yanlısı bir dış politika izlemeye başladı.

Türkiye, uluslararası olaylara ABD gözü ile bakıp, bu olayları ona göre değerlendirdiği gibi, uluslararası kuruluşlarda da Amerikan politikası doğrultusunda oy kullanmış ve Batı’nın sözcüsü konumuna düşmüştü. NATO-Pentagon-CIA üzerinden kurulan ilişkiler yolu ile sağlanan doktrin ve eğitim programları da Türkiye ile ABD ilişkilerinin sorunsuz bir şekilde gelişmesinde ve ülke güvenlik birimlerinin doktrine edilmesinde kolaylaştırıcı bir rol oynadı. Böylece sadece ABD doktrini ve silahlanma projelerinin bir parçası olmanın ötesinde, Amerikan müdahale sisteminin, gizli ve örtülü politikalarının uygulanmasında çeşitli örgütlenmelerin içine girildi. 1949 yılında yapılan ikili anlaşma ile Türk milli eğitimi ABD güdümüne sokuldu. ABD’nin istekleri doğrultusunda okullara din dersleri konuldu ve Cumhuriyetle bir köşeye çekilmiş Gazalici gerici düşünürler çekildikleri kuytulardan yeniden üst düzey görevlere atandı. Gazali kitaplarının çevrilip yayınlanmasında patlama yaşandı. Felsefe ve mantık dersleri 1980’lerin ilk yıllarında okullardan kaldırıldı ve yirmi yıl boyunca okutulmadı.

CIA’nın Türkiye’deki görevi NATO ile bağlarını güçlendirmek, “Doğu Bloku ülkelerinin misyon ve operasyonlarını” kontrol etmek ve Amerika’nın ülkedeki ve bölgesel çıkarlarının devamını sağlamak olmuştur. Bunlarının garantiye alınmasının yolu olarak da “Komünizm ve aşırı sol hareketleri kontrol ederek” tehlike oluşturmalarını önleme stratejisi seçilmiştir. ABD çıkarlarının korunması için işbirlikçi yönetimler kurulması amacıyla uygulanan gerilim stratejisi kapsamında darbelerin desteklenmesi, hükümet değişiklikleri yanında solun bastırılması için kirli savaşlar yürütüldü. Türkiye macerası daha çok askeri darbelerdeki rolü ile bilinen CIA’nın ülkemizdeki faaliyetleri daha derin bir geçmişe sahip ve oldukça karmaşıktır. CIA, 1950’li yıllardan itibaren kurduğu bağlantılar ile Türkiye’deki gelişmeleri yakından öğrenmekte ve müdahale etmektedir. 1950’lerdeki iktidar değişikliği ile birlikte İslamcı kesimlerin istediği ortam doğmaya başladı. Dini içerikli matbuat ortaya çıktı ve İslamcı yayın seli yaşandı. Hükümetler tarafından dinsel eğitim sağlamlaştırıldı, yaygınlaşan imam hatip okulları ise imam ve hatip yetiştirmek amacı dışına taşmıştı.

ABD'de esen McCarthyci hava Türkiye'de Demokrat Parti ile yansımasını buldu. 1950-1960 döneminde bırakın Komünizmi, Sosyalizmden bahsetmek bile mümkün değildi. Sol eğilimli olduğu zannedilen kişiler yoğun bir şekilde izleniyor, gözaltına alınıyordu. 1960 Anayasası’nın getirdiği kısmi özgürlük ortamında İşçi Partisi’nin kurulması, grev hakkı olmasa da işçi sendikalarının kurulması, CHP’nin kendisini ortanın solu olarak tanımlaması, işçi ve öğrenci hareketlerinin başlaması ile sol canlandı. DP döneminden itibaren Komünizm tehlikesine karşısında aşırı sağ unsurlar iktidarlardan destek buluyorlardı. "Komünizmle Mücadele Derneği", "Milliyetçiler Derneği" gibi örgütlerin yöneticileri, fikir babaları, DP'nin milletvekili hatta bakanıydılar. İslamcı sağ ise açıktan destekleniyordu. Adnan Menderes’in gözden düştüğü dönemde CIA çok daha önceden devreye girmiş durumdadır. CIA, Menderes’in zalimce yönetimi karşısında Türk ordusu içindeki kaynaşmayı haber almış ve Washington’a bir hafta öncesinden hükümet darbesinin yakın olduğunu bildirmişti. İhtilali hazırlayanların çevreleri ile ilişki kurmayı başaran CIA görevlileri, gelişmeleri günü gününe Washington’a bildiriyorlardı.

12 Mart öncesi Muhsin Batur, 12 Eylül öncesi ise Tahsin Şahinkaya ABD’yi ziyaret edip, “faydalı (!) görüşmelerde” bulunmuşlardı. 12 Mart öncesinde CIA; CHP dâhil olmak üzere birçok aydın, gazeteci ve politikacıyı fişlemekteydi. Amerika bu dönemde “dolaylı saldırı” kavramı üzerinden Türkiye’nin yalnızca “iç tehdit” değerlendirmesini belirlemekle kalmıyor, bunu oldukça geniş bir alana yayarak, tüm toplumsal kesimleri “düşman” tanımlaması içerisine dâhil ederek, genel bir saldırı konsepti oluşturuyordu. Bu nedenle mesele ayaklanma safhasına kadar getirilmeden önce olayların “terör” aşamasına nasıl taşınması gerektiği, yönetimin, polisin, askerin ve yargı organlarının nasıl davranmaları gerektiğine dair öneriler getirilmekteydi. 12 Mart 1971 darbesi döneminde 1. Ordu Karargahı’nda görev alan General Memduh Ünlütürk yaptıkları işleri anlatırken şöyle demekteydi; “MİT’in daha önce tespit ettiği hedefler ve Amerikalıların verdikleri bilgiler doğrultusunda, tüm sivilleri ve askerleri tek tek topladık. Aslında toplamasaydık bile bir şey yapacak güçleri yoktu. Çünkü toplanamayacak aşamaya gelinseydi, aynı gece hepsi öldürülecekti...” 1970’li yıllarda Türkiye’deki sol kesime yönelik pek çok eylemin arkasında CIA-MİT işbirliği vardı. Tek yanlı, asılsız, imzasız ihbarlar ve tertiplerle bu dönemde binlerce yurtsever insan sırf sol görüşlü diye suçsuz olduğu halde yargılandı, hapse atıldı, üçü idam edildi.

Soğuk Savaş dönemi başlangıcında, Türkiye kapitalist sisteme ekonomisinin dönüşümü ve güvenlik birimlerinin ABD anlayışına göre dizayn edilmesinde AID’in önemli rolü oldu. AID, Amerikan yanlısı askeri darbeler tezgâhlanmasının yanı sıra Amerika’nın nüfuz alanında bulunan ülkelerde özel sermayenin gelişimini de finanse etmektedir. Türkiye ve diğer ülkelerde sermaye yanlısı sendikacılığı geliştirmekte ve finansmanını sağlamaktadır. AID, ilişkiye geçildiği ilk yıllarda, Türkiye’de Sınai Kalkınma Bankası’nın kuruluşunu organize etmişti. ABD, Türkiye’ye ihraç ettiği artıkları ile bağımlı bir sanayi stratejisini hayata geçirmekte ve bunun üzerine kendi ideolojik-kültürel değerleriyle yönetim kademeleri başta olmak üzere toplumsal yapıyı ithal ideolojik-kültürel değer yargıları ile donatmakta idi. Bunun dışında Amerika’daki akademilerde müzahir ülkelerden gelen asker/polis ve bazen de sivillerin eğitimlerine yardımcı oldu, doktrine etti. ABD politikalarına ters düşenler ise “dolaylı saldırı” stratejisi ile hedef alınmaktaydı. Toplumsal muhalefetin bastırılması için “ayaklanmaları önleme stratejisi” yanında, bu tür muhalefetin bir gün kullanılması için de özel savaş ve terör stratejileri de kullanıldı. Türkiye’de 1970’li yıllarda uygulanan ve kontrgerilla faaliyetleri ile olarak adlandırılan gelişmeler bu stratejilerin karışımı idi.

12 Eylül öncesi, Türkiye’de bir gerilim stratejisi uygulandı. Bu strateji içinde halk barış ve huzuru ararken nihayetinde bir askeri darbe için gerekli koşullar oluştu. Kanlı Pazar, Kültür Sarayı yangını, Marmara Vapuru’nun batırılması gibi karanlık eylemler sol kesimin prestijlerini sarsmak ve sol kesime yönelik saldırı başlatmak için CIA’nın arkasında olduğu karanlık güçler tarafından yapılmıştı. MİT’in bu işlerdeki rolü daha sonra yapılan yayınlarla inkâr edilemeyecek derecede ortaya çıktı. Bu dönemde, Özel Harp Dairesi mensuplarının Genelkurmay Başkanı’nın emri üzerine İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı görevlileri ve MİT yetkileri ile birlikte Ziverbey ya da diğer adı ile Zihnipaşa Köşkü’nden birtakım soruşturmalara katıldılar. Adı geçen köşk daha sonra sol tutuklulara yönelik işkence uygulamaları ile ün yaptı. İlhan Selçuk, Talat Turhan gibi isimler burada yaşadıkları işkence olaylarını kitap haline getirdi. 1960’lı yıllardan itibaren Komünizmle Mücadele Dernekleri ile başlatılan kutuplaşma, sağ-sol olaylarının arkasındaki sivil örgütlenmeler ile gerekli ortam hazırlandı. Kanlı Pazar 12 Mart darbesini öncelemişti. 1 Mayıs ve Maraş Katliamları ise 12 Eylül’ün habercisi oldular.

Türkiye ve çevresine de istikrar getirmek isteyen ABD, her dönemde temelde kendi çıkarları için istikrarsızlıkların, çatışmaların, müdahalelerin, darbelerin, hükümet değişikliklerinin ana kumanda merkezi oldu. Türkiye’ye eski Seferberlik Tetkik Kurulu’nun yerini alan Özel Harp Dairesi için ABD’nin askeri örtülü yardımları da JUSSMAT kanalı ile geliyordu. Kontrgerilla olarak anılan bu teşkilatın 12 Mart öncesi ve sonrasında CIA ile bağlantılı olarak ülkede iç savaş ortamının hazırlanmasından tüm politikaların belirlenmesine kadar her konuda belirleyici oldu. Bu dönem 21. yüzyıl Türkiye’sinde sorun olarak dayatılanların kılcal köklerinin oluşturulduğu, bölücü virüslerin kuluçka dönemidir. Bir taraftan ekonomi ve ulus bilinci zayıflatılmakta bir taraftan da o yapıyı teslim alacak virüsler özenle beslenmektedir. 1980 askeri müdahalesi ile sol yok edildikten sonra ABD tarafından Ortadoğu ve İslamcılar ile ilgili yeni planlar hazırlanıyordu. Bu dönemde PKK’nın ortaya çıkması ise yeni bir oyun daha başlıyordu. 1980’li yıllarda Afganistan’da İslamcılarla müttefik olan ABD, Türkiye’de gene sol ideolojiye karşı Türk-İslam sentezini 12 Eylül yönetiminin kafasına soktu, daha 1970’lerde Komünizmle Mücadele Derneği üyesi olan Gülen’in hareketi böylece doğdu. Türkiye’de CIA’nın ajan ağı ve oyunlarına döneceğiz.

Yarın ABD, Türkiye ekonomisine el atıyor.

Sait YILMAZ - 28 Eylül 2013 - Ulusal Kanal

Son Yazılar