deniz_yildirim_tutuklu_gazeteci225

İliştirilmiş ‘barış gazeteciliği’!

“İmralı zabıtları”yla başlayan yeni medya savaşlarında uydurma bir kavram ortaya çıktı :

‘Barış gazeteciliği’ özetle tanımlamak gerekirse; Kürt sorununda ‘çözüm’den yanaysan ve ‘barış’ın diliyle konuşmak istiyorsan gerçeği yerin dibine sakla!

Peki böyle bir gazetecilik mümkün mü?

Aslında tartışmanın temelinde köklü bir ideolojik zemin ve gazetecilik mesleğine yönelik çarpık bir bakış açısı var.

Gazeteciye öğretilen birinci ders “gerçeklerin peşinde koşma” dersidir. Bu açıdan bilinen temel çıkarım “haberi belirleyen onun gerçek olup olmamasıdır.’ Yeni psikolojik savaş terimi olan ‘barış gazeteciliği’nde ise gerçeklerden kaçma öğütleniyor.

‘İmralı zabıtları’ haberine karşı, hassasiyet adına gerçeği gizlemeyi istemek zaten o gerçeği barışın önünde engel görmektir. Dolayısıyla yapılan müzarekenin kendisi suç haline gelmiş demektir. Gazetecinin görevi yaltalanmak pahasına onurluca olanı yazmaktır.

*** *** ***
Başbakan ayarlı manşetler!

Diğer yandan sistemin ideolojik hegemonyası ancak iktidarların ‘zor’uyla anlam kazanıyor. Son günlerde sıkça duyduğumuz, “batsın sizin gazeteciliğiniz”, “bu haber değil düpedüz sabotajdır” vurgusu ve “önümüze çıkan taşı söker atarız” tehdidinde olduğu gibi... Arkasından gelecek dalganın artık ne olduğunu kestirebiliyoruz. Ya işten atılma ya da tutuklama. Tabiidir ki “barış” ve “demokrasi” adına CPJ’nin, “AKP Hükümeti basın özgürlüğüne karşı yakın tarihin en büyük darbesine kalkıştı” saptamasının tamamen geçerli hale geldiği görülüyor.

Gazeteciyle psikolojik savaş elemanını ayıran temel özellik gerçeklere bağlılığıdır. Gazeteci gerçeğe kendisi için doğuracağı sonuç ne olursa olsun halkın gerçeği bilme hakkının gereği olarak saygı duyar. Evrensel gazetecilik ilkelerinin en başına bu cümle yazılabilir.

Ancak haber yazmanın kahramanlaştırıldığı günlerden geçiyoruz. Bu gazetecilikten çok sistem için bir kriz durumudur. Çünkü gerçekler hakim sınıfların düşmanı haline gelmişse, o sistemin sonu gözükmüş demektir.

*** *** ***
Bu örnek size çok yakışacak!

Irak işgalinde ABD kamuoyunu savaşa ikna eden iliştirilmiş (embedded) gazetecilik ile Türkiye halkını sözde bir barışa razı etmeye soyunan ‘barış’ gazeteciliği aynı psikolojik savaşın görevlerini yerine getiriyorlar. Irak’ta gazeteciler ABD askerlerine iliştirilmişti, bizim barış gazetecileri ise Tayyip Erdoğan ve Abdullah Öcalan’ın pazarlıklarına koşulsuz bağlanmış görünüyorlar. Zaten Irak’a ‘barış’ milyonlarca insanın öldürülmesini meşrulaştıran medya üzerinden gelmişti.

*** *** ***
Hangi barış?

Oysa şiddetin bizzihati kaynağı olanlar kalıcı bir barışı sağlayabilir mi? ABD ve küresel emperyalizmin ortadoğu planları ve Türkiye’ye biçilen ‘model ortaklık’ rolünün görevi savaşın ta kendisidir. Bu projenin iktidarı ve Kürtleri ABD’nin savaş gücüne dönüştürmek isteyen terör örgütünün lideriyle barışın geleceğini iddia etmek bile komiktir. Bu sürece katılmayanı şiddet yanlısı ilan etmek ise tıpkı mütareke basınının Mustafa Kemal’i “İtilaf devletlerine karşı savaşı kışkırtan maceracı” ilan etmesi gibi değil midir?

*** *** ***
Suçüstü yakalanma psikolojisi!

Barış gazeteciliğinin önde gideni Başbakan’ın siyasi danışmanı Yalçın Akdoğan önce “yalan yanlış tutulan notlar” diyerek haberi itibarsızlaştırmaya çalıştı, olmayınca “sızdıran kim onu bulmak lazım” dedi. En nihayetinde “Karanlık operasyonda sabotörler iş başında” iddiasıyla noktayı koydu.

*** *** ***
Milli istismar!

Akdoğan; “Terör belasından kurtulmak gibi milli bir meselede basının daha duyarlı olması, bu tür sabotajlara alet olmaması gerekir” diyerek ulusalcılıkta sınır tanımadı. Aslında her meselede istismarı gelenek haline getiren hükümetin Öcalan ile ‘başkanlık pazarlığı’ yaptığını ve “AKP’yi 10 yıldır ayakta tuttuğunu” söyleyenlerin kimler olduğunu gizlemenin mükemmel taktiklerini icat ettiler. Terör örgütüyle pazarlığı “milli” mesele haline getirerek devletin âli çıkarlarını öne sürmek ancak ‘barış gazeteciliğinin aklına gelirdi.

*** *** ***
Bu gazeteciler hep engel!

Şu anda iktidarda olan psikolojik harekât merkezinin temel stratejisini; yalnız AKP’nin işine gelen uydurma, üretilmiş, virüsle gönderilmiş belgelerini gazetelere sızdırmak değil, hükümetin işine gelmeyenleri de hasır altı etmektir. Bu konudaki yöntemleri ya gazteciyi işten attırmak ya da tutuklamak gibi bayattır.

Hatırlayın bizi de Denktaş’ı devirme planlarını ifşa ettiğimiz için “Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğe götürülmesi” diyerek tutuklamışlardı. (Ergenekon 2010/101 nolu iddianame Sayfa:172) Aynı şekilde Remzi Gür ile “ticaretteki genişlemenin önünde engel” olmuştuk.

*** *** ***
Tam bir hokkabazlık!

Ergenekon ve Odatv davalarında tutuklular sahte belgelerle linç edilirken “belgenin nereden sızdığı davanın büyüklüğü yanında önemli değildir” diyenler birdenbire “kimin sızdırdığını kesin bulmalıyız” demeye başladı. İktidarın işine gelince içerik tartışıldı. Generalin, yargıcın telefonu yasadışı dinlendiğinde, “ne dediği daha önemli” diyenler bu sefer ‘sızma’yı tartıştırmayı hedef belirlediler. Sonuç olarak işi ‘barış’ adına tam anlamıyla hokkabazlığa dönüştürdüler. Tıpkı gerçek meslekleri gibi.

*** *** ***
Çözümün şerefi mi?

Bu konuda iliştirilmiş olmanın en güzel örneğini Star’da Mustafa Kamalioğlu şöyle sergiledi: “mesleki olarak durumu özetleyecek olursak gazete (Milliyet) eksik de olsa haberin şehvetiyle çözümün şerefi arasında bir tercihle karşı karşıya kalmış. “Ne diyelim o şeref size kalacak artık.”

*** *** ***
‘Gerçeğe karşı kör olman için’

Arkadaşım Cenk Özdağ “ideoljik hegemonya medya eliyle her yerde” başlığıyla gönderdiği bir makalesinde, Matrix filminden bir diyalog yazmıştı bu günler için...

Bu yazının özetidir;

MORPHEUS : Matrix her yerde. Gerçeğe karşı kör olman için gözlerinin önüne getirilen dünyadır o.

NEO : Hangi gerçek?

MORPHEUS : Senin köle olduğun gerçeği...

Deniz YILDIRIM - 14 Mart 2013 - Aydınlık

Son Yazılar