taksim meydani gezi doneminde225 

“Bir gün kapitalizm çöktüğünde acaba insanlar böyle yaşayabilir mi?”

Siyasileri divanıma yatırmak ne haddime!

Engin Geçtan… Bu ülkenin, gelmiş geçmiş en iyi psikiyatri profesörlerinden biri.

Efsane psikanalist… Bilge terapist!

O, şimdi nefret edecektir böyle yazdığım için…

Ama n’apim, içimden geldiği gibi yazdığım için kusura bakmasın!

Uzun yıllar üniversitelerde ders verdi.

‘İnsan Olmak’, ‘Varoluşçu Psikiyatri’, ‘Normaldışı Davranışlar’ ve ‘Psikanaliz ve Sonrası’ gibi mesleğiyle ilgili kitaplar yazdı.

Ama sadece psikiyatr ve psikanalist olmak onu kesmez!

Kesmedi!

Aynı zamanda yazar, edebiyatçı, bilgiyi hazmetmiş, alçakgönüllü, sıkı bir fırlama…

Üstüne bir de yaratıcı!

‘Dersaadet’te Dans’, ‘Bir Günlük Yerim Kaldı İster misiniz?’ ‘Kırmızı Kitap’, ‘Kızarmış Palamutun Kokusu’ ve ‘Tren’ diye romanlar da yazdı.

Yollarımız, ‘Hayat’ adlı kitabı sayesinde keşişti.

Gerçi onun terapi odasına sızmak, hastası olmak en büyük hayalimdi.

Çünkü Engin Bey’in danışanı olmak çok havalı bir şeydir.

Çok zor kabul eder, insanlar sıraya girer.

Beni de etmedi zaten.

Hastası olamadım ama ona soru sorabilen bir röportajcı oldum.

‘Hayat’ kitabının, neredeyse her satırının altını kalemle çizdim ve karşısına dikildim.

10 sene önceydi o röportaj.

Başlığı da ‘Aşkı çağırırsanız ya kimse gelmez ya da yanlış kişi gelir!’di.

Onunla hep çok eğlendim, ondan çok şey öğrendim.

Artık terapi yapmıyor, hasta kabul etmiyor.

50 sene yapmış, artık içindeki ‘harika tembele’ şans tanıyor.

Şahane bir 81’lik o!

Yakışıklılığından pek bir şey kaybetmemiş, ben onu Marlon Brando’ya benzetirim, Marlon Brando’dan daha güzel yaşlanmış…

Artık telaş ve aceleye yer yok hayatında.

Mesela duruyor, bir saat insanları izliyor.

“Birilerini beklediğimi sanıyorlar. Oysa, uzun süre öylece bakınıp durabilirim. Şahane bir şeydir bakınmak!” diyor.

Onunla sohbet, ‘çekirge-bilge sohbeti’ oluyor, yine öyle oldu.

Çünkü her ne kadar  kabul etmese de o gerçekten her şeyi bilen adam.

Ve onlardan çok yok.

Bu röportajı yapmaktaki hedefim, Gezi olaylarından itibaren yaşadığımız süreci daha iyi anlayabilmek, objektif birine anlattırabilmekti…

Okuyun, siz karar verin…

engin gectan ayse arman

Ayşe ARMAN >>> Bunca yıldır hekim olarak çalıştınız. Binlerce insan, bilgilerinizden faydalandı. Neden bıraktınız? Bir yaş gelir ve psikiyatrlar terapi yapmayı bırakır mı?

Engin GEÇTAN >>>  Böyle bir kural yok. Devam da edebilirdim. Ama ben aşama aşama vites küçülttüm, haftada beşten, dörde, üçe, ikiye indirdim; sonra da tamamen bıraktım…

Ayşe ARMAN >>> Sebebi ne? Yoruluyor mu insan?

Engin GEÇTAN >>>  Evet, yoruluyor. “Yaşlılıkta zaman, hızlı akar!” derler. Doğru değil. Zaman, evrende asılı duruyor. Biz, yavaşladığımız için, zaman daha hızlı akıyormuş gibi geliyor. Ve gün içinde yapabileceklerimizin sayısı azalıyor. Bence bu, ‘içimizdeki harika tembel’e daha fazla şans tanımamız gerektiğinin işareti. Organizma da zaten söylüyor, “Kendine daha çok zaman ayır!” diyor. Ben de bunu yaptım...

Ayşe ARMAN >>> Yaşlılık, sevdiğiniz bir şey mi?

Engin GEÇTAN >>>  Kabul ettiğim bir şey! Bette Davis, “Yaşlılık, korkaklara göre değildir!” demiş. Haklı. Ben, “Şimdi de sıra bunda!” gibi yaşıyorum. Kendimi yaşlı gibi hissetmiyorum. Zaten, “Yaşlı değil, ileri yaştayım” diyorum! Ne var ki yaşlılıkta, ‘bıkkınlık’ olur. O işte hiç yok bende, bıkkınlıktan çok, doymuşluk yaşıyorum!

Hayret Ve Merak!

Ayşe ARMAN >>> Peki yaşlılığın en tatsız tarafı ne?

Engin GEÇTAN >>>  O kadar çok şey görmüş ve yaşamış oluyorsun ki, ‘hayret’ ve ‘merak’ duyguları azalıyor. Hatta yok oluyor! Ama Allah’a şükür, Türkiye sayesinde, benim bu duygularımda azalma yok. Bu ülke, harika bir deli! Her zaman hayret edeceğin ve merak duyabileceğin şeyler çıkıyor…

Ayşe ARMAN >>> En son bu duyguları hangi olayda hissettiniz?

Engin GEÇTAN >>>  Gezi tabii ki!

Ayşe ARMAN >>> Gezi patladığında tam olarak hissettiğiniz neydi?

Engin GEÇTAN >>>  Ben o gençlerin, Gezi’ye yerleşmelerini patlama olarak değerlendirmedim. Yeşili korumak istiyorlardı ve bu isteklerini böyle dile getiriyorlardı. Aşırı yapılaşmadan ben de bunalmış biri olarak, onlarla özdeşleştim. Sonra baktım olay, farklı bir boyut kazandı. Ve hepimize çok başka şeyler öğretmeye başladı…

Ayşe ARMAN >>> Bir psikiyatr olarak nasıl okudunuz bu gençlik hareketini?

Engin GEÇTAN >>>  Psikiyatriyi falan bir kenara bıraktım, psikiyatri bundan anlamaz! Her şeyin dışında bir şey oluştu orada. Orada yaratılan modelin, bir benzeri dünyada yok. Hiç olmadı da. Yoğun bir hayret duygusu yaşadım ve tabii heyecan. Gel de Türkiye tutkunu olma Ayşe!

Ayşe ARMAN >>> O kadar mı benzersiz gerçekten?

Engin GEÇTAN >>>  Bana göre öyle…

Ayşe ARMAN >>> Nesi benzersizdi?

Engin GEÇTAN >>>  Kendiliğindenliği! Ki günümüzde bu, çok azaldı. Her şey, ‘proje’ye dönüştü. Oysa eskiden, yani her şeyin proje olarak yaşanmadığı dünyada, çoğu şey kendiliğinden oluşurdu. Kendiliğinden yaratılmış ve hâlâ ayakta kalabilmiş semtlerin duruşuna ve kişiliğine bir bak. Onlardan bıkamazsın, doyamazsın…

Kozmik Merkez!

Ayşe ARMAN >>> Hangi semtler mesela?

Engin GEÇTAN >>>  Son zamanlarda, Çarşı’dan ötürü Beşiktaş ilgimi çekiyor. Beşikt-aşk olgusu harika! O da, kendiliğinden oluşan bir aşk. Beyoğlu’nda kaldırımlardaki kafeler kapatıldığından beri, Beşiktaş’ta kafeler çoğaldı dediler. Gittim, gerçekten de ‘kozmik merkez’ olmuş. Orada, burada, “Hayat, sokakta yaşanır” diye yazılar.. Herhalde Beyoğlu Belediyesi’ne nazire. Müthiş bir dinamizm, müthiş bir canlılık. Bir de kentsel dönüşüm projelerine bak!

Ayşe ARMAN >>> Tamam, Gezi’deki ‘kendiliğindenlik’ sizi çok etkiledi. Başka?

Engin GEÇTAN >>>  Matriksten etkilenmemiş olması…

Ayşe ARMAN >>> Nasıl yani? Nedir matriks?

Engin GEÇTAN >>>  Matriks, bizi şekillendiren yüce güç. Tanrı’dan bahsetmiyorum, insanın yarattığı canavar. Biz, doğadan koptukça (tabii bunun içine kapitalizm de girdi) bizi güdüleyen ve şekillendiren bir güç yarattık. Kapitalizm, artık iyice çığrından çıktı. Günümüzde, haberlerin yarısı hayatla ilgiliyse, diğer yarısı finansla ilgili. Oysa Gezi, bundan tamamen kopuk bir hareketti. Önyargısız, toplumun her kesimine açık bir dünya yaratılmıştı. Ne politik görüş ne ideoloji... İlk defa, büyükler, gençlerden çok önemli şeyler öğrendiler. Tabii bazı büyüklerden söz ediyorum! Gezi’deki modelin, Mevlana’yı çağrıştıran yönleri vardı ama Mevlevilik gibi bir öğreti de değildi. Sadece yaşanıyordu. Ve en önemlisi ben Gezi’de ‘çocuk masumiyeti’ denen duyguyu gördüm. Belli bir yaşa kadar korunabilen o şeyi, bu yeni kuşakta gördüm…

Masumiyet, gezegendeki en kutsal şey!

Ayşe ARMAN >>> Masumiyet’ neden bu kadar önemli?

Engin GEÇTAN >>>  Masumiyet, bana göre gezegendeki en kutsal şey! ‘Masumiyeti’ni ve ‘çocuk varoluşu’nu içinde koruyabildiğin zaman, her yöne doğru hareket edebiliyorsun. Matriksin etkisinde olanlar, hep düz bir çizgi üzerinde gitmeye çalışırlar. Her şey ‘proje’dir. ‘Saçmalamaktan’ ödleri patlar. Çocuk safiyetindeyse, saçmalamaktan korkmazsın.

Bu da bir çocuk bilgeliği getirir.

İşte bu gençlerde o vardı. Bir de ‘yaratıcı düş gücü’…

İmha Hareketi!

Ayşe ARMAN >>> ‘Yaratıcı düş gücü’ bilgiden daha mı önemli?

Engin GEÇTAN >>>  Einstein öyle demiş, tamamen katılıyorum. Bir Japon atasözü vardır: “Bilmek ama onu yaşantıya dönüştürememek, bilmek değildir!” Hayata geçirilemeyen bilgi, hakikaten bilgi değil. Kuru bilgi.

Ayşe ARMAN >>> Bu kendiliğinden hareket, neden ‘direniş’e döndü?

Engin GEÇTAN >>>  Çünkü karşılarında düşman varmışçasına bir imha hareketine uğradılar.

Ayşe ARMAN >>> Peki, Başbakan en başta parka gelip gençlerle konuşsaydı, her şey farklı mı olurdu?

Engin GEÇTAN >>>  Bizim toplum yapımızda ve gurur sistemimizde, büyük, çocuğun ayağına gitmez! Böyle bir jest, geri adım atma ve zafiyet olarak algılanır…

Ayşe ARMAN >>> Bazıları da gençlerin Başbakan’ı, ‘baba figürü’ olarak görüp, o otoriter ve baskıcı tavrına itiraz ettikleri şeklinde yorumladılar olup biteni. Siz ne diyorsunuz?

Engin GEÇTAN >>>  Yaşam biçimine müdahaleden ötürü, ‘karşı çıkılan bir baba figürü’ olarak görülmüş olabilir. Ama başlangıçta Gezi olgusu, herhangi bir makamı ya da kişiyi karşısına alarak oluşmadı. Onlar, orada bir model oluşturdular ve onu yaşamaya başladılar. Orada kimseye herhangi bir politik mesaj verilmedi. Doğayla baş başa olmaktan öte bir iddiaları yoktu ki.

Ayşe ARMAN >>> Bunu siyasiler neden okuyamadı?

Engin GEÇTAN >>>  Çünkü okumak kolay değil.

Biz öyle varlıklarız ki, alışmadığımız bir şeyle karşılaştığımız zaman, onu alıp, bildiğimiz bir formatın içine koyarız!

Ayşe ARMAN >>> Bu ülkede yaşanmış hangi olay, 81 yıllık hayatınızda sizi en çok etkiledi?

Engin GEÇTAN >>>  6-7 Eylül olayları. Kamyonlara bağlanmış buzdolapları gördüm, sürrealdi her şey, kaçıyordu insanlar. Kadıköy’de alevler gördüm. En içler acısı Kumkapı’ydı. Kumkapı; Rum, Ermeni, Türk ve Bulgarların yaşadığı bir bütündü. O bütün parçalandı. Kumkapı’da damdan dama atlayarak kaçan ya da kaçırılan insanlar gördüm. Korkunçtu. Aksaray’da bir adamın eczanesi talan edilmesin diye ağladığını hatırlıyorum. “Ben Türk ve Müslümanım!” deyip duruyordu.

Biat Kültürü!

Ayşe ARMAN >>> 6-7 Eylül’de tarihe tanıklık ettiniz. Gezi’de yaşadığımız da tarihe tanıklık etmek mi?

Engin GEÇTAN >>>  Kesinlikle! Ama iki olay arasında hiçbir benzerlik ya da yakınlık yok. 6-7 Eylül olaylarında, ‘otantik yağmacılar’ vardı. Genetiği değiştirilmiş organizmalar gibiydiler. Gezi’nin chapulling’i ise ‘katıksız organik’…

Ayşe ARMAN >>> Peki, 6-7 Eylül olaylarını siz o yaşta nasıl değerlendirdiniz?

Engin GEÇTAN >>>  İnsan, şok yaşadığı zaman, olayları anında değerlendiremiyor. Zaten hemen ardından sıkıyönetim geldi. Onu kapattı, bunu kapattı, gazeteler de çıkmaz oldu. Tuhaf olan hiç kimsenin, hiçbir şeyi sorgulamaması, her şeyi olduğu gibi kabul etmesiydi. Yıllar sonra yadırgadığım durumun ne olduğunu anlar gibi oldum.

Ayşe ARMAN >>> Neymiş?

Engin GEÇTAN >>>  Biat etme kültürü! Bizim toplumumuzda, otoriteye karşı kayıtsız şartsız biat etme eğilimi var. Araştırmıyor, soruşturmuyor, sadece peşinden gidiyor. Bunun sebebi de tarihte yaşananlardan ders çıkarmama. Ne yazık ki o biat kültürü hâlâ devam ediyor…

Ayşe ARMAN >>> ‘Biat etme’ kültürünün altında yatan psikoloji nedir?

Engin GEÇTAN >>>  Güvenlik uğruna, yaşama sevincinden vazgeçme!

Ayşe ARMAN >>> Yani bizim genetik kodlarımızda mı var? Hiçbir şeyi sorgulamadan kabul ediyoruz, biat ediyoruz. Bu mudur?

Engin GEÇTAN >>>  Bu insanda zaten var olan bir eğilim. Ama dereceleri var. ABD’de ‘American History of Mental Health’de yapılan araştırmalar var. Beyni, kabaca üç katmana ayırırsak, en alttaki katman en ilkel katman. ‘R Complex’ denilen o en ilkel katmanda, insanlarla-sürüngenler arasında ortak yanlar olup olmadığı araştırılıyor. Ve 20 kadar ortak yan bulunuyor. Bunlardan biri de liderin peşinden gitme eğilimi! Türkçesi, biat etme… Oysa beynin daha gelişmiş iki katmanını kullanabilen insanlarda, lider gözden geçiriliyor, değerlendiriliyor, kişi inanıp, inanmamak konusunda içinde tartışma yaşıyor ve ona göre peşinden gidiyor ya da gitmiyor…

Ayşe ARMAN >>> Lider arayışında olmak kötü bir şey mi?

Engin GEÇTAN >>>  Hayır. Bir liderle özdeşleşmeye ihtiyacımız olabilir ama mesela benim liderim yok, çok uzun süredir de olmadı.

Kaybetmeyi Bilmek!

Ayşe ARMAN >>> Peki liderlikle güç arasında nasıl bir ilişki var? Ve sizce ‘güç’ün doğru tanımı ne?

Engin GEÇTAN >>>  Güç, bazen kazanmak bazen de kaybetmektir…

Ayşe ARMAN >>> Hiç kaybetmeyen lider olabilir mi?

Engin GEÇTAN >>>  Göreceli olarak düşünürsek, Franco ölene kadar İspanya’nın başında kaldı da n’oldu? Genellikle lider olarak nitelendiren kişiler, bir direniş hareketini taşımış olan insanlar oluyor. Güney Amerika’da Simon Bolivar, Güney Afrika’da Nelson Mandela, Hindistan’da Mahatma Gandhi, Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk. Çünkü onlar var olan ama kaybedilen şeyleri yeniden kazanma savaşını üstleniyorlar ve toplumu peşlerinden sürükleyebiliyorlar. O yüzden lider sözcüğünü kullanırken daha dikkatli olmaya çalışırım. Herkes lider değil…

Hırs, haset ve öfke!

Ayşe ARMAN >>> Başbakan, Gezi Parkı olgusunu şahsına yönelik bir tavırolarak mı algıladı?

Engin GEÇTAN >>>  İlk tepkisi, “Ben Topçu Kışlası’nı yaptıracağım!” olduğu için öyle algıladığı anlaşılıyor…

Eziklik Duygusu!

Ayşe ARMAN >>> “Hayata, en aşağıdan başlandığında, yukarıdan başka gidecek yer yoktur. Biçimsel yükselmeye, ruhun yükselmesi eşlik edemediğinde biz yükseldikçe, yukarısı da giderek yükselir...” diyorsunuz, ne demek istiyorsunuz?

Engin GEÇTAN >>>  Hırstan söz ediyorum tabii! Psikanalizin kurucularından Adler, “Rüyasında kendini düşerken görenler, kendisini yüksek bir yerde olduğunu zannedenlerdir” der. Aslında alçak ya da yüksek, mertebeler yok. Bunlar, toplumun dayattığı şeyler. Dolayısıyla bir insan durumunu kabul etmiyorsa, yükselmek, tırmanmak istiyorsa -ki doğada tüm canlılar eksiden artıya geçmeye çalışır, doğal bir şeydir- ama ‘proje’ olarak yukarıda olmayı planlamak, içinde ‘öfke’ de barındırır. Karen Horney bunu çok güzel açıklar: “Yukarıda olmayı isteyenler, aslında birilerini aşağıda bırakmak isteyenlerdir!”

Ayşe ARMAN >>> Peki sağlıklı yükselmenin şartı ne?

Engin GEÇTAN >>>  Yükselmeyi kafaya takmamak! Bir insan eziklik duygusu yaşıyorsa, bunu ancak yukarıda olarak çözümleyebileceğini zannediyor. Bu da hem kendisi hem çevresi için yıkıcı olabiliyor.

Kendini Önemsemek!

Ayşe ARMAN >>> “Bu dünyaya verilen zararların yarısı kendini önemli hissetmek isteyen insanların eseridir!” diye bir söz var… Doğru mu?

Engin GEÇTAN >>>  Evet, T. S. Elliot’ın sözü. Bence doğru. Adolf Hitler mesela. İnsanlığa çok zarar verdi. Mussolini ve Pinochet de kendi halkına verdi…

Ayşe ARMAN >>> Gezi, ileride laboratuvar gibi incelenecek mi? Biz hâlâ sürecin içindeyiz ve tam olarak algılayamıyor muyuz?

Engin GEÇTAN >>>  Bence öyle. Ben açıkçası biraz da çocuksu bir yaklaşımla gençlere bakıp, “Bir gün kapitalizm çöktüğünde acaba insanlar böyle yaşayabilir mi?” diye düşündüm. Ama bu tabii benim iyimser yaklaşımım.

Ayşe ARMAN >>> Günümüzde ‘mütevazı liderler’ yok mu?

Engin GEÇTAN >>>  Ender de olsa var. Uruguay Devlet Başkanı mesela. Çünkü seçildikten sonra oturduğu köy evini terk etmedi. Kıyafetlerini bile değiştirmedi. İşine bisikletle gidiyor ve maaşının yüzde 90’ını hayır kurumlarına bağışlıyordu. Aslında geçmişte Kuzey Avrupa’da da bunun örnekleri vardı. Yöneticiler halkla iç içe yaşamaya özen gösterirdi. Olof Palme öldürülünceye kadar.

Hem felaketin yaratıcısı  hem de kurbanıyız!

Ayşe ARMAN >>> Günümüz Türkiyesi’nin siyasileri, karşınızdaki divana yatsalar, onlara ne gibi teşhisler koyarsınız?

Engin GEÇTAN >>>  Ne haddime! Zaten psikoterapiye, bir ayağı içeride, bir ayağı dışarıda olanlar gelir.

Ayşe ARMAN >>> Nasıl yani?

Engin GEÇTAN >>>  Yani kendini soruşturan insanlar. Soruşturmayanlar, zaten bütün doğruları bildiklerine inanırlar.

Onlar bana neden gelsinler ki?

Ayşe ARMAN >>> “Her şeyi kontrol edebileceğini düşünen varlığın akıbeti felakettir. Ve bizler şimdi hem o felaketin yaratıcısı hem de kurbanıyız” diyorsunuz. Ne demek istiyorsunuz?

Engin GEÇTAN >>>  İnsanlık kibrinden bahsediyorum. Bu kibir bizi bir noktaya getirdi ve bindiğimiz dalı kesiyoruz…

Ayşe ARMAN >>> Topluca felakete mi gidiyoruz?

Engin GEÇTAN >>>  Görünüş öyle. Geri dönüş olmazsa, gidiş o gidiş…

Ayşe ARMAN >>> Toplum, birbirine düşman iki kampa bölündü, iyice kutuplaştı. Sizce bu kutuplaşmanın sebebi ne?

Engin GEÇTAN >>>  Haset.

Ayşe ARMAN >>> Türk toplumunun beyin yapısı nasıl?

Engin GEÇTAN >>>  Genelinin sol beyinli olduğunu düşünüyorum. Sağ beyin, bütünü algılar. Sol beyin, ayrıntıya odaklanır, bütünü gözden kaçırır.

Bileniyoruz!

Ayşe ARMAN >>> Peki fanatizme yatkınlıkla, beynin işleyişinin bir alakası var mı?

Engin GEÇTAN >>>  Ona, beynin işleyişi demeyelim, ‘kişilik organizasyonu’ diyeyim. İnsanın kişilik organizasyonunda önemli boşluklar varsa, genellikle o boşlukları bazı inanç sistemleri ve ideolojilerle doldurarak, kendilerini daha bütün hale getirmeye çalışırlar. Örneğin 12 Eylül döneminde hâkim soruyor: “Adın ne?” Yanıt: “Marksistim!”

Ayşe ARMAN >>> Bunları yaşayan bizlerin ruh hali ne oluyor?

Engin GEÇTAN >>>  Kimi yerinde sayıyor, kimi bileniyor.

Ayşe ARMAN >>> Her şeye rağmen, tüm bu yaşananlar karşısında mutlu olduğunu ifade edenler de var çünkü bir umut gördüklerini söylüyorlar…

Engin GEÇTAN >>>  Elbette. Mevcut iktidar, muhalefetsiz yaşamaya çok alıştı. Güç ve karşı güç olduğu zaman dinamizm ortaya çıkar. Bu dinamizmde ödenecek bedeller de vardır. Belki de sürükleniyor olmaktan daha iyi!

Ayşe ARMAN >>> “Ruhumun daha da kirlenmemesi için belli şeyleri okumak ya da izlemek istemiyorum” diyenlere ne diyeceksiniz?

Engin GEÇTAN >>>  Hepimizin gizli gizli ana rahmine dönme isteği vardır. O konforlu ve sorunsuz hayata dönebilmek. Ama böyle bir şey için fazla büyüdük! O yüzden, kafamızı kuma gömmenin faydası olmaz. Hayata devam edeceğiz.

Ayşe ARMAN >>> Peki ya kaçıp gitmek isteyenler…

Engin GEÇTAN >>>  Yaa o da var. Onların da bir yere gideceği yok aslında! “Çocuklarımın geleceği için böyle düşünüyorum” diyenler de var. Ama hangi ülkenin nerede sapıtacağı artık hiç belli değil! Neye göre seçip, nereye gidecekler? Bir tanıdığım Kanada’ya gitmeye hazırlanırken, Vancouver’da hiç beklenmedik biçimde ciddi olaylar yaşadı. Ayrıca, “Çocuklarım için göç ederim” diyenleri şöyle bir zorluk bekliyor: Amerika’ya göç etmişler mesela, ebeveyn Türk, çocuklar Amerikalı. Zamanla arada ciddi bir boşluk oluşur. Buna ileri yaşın “Toprak çeker” dedikleri özlem de eklenir. Köklerini özlemenin de çaresi yok!

Söyleşi : Ayşe ARMAN - 15 Eylül 2013 - Hürriyet

****************************************************************
İlgili Yazı  :

Gezi direnişine dair Engin Geçtan'ın yazdıkları...

Ç  A  Ğ  R  I  Ş  I  M  L  A  R...
                                                                        
İleri yaşa gelen insanlar için en can sıkıcı durumlardan biri, merak ve hayret duygularının yitirilmesidir. Bu yönden kendimi şanslı bulmakla birlikte, beklenmedik bir zamanda, bunlardan da öte benzersiz bir yaşam modeliyle özdeşebilmiş olmamı bir armağan olarak kabul ediyorum. Gezi Parkı’nda yeşeren benzersiz oluşumdan söz ediyorum.

Kendiliğinden oluşuvermiş yaşantılar, mekanlar ya da olgularla kolay özdeşleşirim. Bir takım hesaplar temelinde geliştirilen yaşantılar ya da dönüşümler, bana göre, genetiği değiştirilmiş organizmalar gibiler. Yavan ve sağlıksız.

Birazdan dile getireceğim çağrışımlar, Gezi Parkı’ndaki gençlerin yaratıvermiş olduğu dünyayla sınırlı. Bu masum eylem, bir imha harekatı sonrasında direniş hareketine dönüştü. Gönlüm parkta kalmış da olsa, bu hareketi de zaman zaman tweeter’den izliyorum. Park’a dönersek, kimlerin önemli bir fırsat kaçırmış olduğu bana göre zaten belli. Şimdi artık herkes, hepimiz çıplağız, giyinmeye çalışanlar daha da soyunuyor.

İleri yaşta insanlar, doğal olarak, yeni yaşantılar yaratmakta zorlandıklarından geçmişten çok söz ederler ve ben bu hakkımı kullanarak başlamak istiyorum: Seksen bir yıllık hayatım süresince ülkemizde çok şey yaşandı. Bunların bazılarıa dolaylı olarak tanık oldum, ender olarak da doğrudan.

Uzak geçmişe baktığımda bende iz bırakmış biri, belki hem ilk, hem doğrudan tanık olduğumdan, 6-7 Eylül olayları olmuştu. Yıl 1955 ve ben  üniversite son sınıf öğrencisiyim. Düşünsenize! Bir akşam herşeyden habersiz vapurdan indiğinizde gördüğünüz ilk şey, bir kamyonun arkasına bağlanmış buzdolabının Galata Köprüsü üzerinden tangırtıyla sürüklenişi oluyor. Gerçek olamaz duygusuyla bakakalmıştım. O gece (otantik) çapulcularla birlikte Cağaloğlu Yokuşu’ndan çıkıp Kumkapı ve Aksaray’a yürüdüm. Onlardan olmadığım belliydi, ama bana aldırdıkları yoktu. O zamanlar, Kumkapı ve cıvarı, Türklerin, Rumların, Ermenilerin, Bulgarlar’ın bir bütün halinde yaşadığı alanlardı. Hrant Dink’in cenazesini televizyonda  izlerken o günleri hatırladım ve acım katlandı. Kendiliğinden oluşuvermiş dünyaların yaratılmış olması nasıl bir mucize idiyse, giderek azıtan kapitalizmin onları bir çırpıda yok etmesi de insana verilen değerin nasıl hiçe indirgendiğinin açık göstergesi.

O gece özellikle Kumkapı’da gördüklerim bende iz bırakmıştı. Bazı binaların önünde ellerinde Türk bayraklarıyla insanlar vardı. Sonradan öğrendiğime göre, azınlık komşularını korumaya çalışıyorlarmış. Damdan dama atlayarak kaçırılan insanlar gördüm. Ne olup bittiğini anlamıyordum, sadece tarihe tanıklık ettiğimin farkındaydım. 7 Eylül sabahı tarımar edilmiş İstiklal Caddesi’ndeydim. Yırtık kumaşlar, parçalanmış kristal avizeler, iğrenç meze kokusu. Bunları yapan o saldırgan kalabalık kimdi, nereden çıkmışlardı, amaçları neydi bilmiyordum. Kimse bilmiyordu. Olup bitene polis müdahele etmiyordu, devlet ortalıkta yoktu. Olayın ardından kaskatı bir sıkı yönetim geldi, gazeteler art arda kapatılmaktaydı. Bilgi edinme imkanı yoktu, edimeye çalışan da yoktu. Çok şey olmuş, ama sanki hiçbir şey olmamıştı. Bir süre sonra tıp fakültesinden mezun olup uzmanlık eğitimim için NewYork’a giderken  olayın anlamını hala öğrenememiştim.  

Yıllar sonra dönüp baktığımda, o akşam olanların nedenini kimsenin merak etmemiş olmasını ve hiçbir şey yaşanmamış gibi davrandığını sorusuna tek bir cevap bulabilmiştim. Toplumuzda hep varolmuş olan bir özellik: biçimsel güce soru sormadan biat etme eğilimi. Biat edenler arasında tabii ki ben de vardım, o yıllarda siyasi ya da askeri otoriteye karşı herhangi bir davranış, ne duyulmuş, ne de düşünülebilir bir şey değildi.

6-7 Eylül’ün ardından yaşananları ancak 2001 yılında Kızarmış Palamutun Kokusu adlı kitabımı yazarken referans olarak kullandığım kitaplardan birinden, Hasan İzettin Dinamo’nun kitabından öğrenebildim.  Dinamo’ya göre, olay bizatihi hükümetin tertibi olduğu halde, komünist diye yaftalanan bir grup insanın üzerine atılmış. Aralarında Aziz Nesin’in de bulunduğu kişiler önce Sansaryan Han’da tutulmuş, ardından Harbiye’deki rütubetli zindanlara konulmuşlar. O gece yaşananların ülkenin hangi hayrına yapılmış olduğunu bugün de bilmiyorum. Eylemi gerçekleştiren o vahşi kalabalığın kimler olduğunu da. Belki de dönemin derin devletiydiler.

Altı yıl sonra bununbir benzerini tekrar yaşadım. Demokrat Parti’nin son beş yılında yurt dışındaydım. O zamanlar ikide bir gidilip gelinmezdi. İletişim ağları da yoktu. Dolayısıyla 27 Mayıs darbesi öncesinde Amerika’ya ulaşabilen bilgiler dayanağı belirsiz rivayetlerdi. Yaşananların vehametini, ancak dönüş yolumda, İtalyan gazetelerinde bazı hükümet üyelerinin idam resimlerini gördüğümde idrak edebildim. On gün sonra ülkeye döndüğümde defter yine kapatılmıştı, arada bir yeni yönetimle ilgili bir şeyler konuşuluyordu. İhtilali halk hareketi diye bilirdim, ama bir askeri darbe yapılmış olduğu halde otorite öyle uygun gördüğü için adına ihtilal deniliyordu.

Demokrasinin, halkın, kendi seçtiği parlementoyu denetleyebildiği oranda demokrasi sayılabileceği gerçeğinden bugün de hala hayli uzağız.

Yakın tarihimize baktığımızda da benzer bir durum var. Güneydoğu’da otuz yıla yakın süren bir savaş vardı ve biz bunu, yakın zamanlara kadar, başka bir ülkede cereyan ediyormuş gibi yaşadık. O süre içinde bizden çok şey saklanmış, ama biz de merak etmedik ve sormadık, soruşturmadık. Derin devletin o bölgede nelere müdahil olduğunu hala yeterince bilmiyorum.

Otoriteyi temsil eden figürlere biat etme eğilimi bu topraklarda yaygın bir olgu da olsa, konunun bazı başka boyutları da var. İnsan doğasıyla ilgili bazı özellikler. Geçen yüzyılın ikinci yarısında Amerikan Ruh Sağlığı Enstitüsü’nde yapılan araştırmalardan biri de insanla sürüngen arasındaki davranışları kıyaslama üzerine idi. Böylece beynin en derin ve de en ilkel katmanı olan R-Kompleks hakkında fikir edinilmek isteniyordu. Nitekim çalışmalar sonunda yirmi ortak davranış eğilimi saptanmıştı. Bana en çarpıcı geleni, insanın da sürüngenlerin de bir liderin peşinden gitme eğilimiydi.

Bu araştırmaya konu olan, beynin en alt ve en ilkel bölgesiydi. Onun üzerinde daha gelişmiş ve iyi gelişmiş iki katman daha vardır. Limbik Sistem ve Korteks. Tekamül edebilmiş insan bu katmanlar sayesinde herhangi bir liderin peşinden kökü körüne gitmez. Lider görüntüsündeki figürleri kendi süzgecinden geçirir, seçimini ona göre yapar ya da yapmaz. Gerektiğinde lidersiz olmayı  seçebilir.
                                                                             
*** *** ***

Liderlik ve güç arasında bir ilinti olup olmadığı biraz karmaşık bir konu. Bana göre güç, bazen kazanıp bazen kaybetmektir, ama bugüne kadar kaç lider bunun bilincinde olabilmiştir bilmiyorum. Hiç kaybetmeden yol almaya çalışmak, rulet masasında kendinden geçmiş bir kumar tutkunu gibidir. Sürekli kazanacağına inananların kumar masasındaki akıbeti hepimizin malumu, rulet masasındaki kişi hariç.

Buna örnek olarak yakın tarihten aklıma gelen en çarpıcı örnek tabii ki Adolf Hitler. Tarihte Napoleone Bonaparte’nin hezimeti varken bir lider nasıl olur da göz göre göre Rusya gibi bir cehennemi işgal etmeye kalkar.

Hayata en aşağıdan başlandığında yukarıdan başka gidecek yer yoktur. Biçimsel yükselmeye ruhun yükselmesi eşlik edemediğinde, biz yükseldikçe yukarısı da giderek yükselir. Buna karşılık, kendini bulunduğu yerde de kabul ederek ruhu takamül eden huzurlu insanlar da var.

Bazı insanların nasıl olup da lider olabildiği hakkında bir fikrim yok. Ama ilgilenlere, Mussolini ile ilgili yapılan bir filmi, ‘Sıradan Faşizm’i arşivlerden bulup izlemelerini öneririm. O filmi ilk kez yıllar önce Ankara’daki Fransız Kültür Merkezi’nde izlemiştim. Mussolini’nin o meşhur balkon söylevine sıra geldiğinde, çoğunluğu gençlerden oluşan salon kahkahadan kırılıyordu. Ama o günkü gençliğin alay ettiği figür, çok da uzak olmayan bir geçmişte milyonları peşinden sürüklemişti ve İtalyanlar bunun bedelini ağır ödediler.

T.S. Eliot’un dediği gibi: “Bu dünyaya verilen zararların yarısı kendini önemli hissetmek isteyen insanların eseridir.”  

Lider olmuş insanlarla ilgili tek bir çalışma örneği biliyorum. Kimin nasıl lider olduğundan çok, bizi nasıl insanların yönettiğiyle ilgili. Artık hayatta olmayan İtalyan gazeteci yazar Oriana Fallaci çeşitli dünya liderleriyle yaptığı röportajları Interview with History (Tarihle Söyleşi) adlı bir kitapta toplamıştı. Kapalı bir kıyafet giyip Humeyni’yle röportaja gittiğinde başörtüsünü aniden atıveren kadından söz ediyorum. O kitaptaki lider profilleri çoğumuz tanıyoruz ya da duymuşluğumuz var.  Anlatılanlar pek de hoş kişilikler değildi, biri dışında. İkinci Dünya Savaşi sonrası Almanya Başbakanlığı yapmiş olan Willy Brandt.

Efsaneleşmiş iderlere baktığımızda ise bunların genellikle direnişçi kişilikleriyle belirdiğini görürüz. Simon Bolivar, Mustafa Kemal Atatürk, Mahatma Gandi, Nelson Mandela gibi.

Oriana Fallaci’nin yaklaşımı biraz acımasız olsa da sergilediği gerçekler belki de beklenilebilir şeylerdi. Tarih boyunca insanlar kendilerini yönetenlerden şikaayetçi olmuşlardır, yöneticileri kendilerinin seçtiği durumlarda bile. Yakın geçmişte eski İngiltere başbakanı Margaret Thatcher öldüğünde halkın bir kesimi bunu sevinçle kutladı. Hiç böyle şey görmemiştim. Thatcher birilerinin canını hayli sıkmış olmalı.

Yakın geçmişte tweeter’da bir mesaj okumuştum: “Governing is also a matter of mental health.” Yani, yönetmek aynı zamanda bir ruh sağlığı meselesidir. Kendilerini yakından tanıyıp aileleriyle olan ilişkileri hakkında bilgi sahibi olmadıkça liderlerin ruh sağlığı değerlendirilmesini yapabilmek biraz zor, ama ruh sağlığı açıkça bozuk liderler de olmuştur. İlk aklıma gelen bir dönem Uganda’yı kan ve şiddetle yönetmiş olan İdi Amin. Bazı liderlerin ruh sağlığı o konuma geldikten sonra da bozulabiliyor. Genellikle giderek artan ego enflasyonu sonucu.

Ender de olsa mütevazı liderler de görülmüştür. Bazı eski insan topluluklarında kabileler arasi savaslar yapıldığında kendilerine bir lider seçer,  savas bittikten sonra o kisinin liderlik vasfı da  sona erer, herhangi biri olarak kabile içindeki varlığını sürdürürmüş. Günümüzde böyle bir durum tabii ki söz konusu olamaz, ama şu aralar hoş bir örnek de var. Uruguay cumhurbaşkanı Jose Mujica, öteden beri yaşadığı köy evinde yaşıyor, maaşının yüzde doksanını hibe ediyor, her zamanki halk tipi kıyafetleriyle dolaşıyor, bazen işine bisikletle gittiği bile oluyor. Yönettiği ülkenin kendi mülkü olduğu sanısına kapılan liderlerin de bulunduğu bir dünyada çarpıcı bir örnek.

Günümüzde bende hayranlık uyandıran tek bir politik kişilik var. Burma muhalefet lideri Aung San Suu Kyi. Belki de direnişçiliğinden. Onu çok yakından izler, yüzündeki ifadeden ve duruşundan etkilenirim. (Myanmar askeri yönetimin ülkeye sonradan verdiği isim olduğundan Burma’yı kullandım. Bunu yapanların sayısı zaten artmaya başladı).
                                    
*** *** ***

Yönetilenle yöneten bütünün parçaları olduğundan, şimdi de sıra yönetilenlerde, yani bizlerde. Ama ondan da önce, insan denilen varlığa genel anlamda bakma gereğini duyarak. Özellikle de insanın evrenle, dolayısıyla doğayla olan ilişkisine.

Evren ruhu olan canli bir düşünce ve bir bütün. Doğa da öyle. Bir varlığın doğayla uyum içinde nasıl yaşayabileceğinin yasaları evrende mevcut. Varlıkların ihtiyacı olan şeyler de doğada mevcut. Kendini doğadan üstün olma ve onu kontrol edebileceği hezeyanına kaptıran varlığın akıbeti felakettir ve bizler şimdi o felaketin hem yaratıcısı hem kurbanıyız.

Hezeyanları sonucudur ki insan kendine gerektiği kadarını tüketmek yerine giderek daha fazlasına sahip olma eğiliminin tutsağı haline geldi. Rulet masasında sürekli kazanacağına inanan kumarbaz misali. Böylece, giderek artan doğa tahribatı bir yana, insanoğlunun kibiri, kendine canavar bir matriks gelistirip onun tutsağı haline gelmesine neden oldu.

Bu duruma ilk başkaldırılardan biri, yirminci yüzyılın başlarında Bertrand Russell’dan gelmişti.Russell insanoğlunun tüm başarılarının ve üstün zekâsının, onu mezardan öteye götüremeyeceğini anlatırken şöyle demişti: “…insan bu güneş sisteminin sınırsız ölüm denizinde yok olmaya mahkûm olduğunu idrak edebilecek bir öngörüye artık sahip değil ve insan yapısı başarı tapınağının, bir gün kaçınılmaz olarak evrenin yıkıntıları altında kalacağını bilemez bir halde.”

Doğadan uzaklaşmanın insanı giderek yalnızlaştırmış olması gibi can sıkıcı başka boyutları da var. Çünkü yalnızlaşma, onu, zamanla birbirine daha muhtaç ve kırılgan bir duruma getirdi ve muhtaç hale geldikçe de birbirimize düşmanlık duymaya başladık. Birlikte yaşayabilmek için düşmanca eğilimlerimizi bastırmak ve denetlemek zorunda olduğumuzdan ötürü, giderek daha iki yüzlü varlıklara dönüştük. Birbirimizden bu kadar korkmamızın nedeni, kızgınlığımızın denetimden çıkma olasılığı ve bununsonucu diğer insanların onayını kaybetme korkusudur.

İnsan bu duruma çözüm olarak çeşitli politik modeller geliştirmiş, ancak bunların hiçbiri başarılı olamamıştır. Keşke biri bana kapitalizmin bugünkü azgın haliyle demokrasinin nasıl bağdasabildigini anlatabilse.

Platon felsefesinde, idealar dünyası (fikirler dünyası) ile yaşanan dünya ayrımı yapılmıştır. Batı kültürünün temelini oluşturan bu bölünme sonucu, insan, kendi yaratısı olan üst-sistemlerle hiç ilgisi yokmuş, bunları yaratan kendileri değilmiş gibi davranmaya başlamıştır. Nitekim, Jean Baudrillard  da bir kitabında, insanlığın kendisine sunulan herşeyi emip tüketen sessiz kitlelere dönüştüğünü yazmıştı. Bu durum, sadece Batı dünyasında değil, artık dünya genelinde etkisini sürdürmekte. Nitekim, bizler de ilkokuldan başlayarak aynı etkide bir eğitimden geçiriliyoruz. Böylece, kendi dünyamıza yabancılaşmamız artmakta ve depresyonun günümüzün en önemli sağlık sorunlarından biri haline gelmesine zemin hazırlamakta.

Farklı olarak algılanıyor olsam da ben idealar dünyasına hiç ait olmadım, çevrem idealar dünyasından oluştuğu için çoğu zaman arafta kaldım. Şartlandırılmalarımızdan ötürü, yaşananlar daha çok ideaların diliyle ifade edilebiliyor ve bu da yaşananlardan uzaklaşılmasına neden oluyor. Kaldı ki yaşananların sözlü dilde layıkiyle karşılıkları da yok.

Suzuki der ki: "Alışılageldiğimiz düşünceleri altüst eden karşıtlıkların temelinde, içsel yaşantılarımızı normal konuşma dili ile anlatma zorluğu yatar. Çünkü içsel deneyimlerimiz, konuşma dilini çok aşan yaşantılardır."  Tabii buna bir de giderek sığlaşan Türkçemizi katarsak…

Yaşananlar dünyasından birinin bilindik anlamda politize olması zordur. Bazı ideolojilere sadece yakınlık duyulabiliyor. Şahsen, ideolojik anlamda hiçbir zaman şucu ya da bucu olamadım, sonu ist ve izm’le biten kavramları özümseyemedim. Gezi Parkı olgusu belirene dek. Orada oluşan modelde idealar dünyasından alıntılanmış hiçbir şey yoktu, kendiliğinden ortaya çıkıvermiş, bana matriksten özgür yeşeren bir mucize gibi görünmüştü. Belki de bundan ötürü dünyanın ilgisini üzerinde topladı.
                                                                    
*** *** ***

Bazı insanlar sağ, bazıları ise sol beyin ağırlıklıdır. Sağ beyinliler bütünü algılama eğilimindedir, sol beyinliler ise ayrıntıları. Bu nedenle sol beyinliler zaman zaman ayrıntılarda kaybolabilirler. Yaşamın küçük bir parçacığını yakalayıp, bu parçacıktan yaşamın bütününü keşfedebileceklerine inanırlar. Toplumumuzun çoğunluğunun sol beyinli, olduğu izlenimini taşıyorum. Ve de bunun iç politika dinamiklerine belirgin bir biçimde yansıdığına. Bunca yıl yaşamış ve pek çok şey görmüş biri olarak, iç politka bana yıllardır aynı kısır döngüler içinde debeleniyor gibi geliyor. Aslolan, derme çatma demokrasimizi anlamlı ve sağlam bir seviyeye getirmek olduğu halde, yaşanan onca olaya rağmen temelde pek bir şey olamıyor. Son zamanlarda seçim barajının indirilmesiyle sorunun çözümlenebileeğine inanılır oldu. Bence o da bütünün bir parçası. Gerçi çok önemli bir parçası, ama asolan daha genel anlamda bir zihniyet meselesi. Üstelik, sadece poltikacıları değil seçmeni de kapsayan bir mesele.

Ayrıntının bütün içindeki yerini göremeden o ayrıntıyı layıkıyla değerlendiremeyiz. Kendi iç dinamiklerimizi de değerlendirebilmek için dünyadaki politik dinamikler içindeki yerimizi görebilmemiz gerekiyor. Çünkü orada bizlere yol gösterecek çok şey var. Oysa, televizyon kanallarımıza baktığımızda, tıpkı iç politkada olduğu gibi, sürekli kendimize dönük, sığ ve kendini tekrarlayan bilgilerle karşılaşıyoruz.

Bir başka deyişle, her figürün bir fonu vardır ve ülke dinamikleri de ancak dünya dinamikleri zemininde değerlendirilebilir ve anlaşılabilir. Ne var ki, ülkeyi merkez alıp, dünyayı ayrıntı gibi gören politikalar da geliştirilebiliyor. Abbasağa Park Meclisi’nde gelen bir tweet’de şu ifade yer almış. Türkiye Dış Politikası: “Sıfır sorun mu? Sırf sorun mu?” Derinlik Stratejisi’nin ne olduğunu kavrayamadığım için, bunu uygulamalarında anlamayı umuyordum. Görebildiğim şey ise bazı sünni oluşumlarla kurulan güçlü bağlar dışında herkesi karşımıza almış olmamız.

Dışişlerimiz buna bir ad da vermiş: Precious Loneliness (Kıymetli Yalnızlık). Neden kıymetli olduğunu pek anlayamadım, ama bu isim bana birkaç yüzyıl önce bir dönem İngiltere’nin sürdürmüş olduğu Muhteşem Yalnızlık siyaseti’ni çağrıştırdı. Gerçi, hatırladığım kadarıyla İngilizler bu dönemlerinde kimseyle küsüşmemişlerdi.

İlya Prigogin’in çok önemsediğim bir sözü var: “Adına gerçeklik dediğimiz her ne ise bize ancak, ona yapıcı katkımız oranında açımlanır.” Yani evren hiçbir şeyi bize hazırdan ve biz sadece konuşup duruyoruz diye sunmaz.

Bütünü algılamakta zorlanabilen sol beyin fanatizme daha yatkındır, özellikle kişisel kimlik sorunu yaşanıyorsa. Çeşitli nedenlerle kişisel kimliği yeterince gelişememiş insan, varolan inanç ve idolojileri fanatik bir boyutta kimliğine katma eğilimindedir. Buna psikiyatride Identity Diffusion Syndrome, yani Kimlik Geçişmesi Sendromu denir. Çoğumuz bazı dönemlerimizde bazı kimlik geçişmelerine geçici olarak ihtiyaç duyar, bir takım düşüncelere ya da akımlara kapılabiliriz. İçimizdeki vakum büyüdüğünde ise katı ve kalıcı bir fanatizmin tutsağı oluruz.

Katılaşmış psikolojik savunma sistemleri, ucu açık süreçlere tahammül edemediğinden, yaşayan süreçleri durağan durumlara dönüştürmeye çalışırlar. Sadece kendi kişiliğinde değil, ulaşabildiği çevresine de aynı baskıyı yaparak. Otorite konumunda olursa, asker ve polis müdahelesine baş vurabilir. Nitekim darbe olaylarında benzer dinamikler geçerlidir. Nitekim, 12 Eylül sonrasında Paşa ve ekibi toplumu statik bir duruma indirgrmek için çok uğraşmıştı. Oysa süreçler ancak geçici sürelerle duruma dönüştürülebilir. Evrenin kendisi de bir süreç olduğundan, bir süre sonra olaylar yine bildiğini okur.

İşin ilginç yanı, görünürde bu kadar katı olan kişiliklerin derininde, çocuk saflığında, ürkek, kırılgan, sevmeye ve sevilmeye ihtiyaç duyan bir varlığın bulunmasıdır.  Çünkü görünürdeki katılık aslında sadece koruyucu bir savunma sistemidir. Bazı durumlarda insanın kendisi de bu split’in farkındadır, ama bunu aşmak için elinden bir şey gelmez.

Gezi olgusu çoğu insan gibi benim içinde şaşıtıcı bir olay idi. Bazen Mevlana’yı, bazen John Lennon’un Imagine şarkısını hatırlatarak. Bu olguda beni özellikle etkileyen iki şey vardı: masumiyet ve yaratıcılık. İdeolojik alıntılardan özgür, lidersiz, toplumun her kesimini kucaklayan bu dayanışmacı ruh, bana yeni doğan bebeğin kirlenmemişliğini ve masumiyetini çağrıştırdı. Kendiliğindenlikle masumiyet arasinda zaten bir bağ vardır. Masumiyet ise bana göre gezegendeki en kutsal şey.

Kendimizi evrenin kucağına bıraktığımızda yaratıcı potansiyelimiz kendiliğinden ortaya çıkabilir. Nitekim Gezi ruhu özgür bir yaratıcı düş gücünü de beraberinde getirdi. buna sonradan hiciv boyutu da eklendi, ama galiba saldırıya uğradiktan sonra. Einstein da vaktiyle söylemişti,  düş gücü bilgiden daha önemlidir diye.

Gezi’nin bir başka şaşırtıcı yanı da küçüklerin büyüklere politik bir model sunması oldu. Bu da daha önce hiç yaşanmamış bir durumdu. Bizleri ve dünyanın geri kalanını olduğu gibi, farklı bir açıdan iktidarı da şaşırttı ve ‘chapulling’ sözcüğü Google aracılığı ile Dünya Sözlüğü’ne resmen dahil edildi.

Şahsen bir başka şaşırtıcı gözlem daha yaşadım. İnsanın iç dünyasındaki kargaşa dış dünyanın kargaşasından daha ürkütücüdür. Ülkenin en çalkantılı dönemlerinde bile, psikoterapi ortamında insanlar, bunlar hiç yaşanmıyormuşçasına sadece içsel sorunlarından söz etmişlerdir. Elli altı yıllık psikiyatri geçmişimde, çalışma odamda ilk defa bir toplum olayının kişisel yaşantıların önüne geçtiğine tanık oldum.

Gezi olgusunun dünyada da bir benzerinin olduğunu ya da geçmişte olmuş olduğunu sanmıyorum. Herhalde bu nedenle de dünyanın ilgi odağı oldu. İlgiden de öte pek çok insan bu olguyla özdeşleşti. Brezilya ve Bulgaristan gibi ülkelere esin kaynağı oldu. Her ne kadar bir benzeri yaratılamasa da. Bu özdeşleşme nedeniyle Gezi Parkı’na yöneltilen polis saldırılsına dünyadan eleştiriler geldi. Times gazetesinde bazı Hollywood şahsiyetleri tarafından yayımlanan bildiride Susan Sarandon gibi politik aktivist ya da Sean Penn gibi sivri kişiliklerin yanı sıra David Lynch gibi mutedil bir insan da vardı. Çok da uzak olmayan bir geçmişte aynı David Lynch bir Barış Üniversitesi projesinden söz etmiş, böyle bir girişim için en uygun yerin Türkiye olabileceğinden söz etmişti. Dünya bizden sandığımızdan çok daha fazla haberdar, ama biz onların haberdar olduğundan pek haberdar değiliz. Herhalde daha önce sözünü ettiğim nedenlerden ötürü.

Gezi Parkı’ndaki gençler kimseyi karşılarına almamıştı. Dört nala sürdürülen yapılaşmadan bunalan insanları temsil ediyorlardı. Anlayış ve diyalog beklentisi içindeydiler, ama yöneticilerimiz bunu farklı değerlendirdi ve onları karşısına aldı. Birilerini karşıma almaktan genellikle imtina ederim. Çünkü birini ya da birilerini karşıma almak, olup biteni algılayabilmemi engellediği gibi, karşıma aldığım kişinin tuzağına düşme ve bozguna uğrama riskini içerir.

Nitekim Gezi Parkı’nde yaratılan değerler modeliyle özdeşleşmiş olmam, herhangi bir otorite figürünü ya da kurumunu karşıma alma anlamı taşımıyor. Kendi dışımda bir odağa göre davranma eğiliminde olmadığımdan, bugüne kadar fanatik bir boyutta yandaş ya da muhalif olamadım. Bu, bşkalrıyla paylaşılan inanç ve değer sistemine sahip olamama anlamını taşımaz, yoksa hayat heyecansız ve ruhsuz olurdu.

Ancak yine de Eski Roma düşünürlerinden Seneca’nın dediği gibi: “Herşey biz ona nasıl bakarsak bize öyle görünür.”

Gezi Parkı’ndaki kalabalığının üzerine polisi, düşman ordusunu imha etmekle görevlendirilen askeri bir güç gibi göndermek kimin fikriydi bilmiyorum, ama sonuç hiç iyi olmadı. Orası ecnebilerin işgali altında değildi ki. Beş genç insan yok yere hayatını kaybetti, bazıları organlarını kaybetti. Aynı nedenle, sakin bir eylem olan ve diyalogla sona ermesi mümkün olan Occupy Gezi, bu saldırının ardından bir direniş hareketine dönüştü.

Yöneticilerimizin bu olaydaki tutumunda, geleneksel toplum yapımızın payı olduğu düşüncesindeyim. Çünkü geleneksel yapımızda, özür dilemek ya da geri adım atmak gurur sistemimizle pek bağdaşmaz, yenilgi ya da eziklik olarak algılanır. Kamuya açık özeleştiri ise duyulmuş şey değil. Bu nedenle de diyalog ve uzlaşma kültürümüz gelişememiştir ve karşısına alma ya da küsüşme eğilimleri hala devam etmektedir. Bu, sadece iktidar için değil, muhalefet ve politika dışı olaylar dahil pek çok durum için de geçerli.

Gezi olgusu sırasında yaşanan şaşırtıcı durumlardan biri, hükümet başkanımızın durumu şahsına karşı geliştirilmiş bir tavır olarak algılamasıydı. Karşı bir tavır olsaydı bile, demokrasilerde hükümet başkanı şahıs değil, müessese olduğundan, yapılan eylem de kişiye değil o müesseseye karşıdır. Bu konuda herhalde bir yanlış anlaşılma ya da bilgilendirilme oldu, ama nasıl olduğunu bilemiyorum. Kaldı ki anladığım kadarıyla, eylemin muhatabı Büyük Şehir ya da Beyoğlu Belediyeleri idi.

Yaşananlar dünyasından olduğum için, toplumun farklı kesimlerini, gözlemden öte ve yaşantısal olarak tanıdığımı sanıyorum. Görünürdeki bazı çarpıcı farklılıklara rağmen, toplumun hangi kesiminden olursak olalım, temelde ortak özellikler taşıdığımızı biliyorum. Görünürdeki farklılıklarımız aslında bizim renklerimiz ve çeşnimiz. Kaldı ki imparatorluk mirasımızdan ötürü melez bir toplumuz.  Gezi olgusu ile ilgili olarak farklı görüşler tabii ki olacak, ama keşke bu bir taaruza dönüşmeseydi. Çünkü herşey gibi bütün bu olanlar da bir gün sona erecek. Bizler, sizler de sona ereceğiz. Başkaları gelecek, başka şeyler yaşanacak.

Bana göre, bu saldırı sonucu bir direniş hareketine dönüşen Gezi olgusu bir başka umulmadık olaya yol açtı. Meclisteki biraz da muhalefet fakiri muhalefetin yerini Gezi ruhu almış gibi bir hal ortaya çıktı. İşin tuhaf yanı da bunu iktidarın yaratmış olması. Umarım, bu amatör muhalefet ve parklarda sürdürülen forumlar geleceğin politikacıları için bir okul niteliği kazanır.

Bu değerlendirmeyi yapmamın nedeni, meclisteki muhalefeti cılız bulmam. Bazen ayrıntılarda kaybolduklarını, bu arada karşı tarafın malı götürdüğünü düşündüğüm oluyor. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethederken, Konstantinopolis papazlarının meleklerin erkek mi dişi mi olduğunu tartışmaları misali. Bu satırları yazdığım günlerde iktidar partisi ile Gülen Camiası arasında ne olduğunu da tam da kavrayamadığım bazı ayarlardan söz ediliyor. Tıpkı iktidar ve muhalefetten söz ediliyormuşçasına. Gezi bir tür amatör muhalefet yarattıysa, Camia da kapsam dışı bir başka muhalefetmiş gibi.

*** *** ***

Olaylar sırasında spotların yöneldiği bir başka grup polis idi. Emniyet mensuplarıyla ilk karsılaşmam seksenli yılların başlarında Ankara’da oldu. Fakülte dekanının ricası sonucu, emniyet teşkilatı için düzenlenen bir programda konuşmacı oldum. O deneyimden aklımda kalan şey, polis halk ilişkilerinde yaşanan sorunların polisin eğitim süresinin yeterli olmamasından kaynakladığı şeklinde beliren bir görüştü. Sonradan, sorunun sadece bundan kaynaklanmayabileceğini düşündüğümü hatırlıyorum. Geleneksel değerlerinden kopmamış olan bazı teşkilat mensuplarının kentli insana hizmet vermekte zorlanabileceği boyutu hiç konuşulmamıştı ve belki de sorun böyle bir olasılığın hiç akla gelmemesindeydi.  

Sağ-sol çatışmasının yaşandığı yetmişli yıllarda iki üniversitede öğretim üyesiydim ve pek çok olaya tanık oldum. O dönemde polis hiçbir zaman Gezi olaylarındaki gibi pervasız davranmamıştı.

On beş yıl kadar önce Vatan Caddesi’ndeki Emniyet Müdürlüğü’ne gitmem gerekti. Yeşil pasaport hamiliyim ve  pasaportum sadece orada işlem görebiliyor. İlgilenen görevli, uzmanlık alanımı sorunca, oradaki polisler bir anda etrafıma toplandılar ve mesleklerinden ötürü yaşadıkları zorlukları paylaşmaya başladılar. Neler konuşulduğunun ayrıntılarını hatırlamıyorum, ama edindiğim izlenim polislerin farklı rol modellerine ihtiyaçları olduğu ve teşkilat olarak belki de fazla kendilerine dönük oldukları yönündeydi.

Yaklaşık üç yıl önce yaşadığım sokakta yürüyordum. Önleri yeşillik ve ağaçlık olan apartmanlardan birinin giriş kapısının gerisinde birilerinin olduğunu fark ettim. İki polis ve yerde cenin pozisyonunda kıvranan kelepçelenmiş bir adam. Adamın buralardan olmadığı belliydi, polislerden biri onu aralıklarla tekmeliyor, adam acıklı sesler çıkarıyordu. Benim kendilerine bakmakta olduğumu fark etmelerine rağmen olay devam etti.  Biraz daha ötede orta yaşlı bir adam da olanlara bakıyordu. Sonra bana döndü, sesini polise duyurmamaya çalışarak “Televizyonda görüyorduk ama…” dedi ve sözünü tamalamadan uzaklaştı. Cümlesinin devamı herhalde “ …meğer böyle şeyler gerçekten de oluyormuş” idi sanırım.

Polisin görevi suçluyu yakalayıp adalete teslim etmektir ve ceza takdiri yargıya aittir. Oradaki polis yargıya ait olması gereken bir tasarrufta bulunmaktaydı. Bu görevlilere gereken formasyonu edinmeleri için zemin yaratamazsanız, onlar da düzeni sağlarken vaktiyle babalarının kendilerine davrandığı gibi davranırlar.

Polisle son kişisel karşılaşmam hiç hoş olmadı.  Bundan üç 1 mayıs, yani iki yıl önceydi.  Taksimin 1 mayis etkinliklerine  kapalı tutulduğu yıllarda kim olduğunu bilmediğimiz bazı gruplar Teşvikiye bölgesinde polisle çatışmayı adet haline getirmişlerdi. Nitekim o sabah da yaşadığım sokak dahil, mahallede bir takım gazlı çatışmalar olmuş, bir süre sonra sona ermiş ve sokakta limonlar dağıtıldığı duyulmuştu. Herşey sakinleştikten hayli sonra bir şey almak için sokağa çıktım, dönüşümde binadan iceri girmek üzereyken gaz maskeli iki polis fark ettim. Boş bir sokakta neden dolaştıklarını merak ederken, polislerden biri bir hareket yapti ve aniden biber gazı bulutu içinde kaldım. O zamanlar gaz elle atılıyor, ses duyulmuyordu. Gaz ciğerlerime ulaştığında bir an kendimden geçtim ve ölmekte olduğumu düşündüm. Anahtar deliğini bulup kendimi içeriye atabilmem mucizeydi, uzun süre kendime gelemedim.

Bu olay olduğunda, yani iki yıl önce yetmiş dokuz yaşındaydım. Geçen kış bir akciğer enfeksiyonu nedeniyle danıştığım akciğer hastalıkları uzmanı meslektaşıma bu olayı anlatıp bunun ciğerlerimde bir hasar yaratıp yaratamayacağını sorduğumda, kalıcı bir hasar olmamıştır, ama ölebilirdiniz cevabını aldım. Hiç kimsenin olmadığı bir sokakta evine girmek üzere olan ileri yaşta bir adamın üzerine neden biber gazı atıldığının cevabını  o günden beri merak etmekteyim.

Öyle anlaşılıyor ki orantısız güç kullanma tartışmalarının yapıldığı bu dönemde, emniyet teşkilatının, polislerin insan olarak bu olayları nasıl yaşamakta olduklarını anlamaya çalışmasında yarar var. Gezi olaylarının ardından kendileriyle röportaj yapılan polislerin anlattıklarından, emniyet teşkilatının oldukça katı bir hiyerarşik yapıya sahip olduğu ve bu hiyerarşinin en alt katmanını oluşturan polislerin bu  nedenle bazı zorluklar yaşadıkları açık. Kurumsal yapıları buna müsaitse, keşke moral destek üniteleri gibi hizmetler geliştitirebilseler. Çünkü, boş bir sokakta üzerime biber gazı atan polisin bu davranışı, ne yaptığını bilemez halde olmasından başka hangi nedenle açıklanabilir?
                                                 
*** *** ***

Hayat akan bir süreç olarak yaşanabilecek iken, çeşitli nedenlerle kısır döngüler moduna girer ve kendi mecramızdaki akışkanlığını yitirir. Hayatımızaı yönlendirme giderek zorlaşır, hayat önde biz peşinde sürüklenmeye başlarız.

Konu ruh sağlığına geldiğinde işler biraz karışıyor. Çünkü artık bireysel ruh sağlığımız ile gezegenimizin ruh sağlığı örtüşür olmaya başladı. Gezegenimizin ruh sağlığının pek de yerinde olmadığını görmek için de uzman olmaya gerek yok. Dünya Sağlık Örgütü bu konuda sürekli uyarılarda bulunduğu halde, kapitalizmin ipoteğindeki dünya, ekonomiyle çok meşgul olduğundan bu uyarıları duyacak halde değil. Kaldı ki sağlık hizmetleri de artık kapitalizmin etkisinde biçimlenmekte.

Toplumumuzun ruh sağlığı sorunları çok kapsamlı bir konu. Bunları zaten Zamane adlı kitabımda anlattım. Bu yazıda olayın sadece bir boyutuna şöyle bir değinmek istiyorum: Kolektif (toplu) regresyon.

Kapitalizmin yarattığı uyaran bombardımanı ve aşırı tüketim, hızlı toplumsal ve politik dönüşümler, ekonomideki kestirilemezlikler, teknolojiye giderek artan bağımlılık, geleneksel yapının çözülmekte olması ve daha pek çok faktör insan beynini zorlamakta ve referans olarak kullanılmakta olan değerlerin bulanıklaşmasına neden olmakta. Bu durumun bir sonucu da insanların narsisistik eğilimlerinin giderek çıplaklaşması. Daha çok sayıda insan, çevrelerini kendi çıkarları doğrultusunda algılamaya başlayınca, saldırganlık ve suç da doğal olarak arttı. Buna Grup Regresyonu da deniliyor. Regresyon, insanın duygusal gelişiminde bulunduğu yerden gerilemesi, yani hayatının daha öneki evrelerine dönmesi anlamına geliyor. Çaresiz ve bağımlı.

Çocuksu bağımlılıklar arttıkça, insanlar, kendi davranışları sonucu ortaya çıkan durumlardan, kendi dışlarındaki biri ya da birilerini sorumlu tutar oldular. Beraberliklerinde, birbirlerine sık sık ”beni yaşatmakla yükümlüsün” mesajı vererek, vaktiyle ebeveynlerinden alamadıklarını birbirlerinden tahsil etmeye çalışıyorlar. Edilemez ki. Hiçbir ilişki de bu yükün ağırlığını taşıyamaz.

Çocuksu varoluşa gerileme, toplumun bazı kesimlerinde farklı türde ilişkiler ağları geliştirilerek de dengelenmeye çalışılıyor. Güvenlik temelli bu klan ilişkilerinde ciddi çatışmalar da çıksa ilişkiler sonlandırılamıyor, çünkü aslolan güvenlik ağının korunması. Telefon ve mesaj haberleşmeleri de ağın sürdürülmesine kakıda bulunuyor ve bu durum bazen telefon ve internet bağımlılığına yol açabiliyor. Bu tür klanlaşmalar dostluk ve dayanışma ağı gibi görünse de gerektiğinde herkesin birbirinin çocuğu olduğu bu ilişki tarzlarında ego sınrları çok sık birbirine geçişiyor. Kaçınılamayacak bazı çatışmaları da beraberinde getirerek.

Hayatın ilk yılını aşıp kendi başımıza da bir şeyler yapabildiğimizi fark ettiğimizde, artık herşeye kadir olduğumuz sanısına kapıldığımız bir döneme gireriz. Buna psikiyatride ‘infantile omnipotence’ denir. Bu, özerkliğimizi edindiğimiz dönemdir, ama neyi yapıp neyi yapamayacağımız konusunda ebeveyn tutumlarıyla belirlenen sınırları da beraberinde getirir. Bu aşamada ebeveynin tavrı belirleyicidir ve her zaman yumuşak bir geçişle atlatılamayabilir. Bu konuda çoğumuzun yaşadığı bazı travmalar vardır. Eğer bu  travmalar yüklü olursa, yetişkinliğe ulaşıp kendimiz otorite konumuna geldiğinde, o döneme gerileme belirtilerinin ortaya çıkmasına neden olur. Özellikle ebeveyn konumuna gelindiğinde, kendimizi daha dikkatli gözlemlememiz gerekir. Çünkü insan kendini evrenin merkezi gibi görmeye başladığında, kendisini böyle görmekte olduğunu fark edemez.

Yetişkinlikte yaşanan infantile omnipotence ebeveyn konumun dışında da tezahür eder; servet, şöhret, patron ve yönetici olmak ya da yüksek statü sahibi olmaktan siyasi iktidarda bulunmaya kadar farklı alanlarda kendini gösterebilir. Farklı görüşlere tahammülsüzlük, olaylar istediği yönde gelişmediğinde yaşanan hiddet nöbetleri, sürekli olarak isteklerinin karşılanmasını bekleme, herkesten daha zeki ya da akıllı olduğuna inanma gibi durumlar yaşanabilir.

Toplumsal yapımızda yetişkin omnipotence’i zaten pek de ender yaşanan durumlar değilken, toplu regresyon sonucu bu olgularda artış olmasını da doğal karşılamak gerek.

Galiba sanıldığından da fazla sayıda insan psikoz sınırlarında dolaşır halde. Mantık,  ortaklaşa paylaşılan ve genellikle sağduyuyu temsil etmesi beklenen bir düşünce özelliği iken, şimdilerde azımsanmayacak sayıda insan kendine has mantık biçimleri üretip dünyayı ona göre algılar oldu. Dolayısıyla, bazı insanların nasıl olup de öyle bir mantıksal sonuca ulaştığını anlamak mümkün olamıyor ve sağduyudan uzaklaşıldığı durumlara daha sık rastlanıyor.
                        
*** *** ***

Türkiye’deki çalışma hayatım 1964 yılında Ankara’da başladı. O dönemde orada çok iyi bir koruyucu ruh sağlığı  modeli geliştirilmiş, Dünya Sağlık Örgütü ile ortaklaşa sürdürülen bu calışmalar çok yararlı olmaya baslamıştı. Halkı aydınlatıcı kitapçıklar dağıtılıyor, kurulan merkeze toplumun her kesiminden insanlar başvuruyordu, ben ayrıca Ankara Radyosu’nda ruh sağlığı programlari yapıyordum. Meslek hayatımın en doyurucu ve zevkli dönemlerinden biriydi. Ne yazık ki bir iktidar değişikliği sonucu bu proje sona erdirildi.

1960’lardaki bir model günümüzde ne denli etkili olur bilemem, ama insanların ruh sağlığıyla ilgili konulara açıkça ilgi duyduklarını biliyorum. Özellikle de paralı tababetin imkanlarına ulaşamayan kesim o kadar kendini anlatma ve paylaşma ihitiyacında ki. İçinde bulunduğumuz dönemin ihtiyaçlarıyla uyumlu koruyucu ruh sağlığı projelerinin halkımız için aydınlatıcı ve yararlı olacağına inanıyorum, ama günün şartlarında  bunun nasıl gerçekleştirilebileceğini bilemiyorum. Bu konuda Sağlık Bakanlığı’ndan bir girişiim beklenilmemeli, onlar şu aralar daha farklı konularla ilgililer. Belki bir vakıf, ama onun da nasıl geliştileceğini bilmiyorum, çünkü öyle şeylere hiç aklım ermez. Dilemekle yetineceğim, çaresiz.

*** *** ***

Yazmaya devam etmemeliyim, yoksa yazdıklarımı yayınlayamam. Hoşça kalın!

Engin GEÇTAN - 20 Ağustos 2013
http://engingectan.tumblr.com/

Son Yazılar