İsmiyle Müsemma Doğramacı'nın Ardından

12 Eylül 1980 darbesini yapan kuvvet komutanlarına ABD’li yetkililer şu sözleri söylemişti:

“Darbeyi yaparsanız yeni rejimi tanımakta gecikmeyiz. Ancak darbeden sonra sizden bâzı kişileri değerlendirmenizi istiyoruz. Bunlar Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal ile Hacettepe Üniversitesi Rektörü İhsan Doğramacı’dır.”

12 Eylül 1980 günü CIA Türkiye Masası Şefi Paul Henze’nin, ABD Başkanı Jimmy Carter’ın kulağına eğilip:

“Bizim çocuklar işi başardı” (Our boys have done it) dediği bilinmektedir.


Böyle bir pazarlık sonucunda, 12 Eylül Rejimi tarafından kurulan Yüksek Öğretim Kurulu’nun başına getirilen İhsan Doğramacı ile YÖK diye diye çağdaş ve özerk üniversite yok edildi.

12 Eylül faşizminin üniversite ayağının en önemli aktörlerinden olan Doğramacı, 1981-1992 yılları arasında on bir yıl boyunca YÖK’e başkanlık etti.

Başkanlığı süresince, 1402 sayılı yasa gerekçe gösterilerek yüzlerce ilerici akademisyenin görevine son verildi. Üniversite öğrencileri potansiyel suçlu olarak görüldü ve binlerce öğrenciye disiplin cezası verildi.

Doğramacı, üniversitelerden özgür düşünceyi kovmak için pek çok şey yaptı, bilimden ve aydınlanmadan yana olan her şeye savaş açtı.

Eğitimin özelleştirilmesi ve üniversitelerde yüksek harç parası alınmasının önü açıldı. Bir devlet kurumunun başındaki kişi olarak, ilk özel üniversite olan Bilkent Üniversitesi’ni kurdu. Böylelikle eğitimin piyasalaşması adına önemli bir adım atıldı.

İhsan Doğramacı, YÖK Başkanlığı döneminde Hacettepe Üniversitesi’nin Beytepe kampüsündeki arâziler ile ODTÜ arâzilerini işgâl ederek, başta Bilkent Üniversitesi olmak üzere arâzileri kendi şirketlerine tahsis etti ve İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’ne âit Bilezikçi Çiftliği’ni Bilkent’e aldı.

Ancak bu arâzi, Orman Fakültesi öğretim elemanlarından bir grubun idârî mahkemeye dava açmaları üzerine geri alındı.

Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın ilk basımı 1952 yılında, ondördüncü son basımı da 2000 yılında yapılan “Annenin Kitabı” başlıklı bir çocuk bakım kitabı bulunmaktadır.

Bu kitabında ABD’li bilim insanı Dr. Benjamin Spock’un (1902-1998) ilk baskısı 1946 yılında yapılan “Çocuk Bakımı ve Eğitimi” (Baby and Child Care) adlı dünyaca ünlü kitabından, kaynak göstermeden alıntılar (aşırma/intihâl) yaptığı, ilk kez 29 Kasım 1981 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde Uğur Mumcu tarafından yazılmıştı.

Bu olay daha önce de bâzı bilim insanlarının dikkatinden kaçmamıştır. Zaman içinde bu olaya çeşitli bilim insanları atıfta bulunmuştur.

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hasan Yazıcı bu aşırma olgusunu kamuoyuna yeniden duyurdu.

Prof. Dr. Hasan Yazıcı başkanlığındaki Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Bilim Ahlâkı Komitesi, 4 Mart 1998 tarihinde Doğramacı’nın aşırma olayını, diğer önemli aşırma örnekleriyle birlikte kınama kararı aldı.

Bu olay üzerine Doğramacı, Hasan Yazıcı aleyhine dava açtı.  Yargıtay 4. Hukuk Dâiresi, oybirliğiyle Doğramacı’nın aşırma yaptığına karar verdi.

Ancak 10 Mayıs 2006 tarihinde Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, oyçokluğuyla Doğramacı’nın aşırma yapmadığına karar verdi.

Türkiye hukuk tarihinde çok sorgulanan bu karar, başta Benjamin Spock’un eşi Mary Morgan olmak üzere gerçek bilim insanlarını tatmin etmedi.

Türkçe kitabı çevirtip inceleyen Mary Morgan, Doğramacı’dan özür talep eden mektubunu kamuoyuyla paylaştı.

Bu arada Doğramacı’nın, dava dosyası Yargıtay Hukuk Genel Kurulu`na gelmeden hemen önce, kendi kitabının 1943 tarihinde yayımlandığını, yâni Spock’ın kitabından üç yıl önce yayımlandığını bildiren bir temyiz yanıtı gönderdiği ortaya çıktı.

Gönderilen yanıta “Annenin Kitabı – Çocuk Bakımı ve Anne Rehberi” adlı kitabının kapağı da eklenmişti.

Davanın açılmasından itibâren aşırma suçlamasından aklanabilecek olan böyle bir kitabın varlığından, dava boyunca hiç söz edilmemesi tuhaftır.

Bir başka tuhaflık ise, böyle bir kitabın Türkiye’de basılan bütün kitapların kaydının bulunduğu TBMM Kütüphânesi’nde ve Millî Kütüphâne’de bulunamamasıdır.

Ne yazık ki bu güne kadar böyle bir kitabın kapağından başka, varlığını gören olmamıştır.

Prof. Dr. Celal Ertuğ’un yazdığı “Türkiye’de ve Dünyada İhsan Doğramacı Olayı” (1996) adlı kitapta iki profesör, doçent oluşlarını anlatmışlardır.

Dr. Tuğrul Pırnar radyoloji asistanıdır ve doçentliğe başvuracaktır, fakat hocası tezini beğenmediği için doçentliğin kendisi için erken olduğunu söyler. Ancak Dr. Pırnar yine de başvurur. Olayı Dr. Pırnar şöyle anlatır:

“Röntgen hocası her nedense doçentlik girişimime karşı çıktı. Yurtdışında hazırladığım tezime esas olarak çalışmayı kendimin yapmadığını varsaydı. Doğramacı doçentliğin kabûl edilmeyeceğini düşünerek benim jürime üye oldu.

Sözlü sınav, korktuğum şekilde röntgen hocasının beni sıkıştırması ve beni korumak için jüri üyesi olan Doğramacı’nın bana nefes aldıran girişimi ve müdahaleleri arasında çok sıkıntılı bir şekilde geçti. Röntgen hocası beni bırakmak istedi ama Doğramacı bin bir dereden su getirerek ve diğer üyeleri ikna ederek ‘Buradan geçirelim deneme dersi aşamasında karar verelim’ diyerek kabûl ettirdi. Deneme dersini 45 dakikada bitirerek salondan çıktım. Birden salondan ve koridordan bir alkış koptu ki o kadar olur. Alkış ve tezâhürat güzel de bir türlü bitmiyor. Tabii bir süre sonra bunun jüriyi etkilemek amacıyla düzenlenen bir olay olduğunu fark ettim. Doğramacı, ‘Dersin ne kadar beğenildiğini görüyorsunuz, bunu başarılı kabûl edip, adaya doçentlik unvanı vermek zorundayız. Yoksa ben bu heyecanlı grup içinden sizi geçirmeyi göze alamam, size hakaret edebilirler’ diye baskı yapmış. Sonuçta röntgen hocası çâresiz kalıyor, ‘tamam İhsan Bey, adayın doçent olsun, ama ben aldatıldım’ diyor. İşte benim doçent oluşumun hikâyesi böyledir”.

Bu olayda Doğramacı’nın yaptıkları bilim etiğine aykırıdır. Kendisi çocuk hastalıkları profesörü olduğu hâlde, radyoloji jürisine girmiş, alkış senaryosu hazırlanmış, tehdit ve baskı uygulanmıştır.

Dr. Doğan Remzi, üroloji asistanıdır ve doçent oluşunu şöyle anlatır:

“1967 yılında üroloji profesörleri doçentlik sınavında başarısız olduğuma karar verdiler. Ben de rektör Doğramacı’ya giderek ‘artık benim burada geleceğim yok’ dedim. Doğramacı bu duruma çok üzüldü ve aynen şunları söyledi:

‘Üzülme ben bu sorunu çözerim, tanınmış bir üroloji profesörünün adını ver, ben hemen onu buraya tâyin edeyim ve gelecek yıl bu profesör başkanlığında jüri kurdurup işi bitiririz’ dedi.

İnanılır gibi değildi ama gerçekleşti. ABD’den Prof. Dr. William Staubitz Hacettepe’ye getirildi ve profesör olarak atandı. Doçentlik jürisi 1968 yılında onun başkanlığında kuruldu. Doğramacı’nın sâyesinde haksızlık giderildi ve doçent oldum”.

Bu olayda da Doğramacı, bilim etiğine aykırı davranarak, kendi istediği asistanı doçent yapmış ve bilim dünyasına kazandırmıştır.

Açıkça görülüyor ki, İhsan Doğramacı üniversitede bilim etiğine karşı işlerde bulunarak, türlü yollarla istediği bilim insanlarına unvan verilmesini sağlamıştır.

Bu şekilde profesör olanlar, üniversite ve YÖK yönetiminde bulunarak, iş bilir ve iş bitirir Doğramacı’yla birlikte üniversitelerin doğranmasına katkı vermişlerdir. Bugün üniversitelerin temelinde yatan zihniyet, bu anlayışın eseridir. Doğramacı, üniversitelerin bugün içerisinde bulunduğu durumun en başta gelen sorumlularındandır.

10 Mayıs 1989 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde Berlin Özgür Üniversitesi (Freie Universitaet Berlin) Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gerhard Bauer ile söyleşi yapılmıştır.

Bu söyleşide Gerhard Bauer, İhsan Doğramacı’nın kendisine söylediklerini şöyle açıklamıştır:

“Doğramacı’nın bir bilim insanı olduğuna inanmak güç. Türkiye’deki sol hakkında bana yazdıklarına çok şaşırdım. ‘Türkiye’de solcular çok azdır ve kafaları çalışmaz, onları dinleme’ diyordu. Hâlbuki ben onun aptal diye bahsettiği insanların pek çoğunu tanıyordum. Bana çok dürüstçe konuşuyorlardı ve yanlış bir tablo görmemi istemiyorlardı.

YÖK hakkında o kadar kötü şeyler duydum ki, yaşamını bilime adamış bir kişi olarak rahatsız oldum. Bence hiçbir ülke YÖK gibi bir cezaya lâyık değildir. YÖK çağdışıdır ve hemen ortadan kaldırılmalıdır. Demokratik ülkelerde bu tür akademik yaşamı güdümü altına alan kuruluşların yeri yoktur. YÖK’ün diğer üniversiteler üzerinde diktatoryası var. YÖK’ün Türkiye’de 21. Yüzyıl’dan önce ortadan kaldırılacağını sanmıyorum”.

Nisan 2006 tarihinde, İhsan Doğramacı, Ankara’daki köşkünde hükûmet başkanı ile üyelerinden bazılarına yemek vermiş ve görüş alış verişinde bulunmuştur.

Bu görüşmeden sonra 22 Haziran 2006 tarihinde TBMM’de bir yasa kabûl edildi ve bu yasa 4 Temmuz 2006 tarihinde Resmî Gazete’de sessiz sedâsız yayınlandı.

Bu yasaya göre Bilkent Üniversitesi kampusu ile Erzurum, Malatya, Şanlıurfa ve Van illerindeki kampuslarında bulunan okulların tüm personelinin ücretlerinden 1 Mart 2006 tarihinden itibâren yirmi beş yıl süreyle kesilecek gelir vergisi tutarını devlete ödemeyecektir.

Bu paranın, Bilkent Üniversitesi’nin sözü edilen illerdeki tesisleriyle ilgili her türlü giderler ile bir kısım öğrencilerinin burslarının finansmanında kullanılması kararlaştırılmıştır.

Bu yasa ile devleti devlet yapan temel ilkelerden önemli bir bölümü daha aşındırılmıştır; vergi toplama erkinin devlete âit olması, bütçenin birliği ilkesi ve eşitlik ilkesi açıkça çiğnenmiştir.

Bütün bu olumsuzluklar göz ardı edilerek, üniversite özerkliğinin ve bilim özgürlüğünün bir numaralı düşmanı olduğu herkes tarafından bilinen öğretim elemanı doğramacısı olan İhsan Doğramacı’ya, AKP iktidarı tarafından 2007 yılı “TBMM Onur ve Yüksek Hizmet Ödülü” verilmiştir.

Ölümünden kısa bir süre önce Ankara caddelerine asılan reklâm panolarındaki dev afişte Fettullah Gülen’in fotoğrafı ile İhsan Doğramacı’nın fraklı, nişanlı, madalyonlu ve kordonlu komik fotoğrafının birlikte asılması anlamlıdır.

Afişin üzerinde ilginç bir slogan vardı: “Bizi Bizden Kimse Koparamaz”.

Bu sloganın altında ise ‘Bilkent Düşünce Kuruluşu’ imzası bulunuyordu.

Bilkent Üniversitesi yönetimi şikâyette bulunarak, bu afişlerin kaldırılmasını sağladı. Olayın nedeni henüz belli değil ama 22 Haziran 2006 tarihli ayrıcalık sağlayan yasa göz önüne alındığında, gelecekte Bilkent Üniversitesi’ni Gülen cemaâtine satmanın hazırlığı olarak düşünülmesi gerekir.

Ölüm, hangi yaşta olursa olsun, çok zor ve acı bir olaydır.

Ölüm sonrasında, genellikle ölen insanın olumlu tarafları anımsanır. Ancak ölüm, önemli kişiler dâhil hiç kimseye bir ayrıcalık kazandırmamalı, ölen kişinin olumlu ve olumsuz yönleri ortaya konmalıdır. Yaşamı boyunca yaptığı olumsuz ve etik dışı uygulamalarıyla tarihe geçen Doğramacı, üniversiteleri doğramasıyla anılacaktır.

Bütün bunların ardından şu hüküm yanlış olmaz: İhsan Doğramacı büyük insandı, tam 95 yaşında öldü…

Suay Karaman Tüm Öğretim Elemanları Derneği Genel Sekreteri – Ulus Gazetesi – 8 Mart 2010.

***

Bu yazı tabii ki bana âit değil; ne lisanı ne de üslûbu ile olamaz da. Ama anlatılanların hepsi doğrudur, hâttâ eksiktir.

Muhtelif kaynaklarda hayatı şöyle özetlenmiş:

Doğramacı, 3 Nisan 1915’te Türkmeneli bölgesinin Erbil kentinde doğdu.

İlk tahsilini Türkçe eğitim veren Erbil Iptidaiyesi’nde, orta tahsilini Beyrut Amerikan Üniversitesi’ne bağlı International College’de (1932) tamamladı.

Daha sonra 1938 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun oldu. Doğramacızâde Ali Paşa’nın en büyük çocuğuydu. 1938’de tıp eğitimini İstanbul’da bitirince, önce Ankara Numûne Hastânesi’nde Prof. Eckstein’ın yanında ihtisas çalışmalarını tamamlayan İhsan Doğramacı, Bağdat’a giderek, orada Amerikan Kız Koleji öğrencisi ve Hikmet Süleyman Bey’in kızı Ayser Hanım ile tanışarak, 1942 baharında evlendi.

Ondan sonra ABD’de Harvard ve Washington (St. Louis) Üniversiteleri’ne bağlı hastanelerde pediatri dalında asistan ve araştırma görevlisi (fellow) olarak çalışmalarını sürdürdü.

1947 yılında Türkiye’ye döndü ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne, çocuk sağlığı ve hastalıkları dalında öğretim görevlisi olarak atandı. 1949’da doçent ve 1954′te de profesör oldu. Ankara Üniversitesi Rektörlüğü (1963-1965), ODTÜ Müteveli Heyet Başkanlığı (1965-1967), Hacettepe Üniversitesi Rektörlüğü (1967-1975) görevlerinde bulunan Doğramacı, bundan sonra Paris V Üniversitesi’nde öğretim üyeliğine atandı.

1964-1973 yılları arasında Avrupa Rektörler Konferansı (Standing Conference of Rectors, Presidents and Vice-Chancellors of the European Universities – CRE) yönetim kurulu üyeliği, 1981′den bugüne kadar Uluslararası Yükseköğretim Konferansı (International Conference on Higher Education – I. C. H. E. ) kuruluşunda yönetim kurulu üyeliği, başkanlık ve onursal başkanlık görevlerinde bulunan Doğramacı, bu suretle çeşitli ülkelerin yükseköğretim yönetim sistemlerini yakından inceleme imkânını buldu.

10 Aralık 1981 – 10 Temmuz 1992 tarihleri arasında YÖK Başkanlığı’nda bulunan Doğramacı Bilkent Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanlığı’nı yapıyordu. Evli ve 3 çocuk babasıydı.

12 Eylül faşizmi Türkiye’de sâdece solcuların değil, orijinal, farklı ve yaratıcı düşünen herkesin üzerinden silindir gibi geçmiştir.

Hâttâ tasfiye listesinden ismi son anda çıkarılan (teferruatıyla biliyorum) rahmetli pederimi (Nöropsikiyatri Mütehassısı Dr. Recep Doksat) de bir yolunu bulup Ankara’daki görevinden müstâfi âddederek uzaklaştırdılar.

O da mahkemeye müracaat etti, kazandı, vazifesine geri döndüğü gün de istifa ederek Adana’ya, Çukurova Tıp Fakültesi Psikiyatri Kürsüsü’nü kurmak üzere hicret etti.

O dönemde ismiyle müsemmâ “Doğramacı’yla” makamında aralarında geçen münakaşayı öfke ve hüzünle anlatmıştı.

Türkeş namlı zâta muhalif duran, Batı’yı tanıyan ve çok iyi derecede Fransızca bilen bir Türk milliyetçisi olduğu için işlerine gelmeyen pederim, rektör olduğu için hazretten randevu alır. Huzura çıkar.

Fena hâlde soğuk bir muamele görmesine rağmen kendisine yapılan haksızlığı anlatıp mâni olmasını arz eder. Zâten her şeyden haberdar olan Doğramacı da buz gibi bir edâyla “yapabileceğim hiçbir şey yok, her şey usûle uygun” deyip kestirip atar.

Fena hâlde tepesi atan pederim “sizin Hristiyan olduğunuz ve bütün bunları Amerika’nın emriyle yaptığınız herkesin ağzında, öyle mi” diye sorar, kıpkırmızı olan ismiyle müsammâ Doğramacı da “biz kimsenin inancıyla ilgilenmiyoruz” cevabını verir.

Peder de kapıyı vurup çıkar.

Sonrası malûm.

12 Eylül faşizmi Türkiye’ye üç “hediyeyle” gelmiştir:

-Turgut Özal ve Kürtçülük + fakirlik,

-Kâinat Paşa ve dinbazlık + anomi,

-İhsan Doğramacı ve ilmin katli!

***

İsmiyle müsammâ Doğramacı’nın ABG’li bilim adamı Dr. Benjamin Spock’un eserinden aşırma, apartma (plagiarism) yaptığı bal gibi doğrudur.

ABG’nin anahtar adamlarından biri (keyman) olduğu da doğrudur.

Bakın http://www.odatv.com/n.php?n=odatv-o-afisin-izini-surdu-1602101200 adresine, göreceksiniz.

Ne hazindir ki, bu adam yüzünden “12 Eylül Profesörü” diye aşağılayıcı bir deyiş de tarihe mâl olmuştur.

Allah’tan ben öyle değilim, pek çok başka hoca da.

Ama bu adamın kurdurttuğu üniversitelerde Amerikanca tedrisat yapılıyor, öz harsına yabancılaşmış nesiller yetişiyor.

Doçent, Profesör veya Şef olabilmek için de SCI, SCI-E, Index Medicus, Abridged Index Medicus gibi beynelmilel (yâni Batı emperyalizmine hizmet eden) sitelerde yer alan neşriyatınız olması şart hâle getirildi; tabii ki öyle olmayanlar da var ama “yes, no, okey, hav maç”tan başka lisan bilmeyen ama PubMed’de onlarca neşriyatı olan cemaâtten eşhâs-ı muzırre (ânında sözlük: zararlı kişiler) Doçent, Profesör ve Şef oldu, oluyor.

Bu işlerin de baş mimarıdır ismiyle müsammâ Doğramacı!

“Çoklu organ yetmezliğiyle”, yâni eceliyle öldü 95 yaşında. Yaptığı hukuk dışı, etik dışı hiçbir şey için başına bir iş gelmedi, getirtilmedi (yanılıyor muyum İbrâhim Ağabey).

Hep derim ya, hâddini çok aştığı için “mecburen” ipe giden Adnan Menderes hâricinde (ki, onun da ismi, iâde-i itibâr ile, Türkiye’nin en Atatürkçü şehrinin, İzmir’in havaalanına verilmiştir), hiç eceliyle ölmeyen gördünüz mü?

Mehmet Kerem DOKSAT - 28.04.2010 - Açık İstihbarat

http://www.acikistihbarat.com/

Son Yazılar