kapitalizm225

Hayırdır İnşallah…  

Hepsi bir lokma ekmek için…

Hayır, değil.

Etli, dolmalı, baklavalı bir sofra da var… Bir de sade suya tirit bir çilingir sofrası…

İkisinde de doyuyor mide.

Ama sorun, bazıları için, midenin dolması ile sınırlı değildir.

İnsan denen varlık, değişik, çeşitli, hatta türlü çeşitli…

Kimi insanda doymak bilmeyen organ, beyindir…

Kimisinde ise, hırs, ego, koltuk, makam sevdası, ün, şöhret filan, bir türlü rahat bırakmaz yüreği…

Ev/ arsa/ villa/ araba… Daha olsun, daha… Çok daha, çok daha!

Oysa [normal] bir insan, ancak bir evde oturabilir; haydi diyelim iki, üç, beş; yazlığı ile kışlığı ile evler malikânelere dönüşmüş…

Bir villa da Saint-Tropez’de olsun; olsun varsın, bizce hiçbir mahsuru yok.

Kışın Avusturya, baharda Paris, Amerika derseniz, ikinci vatan: sanki Kaliforniya’da bir yalı en iyisi…

- Doymaz!

Neresi?...

- Gönlü, hırsı, yüreği, ihtirasları doymaz!

Kimisinin yüreği ise bir başka âlem:

- Teper ha babam teper, paralanmaz. Teper taşlı yolları./ Bir vapur geçer Varna önünden... /Uy Karadeniz`in gümüş telleri…

Bir hırka bir lokma dervişliği değildir Varna’da atan yürek.

Sofranın zenginliğidir.

Sofranın, insanlarla paylaşılmasından doğan hazzın cümbüşüdür…

O koca şair 13 yılını hapishanelerde boşuna geçirmedi.

O sırf/salt/yüce “insan,” sadece yaşayarak, içimizdeki insanlığı ateşledi.

Bizlere paylaşmayı, içtenliği, özveriyi, alçakgönüllülüğü ve insan kokusunu sevmeyi aşıladı.

Yaşayarak… Yeke yek yaşayarak ve düşünceleri ve sevgileri boyunca savaşarak!

Onun evleri, hanları, hamamları yoktu.

İmar’dan anlar bir “entel”liği yoktu.

Ama tüm dünyaya yayılmış insan kardeşlerinin gönüllerinde kurulmuş milyonlarca tahtı vardı.

Yoldaşlarının onu anarken, o güzelim dizelerini içten içe mırıldanırken göz bebeklerinde parlayan sevinç ve alkış vardı…

Mezarının başında dikili bir söğüt ağacı yoksa da, onun Harunlara bile kısmet olmayan hazineleri vardı.

İşte bu da bir başka yaşantı türü…

Bir başka insan çeşidi.

Bir başka hayat tarzı!

Bilmem anlattırabiliyor muyuz?..

Yani, lafın gelişi…

Örneğin ve mesela…

Diyelim ki, bir rüya görüyoruz hep birlikte, hem de olmayacak bir rüya; hani… Olur ya…

Şimdi… Birden bire ve ansızın bir düdük çalmış… Ve han/hamam/koltuk/makam sevdası [ikinci bir emre kadar] yürürlükten kaldırılmış.

Etli, dolmalı, baklavalı sofraya sade suya tirit sıcak bir çorba eklenmiş.

Boyu kadar tapusu olan sayın bay zat-ı şerif, tüm emlakini vakıf eyleyip, yoksullara özgülemiş…

Olur mu?..

Olmaz.

Peki, biz bu rüyayı neden görüp, sizlere kadar ilettik?

Rüya ile gerçeğin sınırlarını bilelim; olmayacak rüyaya âmin demeyelim ve en önemlisi, gerçeğin değerini bilelim, diye…

İnşallah anlatabilmişizdir meramımızı, sizlere de iyi rüyalar…

Faruk HAKSAL - 07 Eylül 2013
http://www.soruyusormak.com/

Son Yazılar