mehmet perincek tahliye2 225 

Cumhuriyet tarihimizin hesaplaşması!

Evet, Memo tahliye oldu. Birlikte bayram yaptık.

Babamızla da açık görüş.

Olsun.

Bu olmadı, öteki bayrama.

Ama bir gün mutlaka.

Memo’ya dedim, “çıkarken ayakkabının altına keşke adlarını yazsaydın kalanların”... Belki çabuklaştırıcı etkisi olur gibisinden... Nasıl olsa çıkacaklar da.

Kapıda bekliyoruz. Mehmet yukarıda hazırlanıyor. Cezaevi midibüsüne ancak sığmış kitapları. Torba torba taşımakla bitmiyor.

Bekliyoruz.

O sırada hani şu kocaman minibüsler var ya, siyah camları koyu renk... Artık iç döşemesi nasıldı bilmiyorum, göremedik... Mini barı var mıydı, şampanya mı patlattılar filan... Önünde arkasında bir araba hızla geçti konvoy... Öyle bakakaldık.

-Kim bu acaba?

Tahliye olanların çoğu çıktı. Markası ve ederi değişik belki ama, sonuçta dört teker normal arabayla. Kimisinde o da yoktu. İndiler, sarıldık, konuştuk, yolculadık.

Peki, bu kim?

Hadi tahmin edin bakalım!

Osman Yıldırım! Sonradan öğrendim. “Tanık koruma” programında tahliye böyle oluyor demek ki... Ergenekon davasının ödüllü sanığı ve tanığı!

İçimize bir ferahlık geliyor.

Başımız nerdeyse göğe eriyor.

Böyle bir insana beraat veren bir mahkemenin elinden en yüksek cezaları almak onurdur bizim için!

Mahkeme süreci boyunca hukukun çiğnenmedik yeri kalmamıştı.

Ama bu kadarı çok kör gözlü.

Nasıl cesaret ettiler!

Belli ki Osman Yıldırım’ın elinde kallavi kozlar var. Bir konuşursa...

Yani, başka açıklama gelmiyor insanın aklına.

Karar okunurken hepsini çok sakin dinledim. Ama Osman Yıldırım’da ayağa fırladım bravo bravo diye bağırarak alkışladım. Düzeni bozmaktan kim bana ceza verebilir! Hadi bakalım!

Kitaba uydurma çabası bile yok

Bakın sizden rica ediyorum, kararı masanın üzerine yayın. Şöyle bir okuyun. Aynı eylemle suçlanan, neredeyse hapşırdıkları adet bile aynı iki sanığı diyelim karşılaştırın. Birine müebbet, birine yedi yıl! Birine 18 yıl, birine beraat!

Olur mu?

Olur.

Mahkeme sürecinde de, ülkenizin ve kişiliğinizin bağımsızlığından ve onurundan yana olunca, bastırmışlar cezayı. Kıstas bu. Kitaba uydurma çabası bile yok. Dönüp küfür edenlere yattıkları kadar. Özür mahiyetinde.

Milletin görevi bu

Bütün Türkiye işte bunun için ayağa kalktı. Tarihinin en büyük eylemlerinden birine imzasını atmaya hazırlandı. Ben milletimi iyi tanıyorum. İkna olmadığı hiçbir şeyi yaptıramazsın.

Yeter dedi.

Bir uyarıydı. O kürsünün onuruna sahip çıkmaydı. En son bir çıkış sapağını gösterdi. “Vicdanları kanatmayacak karar ver. Ne kendininkini ne bizimkini ne de hepsinden önemlisi vatanımın onurunu!”

Ne var bunda. Milletin görevi bu!

Baş tacı etmiş vaktiyle değerini bilen. Ve önüne geçmiş, şimdi mucize dediklerinizi yaratmışlar birlikte.

Aman efendim, o ne korku. Vaktiyle işgalci devletlerin gözlerindekinin aynısı. Sanırsınız bütün Türkiye’de olağanüstü hal ilan edildi. 15-20 kişi sürünerek tarlalardan yara bere içinde ulaşmışlar nöbet çadırının oraya. Sanki düşman barikatlarını yarmışlar gibi anlatıyorlar.

İzmir’den bir otobüs sıyrılıp aşmış denetimleri. Gözünü sevdiğim yaratıcı milletim. Mehmet’i karşılarken kapıdaydılar. Benim de dikkatimi çekmişti. Şık mı şık... parıltılı elbiseler. Trakya’ya düğüne gidiyoruz demişler. Öyle geçmişler.

Altı üstü karar ya...

Kilometrelerce önceden yollara pankartlar, trafik tabelaları asmışlar. “Trafik yoğunluğu nedeniyle Kınalı sapağını kullanmayın kapalı” diye. İki gün önceden üstelik. Yol oysa bomboş.

Koca devletin küçük yalanı!

Ne var, ne oluyor!

Altı üstü bir karar değil mi. Göğsünü gere gere okusana yüzümüze karşı!

-Aman ya basarlarsa burayı...

Kabahat bende mi! Ben olsam karar okuyacak, “öyle ihbar mı var... yok gerçek değildir. Neden bassınlar” derim...

Giremezsin korkudan titriyorum

Biz sabah çok erken geldik. İki kanal çadır kurmuş. Biri Ulusal Kanal. Hem de iki tane. Öteki TRT. UK’da masalar sandalyeler, teşkilat tamam. Konukların biri gidiyor biri geliyor. Sohbet koyu.

TRT hemen yanında. Bir sunucu, bir yorumcu. Kuru kuru. Ne olur ne olmaz konuğun biri ters bir şey söylerse.

Ulusal Kanal’a dedim, “ana muhalefeti ele geçirmişsiniz belli, iktidara yaklaşmışsınız, az kalmış”...

Olay yerindeyiz

Gazetecilerden yalnızca sarı basın kartlılar alınıyor. Kapıda tartışıyoruz. Sarı kartlıların çoğu “köşelerine” çekildiler artık. Yıllardır bu duruşmaları kar kış buz beyaz kartlı muhabirler izledi. Onlar giremiyorlar. Ajansların muhabirleri bile girememiş.

Diyeceksiniz ki analar, babalar, kardeşler... Çayırın öte ucunda gaz yiyorlar. Yakınlarının kaç yıl ceza aldığını dinleyemeyecek. Ben de şaşırdım, haklısınız. Devenin boynunun neresini yazayım.

Ben sarı basın kartlı olduğum için girdim. Adımımı attım, bir kamera kayıt yapıyor. Duvarda asılı “bu alanda her türlü ses ve görüntü kaydı yapmak yasaktır” tabelasının tam altında. Jandarma. Olay Yeri İnceleme’den... Burası mahkeme, adliye değilmiş meğer... Olay yeri!

Basın ve avukat odasında internet kesik. Bilgisayarları almıyorlar. Nasıl haber yapacaksın. Yapma kardeşim! Bir giren bir daha çıkmaya cesaret edemiyor. Bağrış çağrış iletiliyor haberler dışarıya.

Bir bardak çay içeyim, boğazım kurudu derken bir itiş kakış. Elinde kamerayla kalabalığa dalmış, biraz topluca olay yeri jandarma kameramanını aşmam zor oluyor.

-Milletvekilinin ayakkabısı mı çıkarılır! Tutun tutanağınızı!

-İndir elini milletvekilini tutamazsın!

-Kolaysa AKP’lileri çağırın, o zaman üstümü de çıkarırım!

O sırada avukatların sesi yükseliyor:

-Ben mahkemenin kurucu unsuruyum. Mahkeme heyetini de çağırın, o da geçsin aramadan!

-Bu yaptığınız suçtur! Mahkemeye girenleri görüntülüyorsunuz! Jandarma fişliyor, bu suçtur!

-Emir var.

-Suç olan emri uygulayamazsın.

İçimden diyorum ki... Hangisi değil... Zaten sanıklar da duruşmaların başından bu yana söyleyip duruyorlar. Vakit varken dönün bu yoldan. Suç işliyorsunuz.

Saatler geçiyor. Ne kadar “özel” bir kararsa çıkıp okuyamıyorlar bir türlü. İçeriden haber yolluyorlar. “Sakin olsunlar. Hemen kararı okuyup gideceğiz!”

Kolay mı...

Sonradan Erdoğan’ın baş siyasi danışmanı Yalçın Bey saptıyor: “Cumhuriyet tarihimizin hesaplaşması”!!!

Vay vay!

Kimin gücü yeter buna!!

Korku dağları sarmış...

Cumhuriyet devriminin güçlerini alt edebilir misiniz!!

Tsunaminin dalgalarını anımsıyor musunuz? Görüntüleri... Sesleri... Gö-

zaltına aldıkları gençleri, Türkiye’nin her köşesinden yola çıkan insanlarımızı dinliyorum. İşte aynı müzik kulağımda çınlıyor. Durabilirler mi karşısında...

Bayram yeri!

Karardan sonra normal aylık açık görüşümüz var Çarşamba günü. Bir giriyoruz içeri. Havada enerji yıldızları, şimşekleri uçuşuyor. Ne olmuş onlar öyle. Bir söylüyor beş gülüyorlar. Bıraksanız bentlerini aşıp yıkacaklar.

Öyle gürül gürül!

Aynı müzik!

Yüz yıllık cezalar kime gitti acaba? İçerideki sanıklara olmadığı kesin.

Bilir bilir. Sonunda gideceği yeri bilir.

Bu bayramlar bizim bayramımız. Çocuklar gibi şeniz. Bayram yapamayanlar, kararlarından karalar bağlayanlar düşünsün.

Aşkınla perişan oldum

Bu bir sevdadır sevdiğim

Gahi devrişan olduğum

Bu bir davadır sevdiğim

(Âşık Mücrimi)

Bu da benden Silivri’ye özel gitsin...

Şule PERİNÇEK - 11 Ağustos 2013 - Aydınlık

Son Yazılar