deniz yildirim tutuklu gazeteci225 

Paradigma değişiyor mu?

Televizyon kanallarında gün boyu “gezi analizleri” dinliyoruz.

Herkes bir ucundan tutup kendince ülkedeki isyanı ve nedenlerini ortaya koymaya çalışıyor. Kimi “bunlar 90’lar veya Y kuşağıdır” dedi. Kimi “aslında bunlar apolitikti ne oldu?” sorusunu sordu. Bazıları sosyolojik bir vaka olarak gördü. İletişim çağıyla açıklayanlar da var. Hepsinde haklı bir yan bulmak mümkün.

“Biriken öfkenin patlaması bir gün olacaktı Gezi Parkı’na rastladı” daha temelli bir analiz olarak çoğu kişinin üzerinde anlaştığı bir nokta oldu. Ancak kimse 42 yıl öncesindeki 15-16 Haziran günlerindeki o direnişi aşacak çapta bir isyan beklemiyordu.

Eylemlere yönelik geleneksel muhafazakâr çağrılarla akıl vermek ile liberal arabulucu yöntemlerle isyanın bitirilebileceğini zannetmek aynı zaviyeden bakış hataları gibi görünüyor.

Diğer taraftan Tayyip Erdoğan bilinen nutuklarıyla halka meydan okumaya devam etsin, biz birazda olaya bilimsel yaklaşalım.

Olağan ve eskinin reddedilmesi!

Egemen düşünsel çerçeve (değerler dizisi) olarak tanımlanabilecek olan Paradigma kavramı; eski (olağan) toplumsal ve bilimsel geleneğin izleyicileri ile yeniliğin peşindekiler arasındaki mücadeleyi tanımlıyordu. Çünkü hem bilim topluluğunun kesimleri arasındaki bu rekabet, hem de toplumsal yığınların önceleri kabul edilmiş bir kuramın sonradan reddedilmesi veya yerine bir yenisinin benimsenmesi ile sonuçlanan tarihsel değişimler, gelişmenin de yönünü işaret ediyordu.

Aykırılığın algılanması!

Önce aykırılığın algılanması, sonra bu aykırılığın yavaş yavaş ve aynı zamanda hem kavram hem de gözlem düzeyinde elle tutulur hale gelmesi bunun sonucunda da, paradigma kategorileri ve uygulamalarında çoğu kez direnişle karşılaşan değişikliklerin meydana gelmesi kaçınılmazdır. “Eğer aykırılıkların farkına varmak yeni tür görüngelerin ortaya çıkmasında bir rol oynuyorsa, buna benzer ama çok daha derin bir bilincin, geçerli sayılabilecek tüm kuram değişikliklerinin ön koşulu olması kimseyi şaşırtmamalı.”

Bu açıdan var olan kuralların başarısızlığı, yenilerinin aranması için bir nevi geçiş taksimi sayılmalıdır.

Yeni paradigmaya geçiş devrimdir!

Toplumsal bir kuram bir kez paradigma konumuna geldikten sonra ancak hazırda yerini alabilecek bir başka almaşık adayı varsa geçersiz kılınabilir. . Herhangi bir paradigmayı reddetme kararı aynı zamanda daima bir başkasını da kabul etme kararıdır. Farklılık aynı zamanda bir aykırılığı ve bu da kuramsal bunalımı beraberinde getirir. Yeni paradigma ile bütün olgular yeni bir anlam kazanır ve önceki paradigmanın çözümleyemediği anormal durumlar, normal bilimin doğal bir parçası haline gelirler. Sonuçta şekillenen yeni paradigmaya geçiş bilimsel bir devrimdir.

Hem siyasi hem de bilimsel alandaki devrimin önkoşulu, düzenin bunalıma varan ölçüde işlerliğini yitirdiğini haber veren belirtilerin algılanmasıdır. Yenilenen paradigmadan etkilenmiş kişiler için bilimsel devrim gerçek bir devrim sayılır. Bunun dışında kalanlar için bu olaylar yalnızca gelişme sürecinin olağan birer parçasıdır. Farklılığın benimsenmesi o farklılığı yaratanlar tarafından bir gelişme değil yeniden kurulan bir kurgusallık olarak tanımlanır. “… ister istemez yürürlükteki paradigmanın reddi ve bir yenisinin ortaya çıkması anlamına geliyordu. İşte bu yüzden de, yeni bulgunun yapılabilmesi için ilk önce olağan bilimde bir şeylerin lazımdı.”

Derinleşen kriz ve kutuplaşma!

Siyasi ve bilimsel gelişme arasındaki benzerliğin bu oluşsal yönü kuşkusuz ortak sayılabilir. Öte yandan koşutluğun, bu ilk yönüne anlamını kazandıran ikinci ve daha derin bir boyutu vardır ki; Politik devrimlerin amacı, siyasi kuramları, gene bu kuramların yasaklanmış olduğu yollardan değiştirmektir. Dolayısıyla devrimin başarılması, bir dizi kurumdan yenileri uğruna vazgeçilmesini zorunlu kılar ve arada, toplumun tam olarak hiç bir kuruma yönetilmediği bir geçiş dönemi yaşanır.

Başlangıçta siyasi kuramların konumunu zayıflatan yalnızca bunalımın kendisidir, tıpkı paradigmaların işleyişini zayıflattığı gibi. Bir sonraki aşama giderek çoğalan sayıda insanın varolan kuralların dışına çıkma eğilimini ortaya koyar. Bunalım derinleştikçe bireylerin çoğu toplumun yeni bir kurumsal çerçevede tekrar kurulması için ortaya atılmış somut bir öneriye bağlanır. Bu noktada toplum çeşitli örgütlenmelere ayrılır. Biri eski kurumsal işleyişi savunurken, diğerleri de bir yenisini kurumsallaştırma çabasındadır. Bu derinleşen kriz ve kutuplaşma bir kez oluştuktan sonra da, olağan siyasi çözüm olasılığı ortadan kalkmıştır.

Satrançta ‘mat durumu’

Aslında Tayyip Erdoğan hükümeti halk hareketi karşısında “yenilmedik ayaktayız” şeklinde özetlenebilecek bir tutum içine girdi. Ancak toplumsal düzlemdeki satranç tahtasında ‘mat durumu’ her haliyle kendini belli ediyor. ‘Mat durumu’nda şahı devirmek usta oyuncuların özelliğidir.

TC’yi tabelalardan indirmek, kimin kaç çocuk yapacağına karışmak, sanat eserleri, tiyatro ve sinemaları yıkmak, dini kullanarak her fırsatta yalan söylemek, ‘biz bu ülkenin zencileriyiz’ diyerek milyarlarca dolar servet biriktirmek, medyayı bin bir yolla susturmak, meydanları sadece polise açık hale getirmek, kendine bağlı muhafız ordusu kurmaya çalışmak, tüm muhalefeti darbeci ve terörist ilan etmek ve burada daha sayılamayacak kadar kabarık bir liste… İşte bu liste AKP’nin ‘mat durumu’dur.

Denklem açık; bölen yıkılır!

Yüzde elli diye tüm Türkiye’yi, başörtülü, değil diye kadınları, marjinaller ve iyi çocuklar diye gençliği, içki içen içmeyen diye toplumu, samimi çevriciler ve Vandallar diye eylemcileri, iyi polis kötü polis diye emniyeti, operasyon uygulayanlar ve iktidarı sahiplenenler diye medyayı bölen bir başbakan, koltuğunda otururken bakın Gezi Parkı’yla başlayan direniş kimleri birleştiriyor:

Türkü ve Kürdü, Solu, Ulusalcıları, Ülkücüleri, Devrimci Müslümanları, üç büyükler başta olmak üzere taraftarları, eşitlik isteyen tüm kadınları, emekçileri, Taksim Meydanı ile Türkiye’yi, özetle söyleyecek sözü olan milyonları birleştiriyor.

İktidar bu birleşme karşısında, ya polis devletiyle suçlarını büyüterek yıkılmak, ya da örneklerini yakın zamanda çokça gördüğümüz şekilde yolcu kapasitelerini artırdıkları uçaklarına binip gitme tercihiyle baş başa kaldı. Ülkenin parklarında ve meydanlarında kurulan meclisler bu süreci tartışıyor, hükümetin yalanları ise artık beş para etmiyor…

Deniz YILDIRIM - 01 Temmuz 2013 - Silivri

Son Yazılar