sule perincek aydinlik225 

Ramazan’da lahana turşusu yiyenler!

Ramazan geldi mi beni bir telaş alır.

“Eyvah” derim “yine insanlarımı o halde göreceğim. Birbirinin üzerinden basarak iki lokmayı kapmaya çalışacaklar. Belli ki ihtiyaçları var… Yediğim içtiğim ne ki! Ama her lokma işte o zaman bana yine de haram olur, boğazıma düğüm düğüm dizilir.

Bir de…

Bir de uzun zaman önce okuduğum bir haber geliyor aklıma. Saklamışım.

Bir içmimarla söyleşi.

Son derece yetenekli ve yaratıcı bir içmimar. Ona sözüm yok. Okuyunca anlaşılıyor.

“İslami burjuvazi” diye adlandırdıkları kesime yaptığı evleri anlatıyor. Söyleşiyi yapan muhabirin ve fotoğrafları çeken arkadaşının “gözleri yerinden fırlamış”… “Ev diyemeyeceğim, villa mı saray yavrusu desem daha iyi anlatır bilemiyorum” diye yazmış. Evde Fatih Sultan Mehmet’inkinden esinlenilmiş tam sekiz taht varmış. Minberin onlardan kalır yanı yok. Varaklar, aynalar… Müthiş bir ihtişam ve parıltı. Swarovski taşlar. Tuvaletlerde, banyolarda, yer döşemelerinde bile… Evin çatısında 360 derece dönen kameralar. Plazma ekranlardan yattığın yerden 24 saat Boğaz manzarası izleniyor.

Haremlik-selamlık elbette. Üst kat hanımların. Olsun ne gam! Yağmurda karda yunacağınız pencere dibinde jakuzimiz var… Salona bakan, camdan banyomuz. Kapısı kilitlenince cam buzlu oluyor. Hadi itiraf edin, rüyanızda gördünüz mü…

Süpürgelikler her eve lazımdır… da metresi 50 liraya olan yakışır mı … Prada kumaş kaplanıyor. Metresi oluyor 350 Avro! Tavandan çıkan, uzaktan kumandalı namaz sediri… Ama bir de İbrahim Tatlıses’in, Sibel Can’ın kişiye özel konser vereceği küçük bir sahne ve müzik sistemi olmasa taht benzeri koltuğun tam karşısında, “eksik var, ama ne…” derdiniz belki.

Mimarımızın Florya’da yaptığı bir evi, önünden geçen türbanlı bayan çok beğeniyor. 25 yaşlarında. Altında Porsche Cayenne araba. Elinde Swarovski taşlı Vertu telefon. (Bu Swarovski’de anlayamadığımız bir hikmet var anlaşılan!) Ertesi gün mimarla görüşmeye gidiyor. Kardeşiyle kendisinin evini de yapmasını istiyor. Silivri’deki sitede villalara da bakıyorlar. Dört gün sonra geliyorlar. Masaya iki adet anahtar daha koyuyorlar:

-Pazar günü o siteden, kardeşimle ikiz villa aldık, işte anahtarları… Onu da yaza yetiştirin.

Tanesi 450 bin Avro!

Şrak! Cepten, kasadan çıkıyor anlaşılan.

Alın teri mi? “Bin Avro”sunu at, 450 “TL” bile son zamlarla koca emekli maaşımızın yarısı.

Zevke, zevksizliğe bir diyeceğim yok. Bana ne.

Ama sorarım; Müslümanlık bunun neresinde!

Vicdan bunun neresinde!

2004’ten sonra yaptırmaya başlamışlar bu tür evleri. Gözünü sevmediğim AKP iktidarı! Bir yılda bu ne hız. Milyon dolarlar harcıyorlarmış bir eve. Çocuklarını Dubai’de vb Amerikan kolejlerinde, üniversitelerinde okutuyorlarmış. Ekonomik kriz pek dokunmamış onlara. Bir müşterisi şöyle bir talepte bulunmuş: “Bana bir ev yap, bu eve giren, ‘adamın 30 milyon doları var’ desin…”

Oy oy benim güzel vatandaşım… havada belediyenin iftariyeliğini kapışan vatandaşım…!

Seni seyrettikçe…

Olan bana oluyor.

*** *** ***

Her işleri yap boz!

Son 10 yılda dört kez değiştirilen liseye geçiş sistemi 2013-2014 eğitim öğretim yılından başlayarak yeniden değişiyor. Az değil, her yıl bir milyon 200 bin civarında öğrencinin girdiği Seviye Belirleme Sınavı (SBS) kaldırılıyor. Aileleriyle birlikte kaç kişiyi etkiliyor, hesaplayın.

Devenin boynu gibi. Bu iktidar hiçbir şeyi yönetemiyor.

Sınavlarda da yine hata var.

En iyisi bu işi kökten çözmek.

Yandaş değil, adil davranmak. Gerçek notu vermek.

İktidarı sınavda çaktırmak!

*** *** ***

Neden şapka giymiyorsun davaları!

İzmir 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde “Gizli bilgi ve belge bulundurma”, (medyadaki adıyla “Askeri Casusluk ve Fuhuş”) davasına geçen hafta devam edildi. 316’sı asker, toplam 357 kişi sanık. 50 TSK mensubu tutuklu. Mahkeme tutukluluk halini görüştü. Ve “sürenin henüz kendileri için öngörülen cezanın üst sınırlarına yaklaşmaması nedeniyle” devamına karar verdi.

Sonu baştan belli, yani…

Oysa daha yargılama sürüyor. Ama belli ki karar verilmiş. Davanın seyrine değil, o “yazılı belgeye” bakıyorlar. “Yok canım, daha var…” diyorlar.

İtirazları görüşen Bursa 6. Ağır Ceza Mahkemesi, gerekçenin hukuki ve yasal olmadığını düşünmüş olmalı ki, ret kararında; “sanıkların üzerlerine atılı eylemlere istinaden iddianamede gösterilen suç vasıflarının değişebileceği, dolayısıyla sanıkların eylemlerinin iddianamede gösterilen sevk maddelerinden daha ağır bir cezayı gerektiren suç haline dönüşme ihtimalinin bulunması” gerekçesini kullanmış.

16 Nisan 2013 tarihinde başlayan davada savunma yapan general ve amiraller, kurmay albaylar, mühendis ve profesör albaylar, diğer subaylar ve astsubaylar tarafından tek tek somut kanıtlar ortaya konularak iddianame çökertilmiş. Bu süreçte savunmalarını yapan sanıklara, ne savcılar ne de mahkeme heyeti tarafından, tek bir soru bile yöneltilmemiş. Dava dosyasına da sanıkların savunmalarında sundukları dışında, tek bir kanıt girmemiş.

Sanıkların aklına o zaman şu sorular takılmış:

“- Yeni bir dalga ile yine bir kısım Atatürkçü subayların evine atılacak dijital materyaller ile yeni suçlar mı üretilecek?

-Ya da tutsak alınan subaylar için başlangıçta öngörülen cezalar, Türkiye’nin küçültülmesi ve şekillendirilmesine ilişkin stratejik yol haritasındaki değişikliğe uyumlu hale mi getirilmek isteniyor?”

Av. Murat Ergün, mahkeme salonunda şu fıkrayı anlatmış:

“Ormanda, aslan ve tilki her gün tavşanı niye şapka giymedin diye pataklayıp duruyorlar. Bunu o kadar çok yapıyorlar ki, günün birinde sıkılıyorlar. Artık bir değişiklik yapalım diye düşünüyorlar.

Tilki bir öneride bulunuyor; “Tavşanı bakkala sigara almaya gönderelim. Kısa sigara aldığı zaman, niye uzun almadın diye, uzun aldığında da niye kısa almadın diye dövelim” diyor.

Tavşan yakınlarından geçerken çağırıyorlar:

-Git bakkaldan bize bir sigara al!

Tavşan soruyor:

-Kısa mı olsun, uzun mu?

Aslan ve tilki şaşırıp birbirine bakıyor.

Şaşkınlığı bir süre sonra geçen tilki “ulan sen niye şapka giymiyorsun” diyor ve aslanla birlikte tavşanı bir güzel yine pataklıyorlar.

*** *** ***

Bu çocuklar bizi geçti!

Bazı emekli 68’liler kış uykusuna yattıkları, sözel anılarının sıcak tuttuğu köşelerden çıkıp diyorlar ki

-Bu çocuklar bizi geçti…

Kusura bakmayın ama bu çocukları leylekler getirmedi. Armut öyle pişmiyor.

Bazı 68’liler 78’li, 88’li, … 2008’li olmasalardı…

O süreç içinde alanlarda ve cezaevlerinde dik durmanın örneğini vermeselerdi, vermeye devam etmeseler; Türkiye’nin bağımsızlık bayrağını elden ele ulaştırmasalardı, yüksekte tutmaya devam etmeseler… çocuklar “bizi” geçebilirler miydi…

Damdan kucağınıza düşmüyor bebeler; emek istiyor, örgüt istiyor.

Helali hoş olsun.

Dememiz o ki, yol yöntem budur; eleği duvara asmayalar, bundan sonra da devam edeler.

Şule PERİNÇEK - 14 Temmuz 2013 - Aydınlık

Son Yazılar