FİDEL’in Ağzından

Frei Betto’nun Fidel İle Gece Söyleşileri’nden alıntıyı sürdürelim. ABD’li papazların konuşma ve davranışları konusunda bakın ne diyor Fidel:

“Ancak Küba ile Birleşik Devletler arasındaki ilişkilere bakacak olursak, o tarikatların davranışı bu ülkenin çok işine yarıyordu. Güçlü bir ülke olarak bizi tehdit ederken, burada bir tarikatın çıkıp: ‘Yurdunu savunmak için kimse silaha sarılmasın, bayrağa saygı göstermesin, ulusal marşı söylemesin’ diye öğüt vermesi işine geliyordu.

Bu tutum Devrimin bütünlüğüne, güvenliğine ve amacına zarar veriyor, buyuruculuğun (emperyalizmin) çıkarlarına hizmet ediyordu.Bu tarikatların, pek çok yerde sorun yarattığını biliyorum, yalnız Birleşik Devletler gibi güçlü bir ülkede sorun olmadılar. Öyleyse, en iyisi orada dursunlar ve ‘Yıldız Savaşları’yla savaşsınlar. O zaman dünyamıza büyük yararları dokunabilir.



Kiliseye bağlı çok sayıda kadın ve erkeğin adaletten yana çıktığını, sömürüye, haksızlığa, dış bağımlılığa karşı çıktığını, kurtuluş için savaştığını belirtmeliyim. Ana olgu budur ve bu, ilk buluşmamızda değindiğim gibi, düşüncemizi kendi ölçütlerimiz içinde etkilemiştir. Bu süreç on beş, daha doğrusu on üç yıl önce işlemeye başladı (1985’de söylüyor bunu). Şimdi birtakım başka somut adımlar atılması gerekiyor, bunlar da atılmaya başlamıştır zaten.

Bunun yalnız bir ilke ya da aktöre (ahlâk) sorunu olmadığını söylemiştim; sorun, bir bakıma, güzelduyusaldır (estetiktir). Hangi açıdan güzelduyusal acaba? Bence Devrim, varolan yapıyı kusursuz kılmak isteyen bir girişimdir. Kısacası, Devrim, bir sanat yapıtıdır.

Betto: Çok güzel bir tanım bu!

Fidel: Öyleyse, Devrim sırasında bir küme yurttaş – iki milyon, bir milyon, beş yüz bin ya da on milyon içinde yalnızca yüz bin kişi de olsa, yurttaşların yüzde biri de olsa – kendilerini dinsel açıdan yanlış anlaşılmış ya da herhangi bir dinsel ayırımcılığa uğramış görüyorlarsa, başardığımız işten hoşnut olamayız; dün dindarların da Parti’ye katılmasından söz etmiştik. Dinsel ayrımcılık ayrımcılığın öbür biçimleriyle atbaşı gidebilir: insan yaşadığı toplumsal çevrede anlaşılmadığını duyumsadığı an, acı çekmeye başlar, bu da sonra güvensizliğin karmaşık biçimlerine yansır. Bunun asıl nedeninin tarihsel olduğunu anlatmıştım size. Devrim, kendini yok etmek isteyen düşmanla savaşmaya karar vermişti, milyonlarca Kübalının canı pahasına da olsa.



Bana burada yüz bin Hırıtiyanın – Küba’da tam olarak kaç kişi olduklarını bilmiyorum – şu sorunu var, oysa bunlar yalnız bererikli yurtsever değil, aynı zamanda becerikli devrimcidir, yüce gönüllü, ülkelerine bağlı, görevlerin eksiksiz yerine getiren insanlardır denirse, rahatım kaçar. Onlar ister elli bin, ister on bin, ister tek kişi olsunlar, sanat yapıtının henüz kusursuz olamadığı ortaya çıkar. Bu, bir yurttaşın kendini sırf kadın olduğu için aşağılanmış duyumsaması gibi bir şeydir. Latin Amerika’da hangi ülke kadınların haksızlığa uğramaması için verilen kavgada Küba’dan daha başarı oldu? Eskiden Küba’da ırk ayrımı vardı. Bugün Küba’da derisinin rengi yüzünden hor görülen tek bir kişi kalsa, bu bize büyük kaygı verirdi; Devrim adını verdiğimiz sanat yapıtı kusurlu olamazdı.

Bu yaratıcı tasarılara, ölçütlere, ilkelere bir de siyasal düşünceler eklenir. Küba’daki gibi eşitliği ilke edinen bir toplumcu devrimde, yurttaşlardan biri dinsel nedenlerle ayrımcılığa uğrarsa, bu ancak toplumculuğun, devrim karşıtlarının işine yarar.



Betto: Komutan, Hırıstiyanların bir bölümü Küba Devrimi’nin eğitim ve sağlık alanlarında olduğu gibi toplumsal ve tutumbilimsel (ekonomik) başarılarını da hayranlıkla izliyor. Ama Küba’da Birleşik Devletler’de ya da Avrupa’da gördüğümüz gibi, halkın seçimlere katılıp yürütmeyi değiştirmesini sağlayan bir demokrasinin bulunmadığını söylüyorlar. Bu konuda ne diyeceksiniz, Küba’da demokrasi var mı, yok mu?

Fidel: Bakın Frei Betto, bu konuda çok uzun konuşabilirdik ama söyleşimiz sanırım yeterince uzadı, ne sizin zamanınızı, ne de okuyucunun sabrını kötüye kullanmak isterim. Ancak ben, doğrusunu istersiniz, demokrasi denen şeyin çok büyük bir kandırmaca olduğu kanısındayım. Bir süre önce bir gazeteci sormuştu…

Betto: Hangi ülkedendi?


Fidel: Kuzey Amerikalı. Aslında iki kişiydiler, bu konuda birçok yazı ve bir kitap hazırlamak isteyen bir milletvekili ile bir öğretim üyesi. ‘Sizi acımasız bir zorba olarak gören insanlar var’ dediler. Çok daha ağır şeyler söylediler. Bu soruyu yanıtlayabilmek için her şeyden önce mantığa sarılmalıydım. İlkin, astığı astık kestiği kestik zorbanın ne olduğunu sordum onlara. Sonra kendim yanıtladım: ‘Sürekli kişisel kararlar veren, devleti kararnamelerle yöneten kişi.’ Ve ekledim: ‘Reagan buyurgan zorbalıkla suçlanabilir.’ Saygılı biçimde sürdürdüm: ‘Hattâ, Papa da öyle, çünkü ülkesini kararnamelerle yönetiyor, elçilerin, kardinallerin, piskoposların kim olacağına karar veriyor. Bunların hepsi bireysel kararlar, ama Papa’ya zorba buyurgan diyen olmadı hiç.’ Kilisenin içişlerine yöneltilen eleştiriler duydum, ama kimsenin çıkıp Papa diktatördür dediğini işitmedim.

Küba’daki durumu anlattım size, bakanları, elçileri, en küçük görevliyi bile ben seçip atamıyorum. Tek yönlü, yüzde yüz kişisel kararlar vermiyor, ülkeyi kararnamelerle yönetmiyorum. Devrimin başından beri bütün ilkesel sorunları tartıştığımız ortak bir yönetimimiz var demiştim. Şöyle sürdürmüştüm konuşmamı: ‘ Benim bütün hakkım, Merkez Yarkurulu’nda, Siyasal Büro’da, Yürütme Yarkurulu’nda, Ulusal Meclis’te konuşabilmek ve neden-sonuç ilişkilerini anlatmaktır. Başka bir hak istemiyorum.’ Parti ve halk üzerinde yetkemin ve saygınlığımın bulunduğunu yadsımadım, ülkemizde sözü geçen birçok başka yurttaş gibi. Üstelik hepsini dinleyen ilk kişi de benim. ‘Görüşlerini dikkate almak üzere, seve seve başkalarını dinlerim’ dedim. Bütün bu açıklamalardan sonra sordum: ‘Nedir öyleyse şu acımasızlık? Ömürleri boyunca adaletsizlikle, canilikle, sömürüyle, eşitsizlikle, yoksullukla savaşmış; çocuklarla hastaların boş yere can vermemeleri için uğraşmış; bütün işçilere iş bulmasını, bütün ailelerin geçimlerini sağlamalarını başarmış insanlar acımasız olabilir mi? Şu da söyledim: ‘Nedir acımasız olan? Gerçekten acımasız olan, bunca yoksulluk ve yıkımın sorumlusu anamalcı dizgedir. ‘ Acımasız olan, milyonlarca insanın ölümüne yol açan buyuruculuktur. Birinci Dünya Savaşı’nda kaç kişi öldü? Bilmiyorum, 14 milyon mu, 18 mi, 20 mi? Ya 2. Dünya Savaşı’nda? Elli milyonun üstünde. Peki bu ölümlere, bu yıkımlara kim yol açtı? Ölenlerin dışında kötürümler, körler, sakatlar var. Peki kaç kişi yetim kaldı? Ne kadar ürün yok edildi, ne kadar insan emeği yele verildi? Bunların suçlusu kim? Pazar ve sömürge paylaşımı için savaş çıkartan anamalcılık. Milyonlarca insanın canını alan anamalcı dizgedir.

Öyleyse kim acımasız: barışı sağlamak üzere savaşanlar, şu korkunç yokluğa, yoksulluğa, sömürüye son vermek isteyenler, başka bir deyişle yerleşik dizgeyle savaşanlar mı, yoksa bu dizgeyi destekleyip ayakta tutanlar mı? Yankiler Vietnam’da milyonlarca kişiyi öldürdü, daha önce belirttiğimiz gibi, o küçük ülkede 2. Dünya Savaşı’nın bütününde atılandan daha çok bomba kullanıldı. Gerçekten acımasız değil mi bu? Bu dizgeye demokratik denebilir mi?

Size Reagan’ın Kuzey Amerikalıların yarısı tarafından seçildiğini söylemiştim, ancak %30 temsil eden bir demokrasiyle. Regagan, Romalı imparatorların bile sahip olamadıkları haklarla oturuyor o koltukta; Neron adında bir deli Roma’yı ateşe verebilmişti, ama Neron’un Roma’yı ateşe verdiğini, sonra oturup lir çalarak izlediğini söyleyen Sueton’un anlattığının doğru mu olduğunu, bu savın tarihsel bir gerçek mi, yoksa yazarının uydurduğu bir şey mi olduğunu bilmiyorum doğrusu. İmparatorların, savaşçıların birbirlerini öldürdükleri, Hırıstiyanları arslanlara parçalattıkları doğru gibi gözüküyor. Ancak bugünkü imparatorların çok daha fazla gücü var. Reagan, her an atom bombası taşıyan bir roketi ateşleyebilir, buysa Roma’da Neron’un yaptığından çok da korkunç bir şeydir. Tek bir atom başlıklı roketle Katolikler, Budistler, Müslümanlar, Hindular, Çin’de Konfüçyüs’e inananlar da, Deng Xiaoping ile Mao Çetung’un yandaşları yok edilebilir. Varsıllarla yoksullar, dilencilerle milyonerler, gençlerle yaşlılar, çocuklarla yetişkinler, kadınlarla erkekler, köylülerle toprak ağaları, işçilerle kamu görevlileri, aydınlarla serbest çalışanlar, hepsi, hepsi tek bir atom bombasıyla yok edilebilir. Dünya atom bombasının yol açtığı ateşle kavrulurken Reagan’ın lir çalacak zaman bulacağını sanmıyorum; çünkü bilim adamları, ortalığı kaplayacak tepkime ışınlarından etkilenmeyen kimi böceklerin dışında yeryüzünde canlı kalmayacağını söylüyor. Reagan’ın bu gezegeni bir Hamamböceği Dünyası’na çevirme gücü var. Gizli nükleer şifreleri taşıyan küçük bir çantası var, istediği an atom savaşını başlatabileceğini biliyor. Demek ki günümüz hükümdarları geçmiş yüzyılların hükümdarlarından çok daha büyük bir güce sahip. Dışarıdan bakıldığında, acımasız bir yan yok bunda, onun için demokrasiden söz ediyorlar. Bütün ülkeler sürekli demokrasiyi savunuyorlar. İngiltere, Almanya, İtalya, İspanya falan hepsi Nato üyesi. En büyük özelliği işsizlik olan bir halk yönetimi, demokrasi: İspanya’da 3 milyon kişi işsiz, Fransa’da 3 milyon kişi, İngiltere’de 3 milyon, Almanya’da 2.5 milyon kişi. (Bunlar yine 1985 rakamları, şimdi sayı kim bilir kaç?)

Ayrıntılara dalmak istemiyorum, belli bir ilerleme olduğunu kabul ediyorum. Bugün Avrupa, Ortaçağın, fetihlerin Avrupası; farklı şeylere inananları diri diri yakan, dünyayı sömürgeleştiren Avrupa değil. Bugünkü Avrupa yenisömürgeciliğin, buyurucu dizgenin Avrupası. Birtakım ilerlemeler olduğunu kabul etsem de, Avrupalıların neden kendilerini bu kadar üstün gördüklerini bir türlü anlayamıyorum. Bu övüncün kaynağı, kendi açtıkları son dünya savaşının buyurganlığından ve kıyımından paçayı sıyırdıktan sonra eriştikleri uygulayımsal (teknik) gelişmeler mi? Üstelik Avrupalıların bütün dünyaya bulaştırdıkları kölecilik, sömürücülük, acımasızlık yüzyıllarını açık ve kararlı biçimde eleştirdiklerini hiç görmedim, işitmedim. İsterseniz söze, Avrupalıların bu gelişmesinin Üçüncü Dünya ülkelerinden sağlanan kaynaklarla elde edilmesinden başlayalım. Ayrıca onların hâlâ bütün dünyayı amansızca sömürdüklerini de görüyorum. Bütün gelişmeler eski sömürgelerden zorla aldıkları altının yardımıyla, sayısız cana kıyarak elde edildi; Marx’ın dediği gibi, her yeri kana bulayan, kanla yoğrulan anamalcı dizge, milyonlarca erkeğin, kadının, çocuğun akıttıkları kanla, terle kuruldu.

Kendileriyle nasıl övünebildiklerini gerçekten bilmiyorum;kendilerini bizden, yâni Birleşik Devletler’in Çokuluslu Kuruluşları’nın ve öbür buyurucu güçlerin zorla ele geçirdikleri bu topraklarda sağ kalabilmiş biz eski kölelerden, sömürgeleştirilip sömürülmüş insanlardan, hep bu topraklarda yaşamış insanlardan daha demokrat sayabildiklerini de hiç anlayamıyorum. Oysa biz Küba’da savaştık, kendimizi bütün bunlardan kurtardık. Yalnız kendimizin yararlanmadığı, başa ülkelerle paylaştığımız varsıllıkların, emeğimizle yaratılmış ürünlerin efendisiyiz. Biz artık dünün köleleri, sömürgeleştirilmişleri, yenisömürgeleştirilmişleri, okuma-yazma bilmeyenleri, hastaları, dilencileri değiliz. Gerçek bir toplumsal Devrimle bütün halkı birleştirdik: işçiler, köylüler,esnaf ve aydınlar, öğrenciler, gençler, yaşlılar, erkekler, kadınlar el ele verip kenetlendi. Canımızı halkın çıkarına adadığımız için, yurttaşlarımızın büyük çoğunluğu kararlı biçimde bizi destekleyip güveniyor.

Kendilerini övmekten büyük haz duyan Batılı yönetimlerin halkın çoğunluğunun desteğine sahip oldukları söylenemez. Belki seçimleri izleyen birkaç gün öyledir. Örneğin Reagan: ilk seçilirken seçmenlerin yaklaşık %50’si oy kullandı, 3 aday yarıştığından, Kuzey Amerika’daki seçmenlerin ancak %30’unun oyunu alabildi. Seçim zaferini böyle kazanabildi. Kuzey Amerikalıların yarısı seçime inanmadıkları için oy bile vermediler. İkinci kez seçilirkense Birleşik Devletler’deki seçmenlerin ancak %30’u sandık başına gitti.( Küba’daysa, seçime katılma oranı her zaman %90’ın üzerindedir ve yurttaşların %95’i Devrimi desteklemektedir.)

Ülkemizin hangi batakta debelendiğini biliyor, yaşıyorsunuz; şu da bu partinin işbaşına getirilmesi, şu da bu kişinin yürütmenin başında bulunmasının zerre kadar önemi yok: yazgımızı bize 500 milyar dolar borcu seve seve veren; karşılığında varımı yoğumuzu sattıran, bütün yer altı yerüstü kaynaklarımıza el koyanlar belirliyor.

Günün birinde bu topraklarda yaşayan eğitilmiş sivil-asker halk çocukları güzeller güzeli Mustafa Kemâl Atatürk’ün başlattığı uygarlaşma atılımını kaldığı yerden sürdürmeye karar verdiklerinde izleyecekleri yol, bakacakları örnek orada, Küba’da duruyor.

*

Bilim ve Gelecek Kitaplığı. 50 Soruda dizisinde Afşar ve Ali Timuçin’in birlikte yazdıkları Aydınlanma’yı gönderdi.

Adından anlaşılacağı üzere, kitap 18. Yüzyıl’da Avrupa’da başlayan düşünceyi dinsel ve geleneksel baskılardan kurtarma girişimini ele alıyor. Oysa buharlı makinenin bulunması, insan emeğinin sömürülmesinin tekillikten çıkarılıp çoğullaştırılması da aynı yüzyılda gemi azıya almıyor mu?

Aslında, anamalcı yalan-talan ortadan kaldırılmadıkça, kimse kendini de başkaların da aydınlatamaz, aydınlık tutamaz; gerek kitabı yazanlar, gerek aydınlanma sözün dillerinden düşürmeyenler bir fırsat yaratıp Küba’ya gitmeli; okulları, işyerlerini, sokakları dolaşmalı, aydınlığın insanlardan başlayarak taşa toprağa nasıl yayıldığını gözleriyle görmelidir; ama bunu görebilmek için anamalcı yalan-talanın körelttiği cam gözleriyle değil, can gözleriyle bakmalı, bakabilmelidirler.

Ozan dostum Metin Demirtaş ise hemen hepimizin bildiği Nasreddin Hoca fıkralarını şiir diliyle yeniden yazıp bir kitapta toplamış: Ben Dönek Değilim/ Döne Döne Kitap Okuyan Bilgeyim.

1996 yılında Akşehir Nasreddin Hoca ve Turizm Derneği’nin düzenlediği Nasreddin Hocı Fıkraları Derleme Yarışması ödülünü kazanmış olan kitapta Metin Demirtaş, bu alanda daha önce çalışmış ustası Orhan Veli’den birkaç örnek koymuş çalışmasına, böylece, yıllar içinde Türkçe’nin, fıkra anlatımının ne kadar değiştiğini, yol aldığını da hiç sözü uzatmadan göstermiş.

KAYIP

Eşi dostu gelip bir gün Hoca’ya

– İşte zevzeklik bu ya -

Demişler. –“Karın aklını kaybetti.”

Birdenbire değişmiş Hoca’nın vaziyeti.

Başlamış düşünmeye derin derin.

Zaten bu haberi getirenlerin

Maksadı da Hoca’nın halini seyretmekmiş.

İçlerinden biri kolunu çekmiş,

Demiş ki:”- Hoca ne düşünüyorsun?”

Hoca hoşluk etmeden nasıl dursun?

Nasıl tahammül etsin böyle bir zevzekliğe?

“- Bu haberiniz beni meraka soktu.

Bizim karının öteden beri aklı yoktu;

Düşünüyorum acep nesi kayboldu diye.”

Orhan Veli.

Şimdi de Metin’in anlatımını okuyalım:

ACABA NEYİNİ YİTİRDİ?

Hoca’nın Ramazan’da imamlık yaptığı köye

Akşehir’den biri uğramış:

Hoş-beş, hal hatırdan sonra,

Hoca karısını sormuş:

“ – Ne eder, ne işler bizim hatun?”

“- Valla Hocam diyorlar ki,

Hoca gittiğinden beri, karısı aklını yitirdi.”

Hoca düşüne kalmış bu söz üzerine.

“Aklı yoktu ki

Acaba neyini yitirdi?”

Bertan ONARAN - 23 Mayıs 2010 - İlk Kurşun
http://www.ilk-kursun.com/

Son Yazılar